Necip Tosun

27/6/2009 - KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ ATAY YAZISI




EDİTÖR'DEN


KAPAK


Serdar Rifat - Hangi Kilidin, Hangi Anahtarı?
Oğuz Demiralp - Farklı Açılar, Farklı Acılar ve Tarihin Verdiği Dersler
Gürsel Korat - Romanda Tarih

ŞİİR
Hüseyin Peker - Uçurum Dalışı
Ebubekir Eroğlu - Eski Kütüphane
Mehmet Mümtaz Tuzcu - Ekinoks
Ahmet Güntan - Parçalı Ham 33., O belde.
Lâle Müldür - Bir Kedibenzer Gibi
Mehmet Yaşın - Şimdi Av Zamanı
Nazmi Ağıl - Ayraç
Elif Sofya - Ruh, Beyin
Tamer Gülbek - capri
Ali K. Metin - Tırışka
Anita Sezgener - can havli, kulak apostrofu
Umut Taylan - Büyü
Ernst Jandl - Kütüphane

ÖYKÜ
İlyaz Bingül - Küskün Osman ile Uyuz Köpek ve Suskun Türkçe
Mehmet Erte - Tasma
Melida Tüzünoğlu - Kutsal’ın Londra’daki Çiftliği
Şenay Eroğlu Aksoy - Kuyruk
Muhammed Munis - Bir Korkağın Tuhaf Aşk Mektubu

DENEME
Faruk Duman - Anlatıcı Kadınlar Hakkında
Adil İzci - Bağ Evleri
Hatice Tekin - Vişne Salkımından Küpeler

BABİL KULESİ
Necip Tosun - Yabancılaşma, Aydın Eleştirisi ve İroni: Oğuz Atay Öyküleri
Ömer Ayhan - Sabah Geçidi’ni Kim Yayımlayacak?
Mahmut Temizyürek - Kayıp Seslerin Yalvacı
Hâle Seval - Tepedeki Yabancı’da Şavkar Altınel


YABANCILAŞMA, AYDIN ELEŞTİRİSİ VE İRONİ: OĞUZ ATAY ÖYKÜLERİ

          Köy ve işçi temalı mesaj yoğunluklu eserlerin, ideolojik tutumların baş tacı edildiği 1970’lerde, edebiyat dünyasının Oğuz Atay’ın (1934-1977) yabancılaşmayı, yozlaşmayı, aydın eleştirisini gündeme getiren, ruhsal çözümlemelere ve yüzleşmeye yaslı yapıtlarına ilgisiz kalmasında şaşılacak bir şey yoktur. Atay’ın Günlük’lerine baktığımızda, bu yazınsal tutumun bilinçli bir seçim olduğunu anlarız ve Atay’ın her ne kadar, “neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok,”[i] “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?”[ii] dese de, aslında bu ıssızlığı çok iyi anladığını ve hatta beklediğini söyleyebiliriz. Çünkü Günlük’lerinde, edebiyat ortamındaki düzeysizliği anlattıktan sonra “sıradan biri olarak yazarlığı sürdürmek mümkün. İstemiyorum,” derken, sıradan yazarlığa direnerek seçimini de yapmış olmaktadır. O, kimseye eklemlenmeden, piyasa isterlerine, geleneğe, klişelere bağlı kalmadan kendi yazarlık serüveninin peşinden gidecektir. Bu da daha baştan onun “yalnızlığı” kabullendiği anlamına gelir. Öykülerinde, ortak/benzer duygularla/doğrularla bir cemaat olarak yaşayan toplumlarda, birey olmak isteyen insanların yaşadığı açmazları, cemaatleşememiş bireyin yenilgilerini anlatan Atay, böylece, bir anlamda edebiyattaki konumunu da seçmiş olmaktadır.

Oğuz Atay, memleket meselelerini, insanın bireyselleşme macerasını ve insanın kendi kendisiyle yüzleşmesini öyküleştirirken, “mesele” ve “yazın” arasındaki tehlikeli ilişkiyi de mükemmel birleşimi de iyi hesap eden bir tutumla hareket etmiştir. Atay, Günlük’lerinde mevcut sanat edebiyat ortamını değerlendirirken edebiyatımızın klişelere teslim olduğunu, mesele ve edebiyatın birbirine karıştırıldığını belirtirken, eleştirmenler ve reklamcıların bu durumun suç ortakları olduğunu söyler. Romanımızın temel sorununun kişilik olduğunu, insanımızın kişilik kazanma savaşının, bireyin kendisiyle hesaplaşmasının edebiyatımızda yer almadığını belirtir. Edebiyatımızda birey olmadığını, gerçekçilik adı altında, ideolojilere sığınılarak edebiyat yapıldığını kaydeder. Köylünün sefil yaşantısından büyük romanlar çıkarılmaya çalışılmasını eleştiren Atay, kavramların arkasına sığınılarak edebiyat yapıldığını yazar. Ne var ki kötü romanların, büyük sözlerle kimseye yutturulamayacağını belirtir. Bu anlamda ona göre edebiyatımız, “bir-iki toplumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duymamasından ileri gelen cahillik coşkunluğudur. Bir edebiyat çetesine yaslanmanın verdiği rahatlıkla yıllar boyunca bir arpa boyu ilerleyememenin zavallılığıdır.” Oğuz Atay, mevcut edebiyat ortamını ticari pazara benzetir: “Herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir, dükkânda mallar eksik olmasın, reklâm da iyi yapılsın yeter. Bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi, ya da küçük burjuva aydının bunalımı olabilir fark etmez. Esnaf ve tezgâhtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldür. Köy romanı piyasasında durgunluk mu var, biz de şehre taşınırız olur biter.” (Günlük, s. 228)

Edebiyat ortamını bu kadar iyi analiz eden bir yazarın yalnızlığını hesap etmemiş olması düşünülemez. Formüllere, klişelere ve edebiyat çetelerine uzak durarak “hangi malı piyasaya sürersem daha iyi iş yaparım diye” düşünmeyerek seçimini yapmış olmaktadır. Çünkü yine kendi deyişiyle edebiyat “bir ömür tüketmek işi”dir, şu ya da bu formüle yaslanma işi değildir. Köyden şehre, şehirden köye taşınma işi değildir. Bu işi dert edinmektir; ama dertlenmek değildir. Reklama dayalı kışkırtmalar ve yönlendirmelerle öne çıkanlar, tüm popüler ürünler bir gün tüketilip çöplüğe atılırlar ve onları birkaç yıl sonra kimse hatırlamaz. Ama nitelikli, kalıcı eserler eninde sonunda gerçek değerini bulur ve yarınlarda da konuşulmaya devam ederler. Söyleyeceği sözü olan, yaptığı işten emin olan insanların “tezahürat”a ihtiyaçları yoktur. Aceleci değildirler ve telaşlanmazlar. Sorun sadece “zaman”lamadan kaynaklanmaktadır. Ama hep böyledir; öncüler biraz “erkencidir.” Sesler, arkalarından gelir. Ne var ki hiçbir şekilde yazmaktan vazgeçmezler: “Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” İşte bu nedenle Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” sorusuna okur kırk yıl sonra “buradayım” demiştir: Tutunamayanlar: 44. Baskı Nisan 2009, İstanbul (1.Baskı Ocak 1984, İstanbul).

 

Devamı Kitap-lık 129'da


[i] Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1998, s. 222.

[ii] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, “Demiryolu Hikâyecileri”, İletişim Yayınları, 1. Baskı 1987, s. 182.

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

30/5/2009 - NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ



                                               
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/5/2009 - ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 / Haziran 2009



KAPAK

Hulki Aktunç - Bir “Mühür”ün Çağrışımları
Onat Kutlar - Mühür

RÜZGÂR GÜLÜ
Hulki Aktunç, Necip Tosun, Ayşegül Yüksel, Turgut Yüksel

ŞİİR
Güngör Tekçe - Örter misin?
Ahmet Ada - Göçüm Ol Ey Ölüm
Hulki Aktunç - Sönmemiş Dizeler’den Elif
İzzet Göldeli - Bilinçaltı, Zürafa, Sırat
Abdülkadir Budak - Ölünün İç Konuşması
Kâmil Eşfak Berki - Rachel Corrie
Oya Uysal - Yolu Hikâyeme Düşen Yolcu
Mehmet Ocaktan - İstanbul, Tebessüm
Sami Baydar - Emily Dickinson, Karun
küçük İskender - kalpte ateşkes
Cevdet Karal - Sana Bir Gün Bir Şey Söyleyeceğim
Yücel Kayıran - prepoetika
Ahmet Hamit Yıldız - Bir Çatıdan
Gürgenç Korkmazel - Kantara

ÖYKÜ
İlhan Durusel - Nerde Ferit Horoz?
Birsen Ferahlı - Koza
Yalçın Tosun - Üç Kadınlı Şehir
Ari Cokona - Dertleşme
Pınar Sönmez - Kamaşma

SANDIKTAN
Şefika Nurkan Önsoy - Yusuf Atılgan’ın Çıkmamış Romanı Üstüne Yarım Mektubu
Yusuf Atılgan - Mektup

DENEME
Emin Özdemir - Yaşlılık Dönencesi

GÜNLÜK
Uğur Kökden - Kaçış Günlüğü
Sevgi Ünal - Kusursuz Yorgunluk - İran
Gültekin Emre - Burun Günlüğü (2009)

BABİL KULESİ
İsmail Ertürk - Miletli Aristides’ten Kadıköylü Aktunç’a Erotizm ve Edebiyat, Doğu ve Batı
Gürsel Korat - Hayali İstanbul Atlası: İhsan Oktay Anar Romancılığı Üzerine Bir Deneme
Ramis Dara - Azad Ziya Eren’in Tarih ve Coğrafyalar Üzerindeki Şiir Sörfü
Yalçın Armağan - Edebiyat Tarihini Dipnotlardan Okumak

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

27/5/2009 - NECİP TOSUN'un iletişim adresi:

Kategori: kimdir
necipt@yahoo.com
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

20/5/2009 - DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN


                                                                   

“Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi
. 
James Joyce

     James Joyce’un (1882-1941) bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinden, bir mekân, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir. Joyce, yapıtlarında bu olumsuzlukları gündeme getirip bunlarla hesaplaşır. Öncelikle, İrlanda’nın kültürüne, aile yapısına, papaz baskısına karşıdır ve bütün bunların da sanatını olumsuz etkilediğini düşünür: “Sevgili aşkım, Dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. Başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. Dışında olacağım günleri bekliyorum,”[1] diyen Joyce, sonunda Dublin’den ayrılır ve yıllarca Avrupa’da sürgün yaşar. Ama bu sürgünlüğüne rağmen, ne o Dublin’den kurtulabilir, ne de Dublin onu terk eder. Bütün yazdıklarını âdeta Dublin belirler.

     Joyce’la Paris’te yakın ilişki içinde olan Arthur Power onun Paris günlerini şöyle anlatır: “Hayatının büyük kısmı boyunca Avrupa’da yaşamasına rağmen bu onun ilgisini çekmiyordu; Hayal gücü her zaman Dublin’e odaklanıyordu.”[2] Power devam eder: “Fikrini o kadar nadir belirtirdi ki temel inançlarını tahmin etmek çok zordu. Aslında zihni iki ana sorun dışında hiçbir şeyle meşgul olmuyor gibiydi - insan davranışı ve insanın çevresi sorunları - ve bunlarla da yalnızca Dublin'le alakalı olduğunda ilgileniyordu. Etrafını tüm ihtişamı ve cazibesiyle çevreleyen Fransız hayatı onun umurunda değilmiş gibi görünüyordu ve yeteneğini yalnızca entelektüel özgürlüğünü ve kendi deyişiyle "uygunluğunu" takdir ettiği müddetçe besliyordu. Paris hakkında birisi fikrini sorduğunda söylediği tek şey "çok elverişli bir şehirdir" oluyordu fakat bu sözle neyi kastettiğini hiçbir zaman keşfedemedim.” (Power, A.g.y., s. 70)

     Joyce, şehir anlatılarıyla pek çok şeyin ifade edilebileceğini düşünür. Ona göre, çürüyüşün özel kokusu ancak şehirleri anlatmakla mümkündür: “Şimdiye kadar bir yazarın Dublin’i dünyaya tanıttığını sanmıyorum. Binlerce yıldır Avrupa’nın başkentlerinden biridir, Britanya İmparatorluğu’nun ikinci şehri olarak kabul edilir. Venedik’in neredeyse üç katı büyüklüktedir. Dahası, burada ayrıntısını veremeyeceğim bir nedenle Dublinliler deyişi bana anlamlı geliyor; ‘Londralı’ ve ‘Parisli’ sözcükleri için, bir çok yazarca başlık olarak kullanılmış olmalarına karşın, aynı anlamlılığının ileri sürülebileceğinden kuşkuluyum. Zaman zaman yayınevlerinin listelerinde İrlanda’yla ilgili kitap duyuruları görüyorum ve insanların öykülerimde –gezindiğini umduğum- çürüyüşün özel kokusunu almaya istekli olacağını düşünüyorum.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 58). Genel olarak İrlandalılık özel olarak Dublinlilik onun aracılığı ve yorumuyla edebiyat dünyasında yer bulur. Onun “Dublin günün birinde yok olursa, benim sayfalarımdan yeniden yaratılabilir” sözü boşuna değildir. Bu anlamda kuşkusuz onun eserlerinde kentin toplumsal, kültürel, tarihsel, mimarı ve ekonomik yapısına ilişkin pek çok gönderme yer alır. Ama asıl ilgisi kentin sosyolojik yapısı, kültürel dokusu ve insanlarıyla birlikte oluşturduğu “ses”tir: Dublin’in sesi. O daha çok bu sesle ilgilenmiştir.

     Lewis Mumford şehri şöyle tanımlar: “Şehir, tarihte görüleceği üzere, bir topluluğun gücünün ve kültürünün en fazla bir araya geldiği noktadır. Yaşamın dağınık ışın huzmelerinin, toplumsal etkililik ve önem kazanarak odaklandığı yer olan şehir; iç içe geçmiş toplumsal ilişkilerin biçimi ve simgesidir: ibadethanedir; pazar, adliye sarayı, öğrenim akademisidir. Şehirde, uygarlığın olumlu vasıfları çeşitlenip çoğalır; burada insanın tecrübesi, bağımsız olarak var olan işaret, simge, davranış modelleri ve yöntem dizgelerine dönüşür. Uygarlığa dair meseleler burada odaklanır: kimi zaman, ritüeller de tamamen farklılaşmış ve öz farkındalığına sahip toplumun dramasına katılır.”[3] Kuşkusuz bütün bunlar tam da edebiyatın ilgi alanlarına girer. İşte Joyce, Dublin’in bu işlevlerini edebiyata taşımıştır. George Simmel, “Modern yaşamın en derin sorunları, bireyin, etkin kuvvetler; tarihsel miras, dışsal kültür ve yaşam tekniği karşısında varoluş özerkliğini ve bireyselliğini muhafaza etme amacından kaynaklanır,” der.[4] James Joyce’un yaptıklarını bu mücadelenin bir parçası olarak tanımlamak mümkündür; Modernizme karşı eleştirel bir bilinç geliştirerek, bireyin varolma, kendi olma mücadelesi…

 

                                                                                                                “Bilinç akışı, sanatçı için, modernizmin ana

                                                                                                                      problemleriyle baş edebilme yoludur.”

                                                                                                               Franco Moretti

     T.S. Eliot, Ulysses’i okuduktan sonra Virginia Woolf’a, James Joyce’u kastederek şöyle der: “On dokuzuncu yüzyılı bitiren adam.” Bu söz aslında modernist hareketin temel amacını ifade ediyordu. Çünkü modernist hareket, pek çok alanda olduğu gibi kültürel alanda da on dokuzuncu yüzyılın bitişini haber veriyordu. Bilimsel, teknolojik gelişmeler, felsefecilerin yeni görüşleri, toplumsal ve sosyal hayattaki değişimler, modernist sanatçıların estetik tavırları birbirini besleyerek modernist hareketi doğurdu. Eskiler miadlarını doldurmuşlardı, sanatta, edebiyatta artık yeni şeyler yapmanın zamanıydı. Her şey yıkılmalı yeniden yapılmalıydı. Bunu da yeni çağın dayattığı, gerekli gördüğü yeni bir dille, biçimle, anlayışla yapmak gerekirdi. Her şey yeniden şekillenirken, sanat edebiyatın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Bütün bu nedenlerle sanatsal algıyı yeniden tanımlamak kaçınılmazdı. Nesnelere artık daha öncekilerin hiç bakmadığı bir biçimde bakmak gerekiyordu. Bu düşüncelerin edebiyattaki ilk yansıması, biçimsel yaratıcılık, seçkincilik ve gerçeğin algılanışındaki değişim oldu. Bireyin iç dünyasına eğilme,  iç zenginliğini yansıtma temel tercihti. Yaşanan gerçeklikler, görünürdeki yanıltıcı kaba olaylardan/olgulardan değil bireyin iç dünyasında olup bitenlerden  çıkarılabilirdi. Çünkü görünür gerçek her zaman yanıltıcı olabilirdi. Yaşanan “hız”la birlikte zaman algısının değişmesi, krizler, şoklar, bölünmüş benlikler, huzursuzluk ve tutarsızlık, insanın birey olarak önemini ortaya çıkarmıştı.

     Bu anlamda modernist hareketin düzyazıda bilinç akımı ile dışlaştığını söylemek mümkündür. Kuşkusuz bilinç akımının öncüleri modernist sanatçılardır. Öyle ki James Joyce’u “makine çağı” yazarı olarak niteleyenler çıkmıştır. Joyce’ta Einstencı fizikten, Bergsoncu zaman anlayışından, psikanalizden, modern bilim adamlarının buluşlarından, dilbilimci arayışlardan etkiler tespit edilmiştir. Bilinç akımı yazarları bedene değil insan ruhuna eğildiklerinde modern insanın yaşadığı pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Bu modernizmin doğurduğu; gerçeğin çift anlamlılığı, tanımlanamaz, anlatılamaz insan kişilikleri, hayattaki anlam boşlukları, dağılmalar, çözülmeler, savrulmalar insan tekinin kaçınılmaz yenilgisi gibi bir yığın sorunlardı. Evet, yaşananlar dışsal değil içsel bir savaş alanıydı. Her şey orada olup bitmekteydi. Bu yazarlar, kendileri de modernist olmalarına karşın, modernizmin insanî düzlemdeki olumsuz etkilerini en ağır biçimde eleştirmekten çekinmediler. Bu anlamda bilinç akımı, modern insanın içe dönük suskunluğunun güçlü bir sesi oldu. Daha açık bir deyişle modernizmin yeni, eleştirel dili. Bu modern insanın yaşadığı kaotik ortamın, modernzmin bilinçte yarattığı gelgitlerin bir anlamda dışavurumuydu. Hız çağının, zaman algısının yarattığı tahribatın ifadesi. Bilinçaltının, psikolojik derinliklerin yansıması.

     Franco Moretti de, Georg Simmel’in “metropol” yorumundan yola çıkarak, metropol yaşantısı/modern hayatla, bilinç akımı tekniği arasında bağlantı kuranlardan. Moretti’ye göre, metropolde, bireyin psikolojik yapısı iç ve dış uyarıcılarla hızla değişir, modern kentin caddeleri, karmaşası, emsalsiz bolluğu, sinirsel bir uyarım yaratır ve bireyin zihinsel sağlığını tehdit eder. İşte bilinç akımı en başarılı şekliyle bu aşırı yoğun gerilimle baş etme yoludur. Bu yüzden bilinç akımı tekniğinin metropol tiplerinde uygulanması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü metropol korku ve vaatlerin birbirine geçtiği bir yerdir. Modern kapitalizmin görkemli dünyası, ilk bakıştaki uyarıcı parlaklık, kontrolün kaybedilmesi ve sarhoşluk… Bu tam da bilinç akımının aradığı bir psikolojik hâldir. Moretti mekân olarak da metropolün bilinç akımına hizmet ettiğini düşünür: “Leopold Bloom ve vitrin: bilinç akışı için ideal bir durum.”[5] Lewis Mumford da Ulysses’ten yola çıkarak modernizm ve metropolle bilinç akımı doğuşu arasında paralellik kuranlardandır: “Başkentin her yanını olumsuz canlılık sarmış… James Joyce Ulysses’te bu sanrısal durumu yansıtmıştır: Ürpertici boşluklar, marazi duyguların zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık istekler ve yerine getirilemeyen arzuların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom.”[6] Modernizmin ürettiği metropollerdeki insanın yalnızlığı, yaşadığı karmaşa ve sıkışmışlık bilinç akımı yazarlarının ana vurguları olmuştur. James Joyce’un bütün bir yazın serüveni, modernizmi kavrama, yansıtma ve yüzleşme düzleminde gerçekleşmiştir. Seçtiği yöntem ise bilinç akışıdır.

     James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde,[7] bir sanatçıya yaşama olanağı tanımayan Dublin’i anlatırken yazarın (bir anlamda kendisinin) buradan ayrılma gerekçesini temellendirir. Koyu bir baskı rejimi uygulanan İrlanda papaz boyunduruğunda talihsiz bir ülkedir. Şair kahraman, her yanda bu baskıyı hisseder ve sonunda sürgünlüğü seçer: “İrlanda nedir, biliyor musun? diye sordu Stephan soğuk bir sertlikle, İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur.” (s. 191) Her yerde özgür düşünceye baskı vardır: “Balkonun kenarında tek başınaydı, bezgin gözlerle localarda oturan Dublin kültürüne, cafcaflı sahne giyimlerine ve fazla süslü sahne lambalarıyla çevrelenmiş insan kuklalarına bakıyordu. Arkasında oturan iriyarı polis memuru hemen rol yapmaya başlayacak gibiydi. Oraya buraya dağılmış öğrenci arkadaşlarının yuhlamaları, ıslıkları, alaycı bağırtıları salonda kaba esintilerle dolaşıyordu. ‘İrlanda’ya iftira’, ‘Alman malı bu oyun!’, ‘Dine küfür!’, Hiçbir zaman imanımızı satmadık!’ Hiçbir İrlanda kadını böyle şey yapmadı!” Sonunda kararını verir: “İster evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim; ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silâhları kullanacağım, sessizlik, sürgün ve kurnazlık.” (s. 233) Sürgünlük artık seçeneksiz bir tercihtir: “Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında ırkımın yaratılmamış vicdanını dövmek için.” (s. 239)

            James Joyce tek öykü kitabı Dublinliler’le[8] “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır. Joyce, öykülerinde, yaşamın zenginleştirici yanlarından uzak, bir karabasanı yaşayan, toplumun çeşitli kesimindeki insanları, hayattaki en doğal yanlarıyla ele alıp, Dublinli olmanın ve orada kalmanın neye mal olduğunu, bir portreler galerisiyle gözler önüne serer. Joyce, her ne kadar Dublinliler’de rahipler, gazeteciler, sanatçılar, siyasiler, memurlar gibi pek çok karakter/tip çizse de, bu insanların çıkışsızlığına, felç hâline Dublin kentini de dahil eder. Taşralılık, dünya ufkunu görememe, dar görüşlülük, ufuksuzluk Dublin’in ve Dublinlilerin ortak paydalarıdır. Sokakları, barları, limanları, istasyonları bu suça ortak eder. Kilise kıskacı, fanatik milliyetçilik, dar görüşlü aileler, yaşanan olumsuzlukların en büyük sorumlularıdır. Dublin, öykülerde kötülük saçan bir organizma olarak çizilir. Baskıcı, otoriter çevresel/toplumsal yapı, yeniliğe kapalı papaz hakimiyeti, katı İrlanda milliyetçiliği, anlayışsız ebeveynler/aile, hayatı yaşanılmaz hâle getirmektedir. Joyce bir anlamda çizdiği bu Dublin portresiyle, İrlanda’yı terk edişinin, sürgünlüğünün de gerekçelerini ortaya koymuş olur: “Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde, kendi hayatını bu romanın kahramanı Stephen Dedaluso’ta dramatize ederek, sanatı seçmek için İrlanda’yı terk etme kararını anlatmıştı. Dublinliler’de ise, bu kararı vermeyen ve İrlanda’da kalan insanların kaderlerini anlatır gibidir.”[9] Joyce, Dublinliler’i bir mektubunda şöyle açıklayacaktır: “Amacım ülkenin ahlak tarihi ile ilgili bir bölüm yaratmaktı ve Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi. Ayrımsız olarak halka onun dört gözünü göstermeye çalıştım; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve günlük yaşam. Öyküler bu düzende sıralanmıştır. Büyük oranda vicdanlı bir anlayışla ve bu sonucu değiştirmeye çalışacak birinin, ne gördüyse ve ne duyduysa daha fazla bozabilmesi için cesur olması gerektiğine inanarak yazdım.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 60)

     Öykülerde, İrlanda’nın politik yaşamını, sanatsal durumunu, aile düzenini ağır bir şekilde eleştirir. Buradan özgür bireylerin hele bir sanatçının doğması imkânsızdır. Kitapta onlarca tip çizse de tüm bunlar Dublin şehrinin konumunu ortaya çıkaran bir figür olmaktan öteye gidemez. Dolayısıyla kitabın gerçek karakteri bir şehir, Dublin’dir. James Joyce, bu tutumunu bir mektubunda şöyle izah eder: “Amacım ülkemin ahlak tarihi ile ilgili bir bölüm yaratmaktı ve Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi. Ayrımsız olarak halka onun dört gözünü göstermeye çalıştım; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve günlük yaşam. Öyküler bu düzende sıralanmıştır.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 60)

      Kitabın ilk öyküsü, “Kızkardeşler”de “felç” metaforu üzerinden Dublin’deki bir rahibin ölümü anlatılır. İnmeden ölen Rahip Flynn biraz da Dublin’i simgelemektedir. Rahibin ölümü karşısında, çevrenin ölüm karşısındaki tutumları bir çocuğun gözünden anlatılır. Rahip kutsal çanağı kırınca bütün bir hayatı mahvolur. Rahibin bu küçücük olaydan hayat başarısızlığı çıkarması ve nihayetinde bunun  ölümüne neden oluşu çarpıcı bir ironiyle anlatılır. Sanki böylece inandığı tüm kutsal şeylere ihanet etmiş, psikolojisi bozulmuştur. Geleneksel saplantıların, bağnazlıkların bozduğu insanlık durumları; çıkışsızlık, felç, tutsaklık metaforları üzerinden temellendirilir. İşte İrlanda hayatının gelip dayandığı yer burasıdır: ölüm. “Bir Karşılaşma” da okuldan kaçarak özgürlük arayan çocuklar, bir arazide sapıkla karşılaşırlar. Çünkü kaçış yoktur, Dublin’de her yer kuşatılmıştır. “Araby”, hayalleri öldüren büyüklerin dünyasına bir eleştiridir. Komşu kızına aşık olan çocuk, aşkını bir türlü itiraf edemez. Onun övdüğü Araby adlı mağazaya gitmek ister. Ama büyüklerin duyarsızlığı onun bu düşünü öldürür. Geç kalmıştır. Gözleri acıyla ve öfkeyle yanmaktadır.  İrlanda böyledir işte, düşleri bile boğar. “Eveline” de kıstırılmış bir hayat yaşayan genç kızın dünyasına eğilinir. Anne ölmüş, baba despot ve bencildir. Eveline, bu hayattan kurtulmak için sevgilisiyle Buenus Aires’e kaçacaktır. Böylece bu boğuntulu hayattan kurtulacaktır. Biletler alınmış, hazırlıklar yapılmıştır. Tam gemiye binmek üzereyken Eveline turnikelerden döner. Özgürlüğü seçemez, tutsaklığa mahkum olur. “Pansiyon”da, toplumsal baskı/ahlak bir yaşamı mahveder. “Küçük Bir Bulut” da yine Dublin’in körelttiği bir hayat anlatılır. Küçük Chandler, evlenip basit bir işte çalışarak Dublin’de sıkışıp kalmıştır. Kahramanımız bu şehirden kaçmayı beceremez, mutsuz yenik bir şekilde hayatını sürdürür. Şairliği de içine gömülüp kalmıştır. Oysa başarıya ulaşmak için buradan gitmek gerekir. Dublin’de hiçbir şey yapılamaz.

       “Üzücü Bir Olay”da hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencilik mahkum edilir. Öyküde Dublin yine öznedir. Belki de tüm olumsuzlukların tek suçlusudur. Bir bankada kasadar olarak çalışan Mr. Duffy, bencil, kendini beğenmiş, duygusuz biridir. Okuyan, entelektüel, Mozart seven biridir. Dublin’in dışında bir yerde yaşamaktadır. Çünkü ona olabildiğince uzak durmak istemektedir. Burada Dublin’in yıldızlı gençliğinden uzak durur, ya parkta yürüyerek ya da opera ve konsere giderek hayatını geçirmektedir. Ne arkadaşı, ne dostu ne de kilisesi vardır. Serüveni olmayan bir öyküdür. Konserde kocası kaptan olan bir kadınla tanışır. Sonra randevulaşıp parklarda dolaşmaya başlarlar. Mr. Duffy, fikirleriyle kadını ve tanıştığı kocasını etkisi altına alır. Bu düşünceleri niçin yazmadığını soranlara ise mevcut sanat ve toplumsal yapıyı eleştirerek bilinçli bir aşağılamayla “neye yarar” diye geçiştirir. Kadına ilişkin duygu geliştirirken, içindeki entelektüel ses bunu önler. Ona onulmaz yalnızlığını ihtar eder: “Kendimizi veremeyiz diyordu o ses: biz ancak kendimizin olabiliriz.” Kadın yakın olduğu bir gece Mr. Duffy’un elini alıp kendi yanağına yapıştırınca Mr. Duffy çok şaşırır ve ilişkisini keser. Kadın da kitapları ve notaları kendisine iade eder. Mr. Duffy kendi düz hayatına yeniden döner. Kitapları, bankası ve park yürüyüşleri ona yetmektedir. Bir akşam gazetede terk ettiği kadın Mrs. Sinico’nun tren kazasında öldüğünü öğrenir. Kendini sorgulamaya başlar. Ama kendini haklı çıkarmak peşindedir. Birlikte yürüdükleri yollardan yürür, sesini kulaklarında hisseder. Niçin ölüme mahkum etmiştir onu? Hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu düşünmektedir. Hayatında tek bir insan onu sever gibi olmuş o da hayatı ve mutluluğu esirgemiştir ondan. Suçluluk duygusuyla ne yapacağını şaşırır. Belleğinin ona söylediği gerçeklikten (biz ancak kendimizin olabiliriz) kuşkulanmaya başlar. Hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencillik öyküde mahkum edilir. Kitaplara, müziğin sesine hapsolmuş hayatsız  yaşam onu mutsuzluğa taşımıştır. Öyküde Dublin tüm bu olumsuzlukların tek suçlusudur. Mr. Duffy ölmeden ölümü yaşayan biridir. Kimi eleştirmenler Mr. Duffy’nin, Dublin’de kalsaydı Joyce’nin kendisini bekleyen bir kişiliği temsil ettiğini ileri sürerler.

      Dublinliler; Ulysses ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin aksine sade ve doğal bir anlatıma yaslanmıştır. Joyce, müzik, şiir ve görüntünün gücünden yararlanarak bir atmosfer yaratmıştır. Gerçi öykülerde küçük semboller, işaretler, metaforlar yok değildir; ama onun asıl amacı bütünlükten bir sembol üretmektir. Seçtiği her kişilik, kurum bu karabasanın bir tonu, bir temsilcisidir. Öykülerde özel süslemelere girişmez, her şey hayatta olduğu gibidir. Ama seçişteki başarı, gün yüzüne çıkarılan insanlık durumu her şeyi izah eden bir manifesto gibidir. Küçük bir kupanın elden düşüşü, bir hayatı mahvetmeye de, bağnaz inancın mahkum edilmesine de yeter. Geç verilen bir para, gencin bütün hayallerini yıkabilir. Nietzsche saplantısı bir hayatı kaçırmaya/ıskalamaya neden olabilir.

      Joyce, Dublinliler’de doğal anlatımla sıradan yaşamın sarsıcı öğesini bulup ortaya çıkarmak ister: “O yılların kısa öyküsü, hâlâ düşüncelerin, eylemlerin, özenle düzenlenmiş kurguların ve çoğunlukla gerçekte var olmayan insanların yaşamlarını etkileyen krizlerin kölesi durumundaydı. Oysa Joyce, gerçek yaşamın ikilemlerini  ve krizlerini yeteri kadar şaşırtıcı buluyordu ve yapaylarını yaratma gereği görmüyordu.”[10]

      Dublinliler, yayımcılar tarafından ahlak dışı bulunduğu için, yazımından ancak dokuz yıl sonra yayımlanabilmiştir. Joyce, bazı öyküler ve paragraflar için direnen yayımcılara mektubunda şöyle der: “Eğer onları elersem ülkenin ahlak tarihine ait bölümler ne hâle gelir? Onların kalması için mücadele ediyorum, çünkü inanıyorum ki kitabım tam da yaptığım gibi ülkemin ahlak tarihini yazmakla ülkemin ruhsal özgürlüğüne ilk adımı attım.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 64)  Joyce kitabın orijinal haliyle yayınlanabilmesi için direnmiştir. Bir başka mektubunda da: “Öykülerimde çöp kokularının, çürümüş leşlerin ve sakatların dolaşması benim suçum değil. Cidden inanıyorum ki, benim güzelce cilalanmış dürbünümle İrlandalıların kendilerine bir iyice bakmalarını önlerseniz İrlanda’da uygarlığın yolunu değiştirirsiniz,” der. (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 65)

      James Joyce, tek oyunu olan Sürgünler’de[11] yine sürgünlük, İrlandalılık ve kadın erkek ilişkileri ekseninde bir dünya kurar. Oyundaki olaylar, 1912’de, Dublin’in banliyöleri Merrion ve Renalgh’de geçer. Yazar, İtalya’daki sürgünden yeniden Dublin’e dönmüştür. Bu arada eşi ve çok yakın arkadaşı arasında geçen ilişki onu üzmektedir. Oyun boyunca kadın erkek ilişkileri, dostluk, ihanet, evlilik kurumu tartışılır, ahlak anlayışı yargılanır. Oyunda bir yandan da yazarın Dublin’den ayrılışı, sürgünlüğü tartışılır. Yazar dokuz yıl sürgünde kalmıştır. Yazarın kendisine göre bunun nedeni annesidir. Ne var ki yazarın, gazeteci arkadaşı onun sürgünlüğünü bir yazısında şöyle tanımlar: “Bir ekonomik sürgün vardır, bir tinsel sürgün. İnsanların geçimini sağlayan ekmek parasını bulmak için yurdundan ayrılanlar olduğu gibi bireylerden oluşan bir ulusu ayakta tutan ruhun besinini aramak için başka ülkelere gitmeleri hoş karşılanan seçkin çocukları da vardır. O yıl önceki Dublin’in kültür ve sanat çevresini anımsayanlar Bay Rowan’la ilgili pek çok anılarını tazeleyeceklerdir. Kişinin yüreğini parçalayan o haksızlığa karşı duyulan şiddetli öfkenin…” (s. 138) Ama yazar yine de Dublin’de mutsuzdur. Kitabı ilgi görmemektedir: “Bugüne dek otuz yedi adet satılmış Dublin’de.” (s. 41) Ama arkadaşı yazarı sürekli uyarmaktadır: “Artık burada yaşayacak, burada çalışacak, burada düşünecek ve burada saygınlık kazanacaksın –kendi halkımız arasında.” (s. 49).  Oyunda bölüm bölüm İrlanda’nın konumu tartışılır: “Eğer İrlanda yeni bir İrlanda olacaksa, Avrupalı olmalı ilkin. İşte sen de bunun için bur’dasın zaten, Richard.” (s. 49) Bütün bunlar elbette James Joyce’un düşünceleridir.

      James Joyce, Ulysses’te,[12] Leopold Bloom’un gözünden 16 Haziran 1904’ün Dublin’ini anlatır. Pek çok yazarın ortak yargısı, Ulysses’in ana karakteri, leopold Bloom, Stephan, Molly değil bizzat Dublin kentidir. John Gross Ulysses’i şöyle özetler: “Basite indirgendiğinde, Ulysses bütün gün boyunca Dublin’de dolanıp duran iki adamın rastlantı sonucu karşılaşmasının öyküsü ve bunun zenginleştirici yansımalarıdır denilebilir.”[13] ABD hükümetinin Ulysses’i toplatma kararı üzerine yargıç John M. Woolsey’in verdiği aklama kararı Ulysses’i en iyi anlatan metinlerden biridir: “Joyce Ulysses’i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin’de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır. Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir.” Joyce ise kitabıyla ilgili şunları söyler: "Ulysses'i yazarken sözcüklerimle Dublin'in renk ve atmosferini vermeye çalıştım; Dublin'in donuk ama yine de parlayan atmosferi, sanrısal dumanları, paramparça karmaşası, barlarının havası, sosyal durağanlığını - bunlar yalnızca sözcüklerimin yapısıyla aktarılabilirdi. Benim için düşünce ve konu, birtakım kişilerin gösterdiği kadar önemli değil. Herhangi bir sanat eserinin hedefi, duyguların aktarımıdır; yetenek, o duyguyu aktarabilme hüneridir.” (Power, A.g.y., s. 128)

      Romanda, bütün bir Dublin konuşur âdeta; sokakları, köprüleri, fahişeleri, gazetecileri… Her yandan şehrin sesleri yükselir. Dublin’i bir uçtan bir uça dolaşarak geçiren Bloom, “boşu boşuna dolanıyorum,” der bir yerde. (s. 500) Kahramanla Dublin’i keşfederiz: “MR. BLOOM ÖLÇÜLÜ ADIMLARLA SİR JOHN ROGER-son rıhtımı boyunca dizili kamyonların yanından ilerledi. Windmill Lane’i, Leask’ın ketentohumu ezimevini ve postaneyi geçti. Bu adresi de verebilirdim bak. Denizciler Evi’ni de geçti. Rıhtım civarının sabah hayhuyunu ardında bırakıp Lime Streeet’e saptı. (…) Westland Dow’da, Belfast and Oriental Tea Company’nin vitrini önünde durdu ve kurşun varaklı paketlerindeki etiketleri okumaya başladı.” (s. 30) “Buralarda cadde tenha. Gündüzleri de durgundur işleri, emlak komisyoncuları, içki bulundurmayan bir otel, Falconer Demiryolu danışma bürosu, Kamu hizmetleri Koleji, Gill Katolik Kulübü, Körler Enstitüsü… (s. 129) Nevzat Erken’in tespit ettiği kimi roman sahneleri ise şunlardır: Dublin Körfezi’nde Mortell adlı kule, Sandymount Kumsalı, Prospect Mezarlığı, Dublin Merkez Postanesi, Freeman’s Journal gazetesinin bürosu, Davy Byre Pabı, Milli Kütüphane, Dublin sokakları, caddeler, Ormond Hotel’in barı, Barney Kiernan’nın papı, Holles Street, Dublin’de fahişeler mahallesi, arabacılar barınağı...[14] Bu gezi sırasında İrlanda’nın hukuki, ticari, dini, sanatsal tarihindeki önemli kişilikler, rahipler, krallar, gazeteciler, oyuncular yerlerini alırlar. İrlanda halkının söylenceleri, mitleri, argoları, şarkıları, baladları, inançları, eğlenceleri roman boyunca bize eşlik eder.

      Güven Turan, “Roman Kentler” başlıklı yazısında Ulysses’i şöyle değerlendirir: “Kentin dinamiği ile kentin karmaşası, Modernizmin yazarlarının kente başka türlü bakmalarına yol açtı. Bradbury, ‘kent, bir yer olmaktan çıktı ve bir metafora dönüştü’ demekle haklı pek çok bakımdan. Balzac'ın, Dickens'ın, Dostoyevski'nin, Zola'nın, Stephan Crane'in kentleri ile Modernistlerin kentleri arasındaki büyük ayrımda Victor Hugo'yu da anmak gerekir. Hugo, Sefiller'de Paris'den çok Paris'in lağımlarıyla ilgilenir. Kanımca, bu da bir metafordur; Dickens'ın tutkulu bir tiksintiyle anlattığı Londra sokaklarından daha iyi açıklar Modernistlerden önceki yazarların kente bakışını. Modernizm kentte sadece yaratıcılığın dinamiğini ve ortamını bulmamıştır. Modernistlerle birlikte ‘roman kentler’ de çıkmıştır ortaya. Bu romanlarda kent (bir metafor oluşunu göz ardı etmeyelim) o romanın bir kişisi, dahası baş kişisidir. Roman kentler denilince ilk akla gelen, James Joyce'un Ulysses'idir. Bana öyle gelir ki Joyce, öykü kitabına Dubliners (Dublin'liler) demekle acele etmiştir biraz. Bu isim Ulysses'den daha fazla yakışmaktadır kanımca Joyce'un romanına. Ya da sadece Dublin bile denebilirdi... Bloom'un kentteki uzun gününü, uzun yolculuğunu Odeseus'un serüveniyle koşutlandırmak, Joyce'un o muhteşem İrlandalı humoruyla çok iyi bağdaşsa da Dublin baskın bir roman kişisi olarak Bloom'un bütün serüvenine eşlik eder.” [15]

      Hiç kuşkusuz Joyce, Dublin’i ölümsüzleştirmek istemiştir: “Joyce, görevinin, İrlanda yazınını Avrupalılaştırmak, İrlanda'yı kocaman dış dünyâdan daha çok haberdar etmek olduğuna inanıyordu. Ve bunu gerçekleştirirken kocaman dış dünyayı da, o güne dek hiçbir İrlandalı yazarın yapmadığı gibi İrlanda'dan ya da daha doğrusu sokakları ve köprüleri, folkloru ve dedikoduları, tarihi ve dönüm noktalarıyla Dublin'den haberdar ediyordu. Joyce'un Dublini (en azından Ulysses'de) Dickens'ın Londrası ya da Dostoyevski'nin St.Petersburgu ölçüsünde yoğunluk ve çeşniye sahip bir kenttir. Dickens'ın durumunda olduğu gibi bu, kendine özgü tuhaflıkları olan kişilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır: Kıyıdaki düşman akınlarına karşı yapılmış kuleli kaleye hacca giden meraklılar ve 1904 Dublin rehberini derinden derine inceleyen araştırmacılar, Pickwick'in yolcu hanlarını gezerek saptayan ya da Bleak House'ın yasal artalanına dalan modası geçmiş Dickensçıların en yakın benzerleridirler. Bu kimselerin tepkileri kendilerine göre çok doğaldır: Bir saplantı öbürünü doğurur ve onlar Joyce'un en sıradan malzemesine kazandırdığı keskinlikten, kendi geçmişinin enkazını su yüzüne çıkarmaya uğraşan bir inşânın keskinliğinden bir şeyler kapmışlardır. Joyce, Dublin'in görünümünü yeniden oluştururken bir kent toplumbilimcisini ya da fotoğraf belirginliğinde bir gerçekçiyi çağrıştırmaz.” (Gross, A.g.y., s. 25)

      Ulysses’in ara başlıklarından biri şöyledir: “Sevgili ve Süfli Dublin.” Gerçekten de Joyce için Dublin hem sufli hem de sevgilidir. Bu anlamda onun Dublin’le ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir. Hiç kuşkusuz yapıtlarıyla düşüncelerine, inançlarına göre Dublin’i yeniden yaratmak ister. Çünkü kalbi oradadır. Sürgünde geçen yirmi sekiz yıla rağmen onun Dublin hayali hiç sönmemiştir. Joyce sürgündeyken, Dublin’e dönüp dönmeyeceği sorusunu şöyle cevaplar: “Dublin’den hiç ayrıldım mı sanki. Öldüğümde, yüreğimin ortasına kazılmış bulacaklar Dublin’i.”[16]



[1] James Joyce, Sanatçının Mektupları, İmge Kitapevi,  1. Baskı 1991, s. 92.

[2] Arthur Power, James Joyce, Büyük Yazarın Gizli Evreni, Timaş Yayınları, 1. Baskı 2009, s. 60.

[3] Lewis Mumford, “Şehir Nedir?”, Bibliothec, Felsefe, Sosyal Bilimler Dergisi, Bahar 2009 Sayı: 7.

[4] Georg Simmel, “Metropol ve Zihinsel Yaşam”, Cigito, Sayı: 8, Yaz 1996.

[5] Franco Moretti, Modern Epik, Agora Kitaplığı, 1. Baskı 2005, s. 185.

[6] John Gross, Joyce, Afa Yayınları, 1. Baskı 1989, s. 55.

[7] James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Birikim Yayınları, 2 Basım 1983.

[8] James Joyce, Dublinliler, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1994.

[9] Murat Belge, “Önsöz”, James Joyce, Dublinliler, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1994.

[10] H.E. Bates, Kısa Öykü: Yazınsal Bir Tür Olarak, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı 2001, s. 131. 

[11] James Joyce, Sürgünler, İmge Yayınları, 2. Baskı 1990.

[12] James Joyce, Ulysses, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı 1997.

[13] John Gross, Joyce, Afa Yayınları, 1. Baskı 1989. s. 46.

[14] Nevzat Erkmen, Ulysses Sözlüğü, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı 2008.

[15] Güven Turan, “Roman Kentler”, Cigito, Sayı: 8, Yaz 1996.

[16] David Norris ve Carl Filint,  Çizgilerle Joyce, Milliyet Yayınları, 1. Baskı 1996, s. 11.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

19/5/2009 - İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -temmuz 2009)


 

Memduh Şevket Esendal (1883-1952), ülkemizde sanat dışı yaşamıyla ünlenmiş (politikacı, bürokrat), hatta sanatçı kimliğini uzun süre gizlemiş Türk öykücülüğünün en ilginç isimlerinden biri. Erken yaşlarda İttihat ve Terakki Partisi’ne girmiş, yöneticilik yapmış, Parti müfettişi olarak yurdun çeşitli bölgelerini dolaşmış bütün bu tanıklıklar da ona ülke insanını ve sorunlarını tanıma imkânı vermiştir. Cumhuriyetle birlikte yurtdışına çıkan Esendal, Bakü, Tahran, Kabil elçilikleri yapmıştır. Bu görevleri sırasında Rusça’yı öğrenmiş ve bu kanalla da öyküsünün temel dayanaklarından olan Çehov’u keşfetmiştir. Yurda döndükten sonra milletvekilliği yanında bir süre CHP genel sekreterliği de yapmış olan ve adı politik alanda Başbakanlığa geçecek kadar üst seviyede bilinmesine karşılık yazarlığı/öykücülüğü tam tersine silik, gölge bir isim olarak kalmıştır. Öykülerini 10’u aşkın müstearla yayınlayan Esendal’ın bu tutumu çeşitli tartışmalara neden olmuştur. “Sanatı küçümsüyor bunun için öykülerine imza atmıyor” yargılarına, “politik alanda eskimiş adımı yüce sanatta kullanmak istemiyorum” savunmasında bulunmuştur. Ayrıca “onlara imza koyacak kadar değerli olduğuna inanmadığını” belirtmiştir. Siyaset hayatını profesyonelce ve iddialı, sanat hayatını ise amatör ve iddiasız yaşamış olan Esendal’ın yaşarken politik kimliği, öldükten sonrada sanatçı kimliği öne çıkmıştır.

O, bir sanatçı olarak iktidar ve muhalefet ikilemini bütün boyutlarıyla şahit olmuştur. Tek parti döneminin ikinci adamı olarak yönetim sorumluluğunu paylaşmış, bir sanatçı olarak da devlet-birey arasındaki uçurumu, bürokratik despotluğu tespit edip yazıya dökmüştür. Milletvekilliği yapmış ama meclisin işlevsizliğinin belgesel örneklerini vermiştir. Onun eserlerini müstearlarla yazmasının arkasında hiç kuşkusuz bu parçalanmış ruh hâli ve gerçekler yatmaktadır. Bu anlamda ikisini bir arada yürütmesi yani iki kimliği birden açık etmesi imkânsızdır. O da siyasetçiliğini öne çıkarmış sanatçılığının üstünü örtmüştür. Ancak aktif siyasetten çekildikten sonra tümüyle kendini sanatına verebilmiş ama iki kitaptan sonra öykülerini kitaplaştırmaya ömrü yetmemiştir. Onun bu gerçeği atlamadığını ve bilinçli  ve kaçınılmaz bir seçim olarak kabullendiğini bir mektubunda şöyle izah eder: “Ben öyle sanıyorum ki kendi ulusuma en büyük hizmetimi, devlet işleri ile değil yazdığım beş on tiple, beş on hikâye ile edeceğim.” 

Bu tespit tümüyle doğru çıkmıştır.

Nitelikli bir yazar olmasına karşın Samet Ağaoğlu’nun (1909-1982) öykücülüğü de tıpkı Memduh Şevket Esendal gibi siyaset adamlığının gölgesinde kalmıştır. 1950 ile 1960 arası Manisa milletvekili olarak Meclis’te yer alan Ağaoğlu, Menderes hükümetlerinde çalışma, sanayi ve devlet bakanlığı yapmıştır. 27 Mayıs 1960 darbesiyle tutuklanıp ömür boyu hapse mahkum olmuş, İmralı ve Kayseri cezaevlerinde yattıktan sonra 1964’te bir afla özgürlüğüne kavuşmuştur. Özellikle ilk kitabı Strazburg Hâtıraları yoğun bir ilgiyle karşılanmış, siyasi hayatının aktif döneminde üç öykü kitabı daha yayınlamıştır. Ne var ki Sait Faik’le aynı dönemde yazmaya başlamasına karşın, öyküye Sait Faik gibi bakmamış, bakamamıştır. Bu nedenle siyasetle yoğun olarak uğraşmasının edebiyatını olumsuz etkilediği yorumları yapılmıştır.

Samet Ağaoğlu öykülerinde, hastalıklı, takıntılı, çıldırmanın eşiğindeki insanları anlatır. Ruhsal dinginliğe ulaşamamış bu kaotik tipler, öykü boyunca varoluşsal sorunları tartışırken vehimlerin batağında çırpınırlar. Arayan, düşünen, ruhunun yangınını söndürmeye çalışan kahramanlar, hayat, ölüm, sonsuzluk, özgürlük gibi temel varoluşsal soruların peşine düşerler. Şöhret, ihtiras ve büyük hayat yaşama peşindeki bu insanları bekleyen tam bir çarpılmadır. Amaçlarına ulaşamayan bu insanların sonu ya delirmek, ya intihar ya da katilliktir. Kalabalıklar içinde yalnızlıklarında boğulan bu insanlar için diğer bir seçenek de rüyadır. Muhayyile bu insanlar için bir sığınaktır. Ne var ki her şeyi yıkan ölüm duygusudur. Kahramanların tümü ölüm düşüncesiyle sarsılırken huzur ve sükûnları bozulur. Her şeyi iyi ve güzel yapan muhayyile de ölüm gerçeğine çarpınca âdeta darmadağın olur.

Ağaoğlu, Kayseri Cezaevi’nde kaleme aldığı Hücredeki Adam kitabının önsözünde, sanat yaşamından uzak kalışının derin kırıklığını dile getirir: “Bir daha çıkmamak yargısı ile sokulduğum cezaevinde, günlerimi olduğu kadar geleceğimi de aydınlatan sadece sanat heyecanı! En ümitsiz saatlerimden onun ışığı ile çıkıyorum. Yine onun ışığında kendime bakıyorum.” (…) Amma kaybettiğim zamanı yakalayabilirim diye düşünüyorum. Bugün artık hayatımın sonuna kadar kullanabileceğim tek sanat yazı.”

Memduh Şevket Esendal ve Samet Ağaoğlu kuşkusuz sanat ve hayat ikilemini yaşayan en ilginç tanıklardan. Onların seçimi genç öykücüler için öğretici bir birikim olarak edebiyatımızda yerini almıştır.

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

5/5/2009 - SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ

                    

          “Trajik duygu, aslında iki yöne bakan bir yüzdür, dehşete doğru ve acımaya doğru bakar, bunlar da onun iki görünüşüdür. Gördüğün gibi yakalamak kelimesini kullanıyorum. Trajik duygunun dural, statik olduğunu söylemek istiyorum. Ya da, dramatik duygu böyledir. Kötü sanatın uyandırdığı duygu devimsel, kinetiktir, istek ya da tiksintiyi uyandırır. İstek bizi bir şeyi elde etmeye, bir şeye doğru gitmeye iter; tiksinti bizi terk etmeye, bir şeyden uzaklaşmaya iter. İster müstehcen, ister öğretimci olsun, bu duyguları harekete geçiren sanatlar kötü sanatlardır. Demek estetik duygu (genel terimi kullandım) dural olmalıdır. Zihni yakalamalı, istek ve tiksintinin üstünde tutmalıdır.”


           (James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Çeviren Murat Belge, Birikim Yayınları, 2. Basım 1983, s.192.)

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

30/4/2009 - HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK- MAYIS 2009)

                               
              
           Sevgi Soysal’ın 1950 kuşağının birikimi üzerine oturan öykü anlayışı, özgürlük ve başkaldırıya yaslı bir damarı temsil eder.
Soysal; Leyla Erbil, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Füruzan, Adalet Ağaoğlu çizgisinde bir öykü evreni oluşturur. Tıpkı onlar gibi öykülerinde, kadın erkek iletişimsizliğini, kadının toplumsal alandaki çarpık algılanışını, sömürülen kadının ezilmişliğini anlatır. Çoğunlukla, sorgulayan, hesaplaşan, yüzleşen kadınları gündeme getirir. Özelikle insanın evrensel yanlarını, aşkı, tutkuyu, insan sevgisini öykülerinin merkezine alır. Onun öykülerindeki sevecen, şefkatli bakış, yalnızlık ve yabancılaşma olgusunu derinlikli bir şekilde ortaya koyması sonucunu doğurur.

         Öykülerinde şiirsellik, ironi ve metaforik yaklaşımlar baskındır. Karşılıksız arzuların, tutkuların yerle bir oluşunu melodrama indirgemeden ironize ederek alaycı bir neşeye dönüştürür. Kahır ve neşeyi, başkaldırı ve yaşama sevincini iç içe başarılı bir şekilde aktarır. Soysal bu anlamda öykücülüğümüzün en güçlü ironistlerinden biridir. İroniyi hem ideolojik kör bakışı eleştirmede hem de melodrama düşmemede bir olanak olarak kullanır. Eleştirel bakışta sadece toplumsal yapıyı değil, bireysel yanlışlıkları da gündeme getirirken, bunların iç içe olduğunu açık eder.

           Döneminin gözde eğilimleri olan varoluşçuluk ve gerçeküstücülük özellikle ilk öykülerinde belirgindir. Ancak onun kahramanlarındaki bunaltı, varoluşsal sorunlardan çok, bir toplumda “kadın” olmanın sıkıntısıdır. Bu anlamda Soysal’ı, beslendiği varoluşçuluktan ayıran en temel çizgi “cinsiyet” yaklaşımıdır. Başkaldırısı ise erkeksi dünyaya ve bir kadın olarak yok sayılmayadır. Soysal varoluşçuluğu, bunalımı daha çok kendi kadınsal gerçeğinden yola çıkarak yorumlamış, öykülerine de böyle yansıtmıştır.

           Anılar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar kısaca hayatın bizzat kendisi onun öykülerinin ana malzemeleri olmuştur. Soysal yaşadığı ortamları, gözlemlerini, öfke ve sevinçlerini yazıya aktarır. Bu yüzden pek çok araştırmacı Soysal’ın öykülerinde otobiyografik öğeler saptamıştır. Murat Belge onun öykülerinin “hayatın içine doğru açıldığı”ndan söz eder. Atilla Özkırımlı da benzer bir tespitte bululur: “Sevgi Soysal’ın hayat çizgisiyle yazarlık çizgisi birbirine paralel olarak yürür. Biri ötekinden ayrılamaz ya da soyutlanamaz.” Soysal’da hayat ve sanat ayrıştırılamaz, tüm yaşanmışlıklar onda bir deneyim olarak öykü formatına dönüşür. (Devamı Kitap-lık 127'de)

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/3/2009 - NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI






HECE ÖYKÜ'DE:HALK HİKAYELERİNDE...        KİTAP-LIK'TA:  SABAHATTİN KUDRET
MELODRAMİK UNSURLAR.                                          ÖYKÜCÜLÜĞÜ                
                                                             

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

23/3/2009 - İLK ÖYKÜ KİTAPLARI

Uzun bir süredir, öykücülüğümüzde iz bırakmış, kendine ait özgün bir ses yaratabilmiş öncü birikimlerimiz üzerine bir çalışma yapıyorum. Öykücülüğümüzün Kırk Kapısı adını verdiğim bu çalışmada, öykücülüğümüzün önemli isimleri olan, Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sait Faik, Ümran Nazif Yiğiter, Haldun Taner, Oktay Akbal, Nezihe Meriç,  Vüsat O. Bener,  Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Demir Özlü, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sevinç Çokum, Selim İleri, Oğuz Atay, Rasim Özdenören, Füruzan,  Mustafa Kutlu, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Feyyaz Kayacan, Selçuk Baran, Nursel Duruel, Hulki Aktunç, Kamuran Şipal, Sevgi Soysal, Tahsin Yücel, Ayhan Bozfırat, Erdal Öz, Sabahattin Kudret Aksal, Nedim Gürsel, Samet Ağaoğlu, Adnan Özyalçıner'in öyküleri üzerine çalışıyorum.

Bu çalışmanın en önemli özelliği bu yazarların tüm öyküleri, tüm öykü serüvenleri üzerine olması. Bilindiği gibi edebiyatımızda yaygın olan tutum, bütüncül olarak bir yazara bakıştan çok yazarların tek tek kitapları üzerine yapılan çalışmalardır. Dolayısıyla bu kitaptaki yazılar genel bir bakışı, bu yazarların öykülerinin toptan değerlendirilmesini içeriyor.

Bu yazılarda yaşadığım ilk sıkıntı yazarlarla ilgili yapacağım genel yargılar oldu. Çünkü bir yazar hakkında bütüncül bir yargı vermek çoğu zaman riskli bir durum. Öyle ki bir yazarın bir öykü kitabı çok güzelken diğer kitabı aynı güzellikte olmuyor. Ya da bir kitapta çok nitelikli öyküler yanında vasat ve vasat altı öykülere de rastlamak mümkün olabiliyor. Bu da bir yazar hakkında genellemeler yapmanızı zorlaştırıyor. Bu nedenle, yazılarda, edebi eleştiride affedilmez bir eksiklik de olsa öykücüleri kendi doğrularımdan yola çıkarak yargılamaktan çok, onların öykü anlayışlarından yola çıkarak anlamaya çalıştım. Bu yüzden kitapta yargıdan çok anlama çabaları, analiz ve çözümler yer aldı.

Bu çalışmadaki ilginç gözlemlerimden biri "ilk kitaplar"la ilgili oldu. Öykücüler, neredeyse tüm öykü serüvenleri boyunca ilk kitaplarının peşinden gitmişler. Sanki tüm yazarlar, ilk kitaptan son kitaba kadar, aynı kitabı, aynı duyarlıkları, aynı sorunları yazmışlar. Biçimler değişmiş, edebiyat anlayışları değişmiş ama yine de her şey ilk kitap etrafında oluşmuş. Bu nedenle, ilk kitaplar o yazarın daha sonraki öykü serüveninin ana damarlarını gösteren en önemli kitap olma özelliğini taşıyorlar.

Bir yazarın kırk elli yıla yayılan tüm öykülerini bir arada okuduğunuzda, öykülerin büyük çoğunluğunun birbirine benzediğini görüyorsunuz. Neredeyse hep aynı zamanları, aynı anları, aynı duyguları anlatıyorlar. Hep ilk kitaplarını yazmışlar bir bakıma. Oradan yeni parantezler, kapılar, pencereler açıp, etrafa kısa gezintiler yaptıktan sonra tekrar aynı yere dönmüşler. Ne var ki bu tutum bir yazar için bir zafiyet olarak görülmemelidir. Pek çok yazar, aslında aynı şeyi yapar. Kendi algı dünyasındaki birikimleri tekrar tekrar yazar. Her yazışında içindeki o en etkili olanı bulmaya, onu ortaya çıkarmaya çalışır. Aynı şeyin anlam katmanlarını açmaya çalışır sürekli. O düşünceleri parlatır, derinleştirir ve kalıcı yapmaya uğraşır. Ama bir yazar için tehlikeli olan, bir tekrara, çoğaltmacılığa düşmektir.

İlk kitaplarla ilgili diğer bir tespitim de, ilk kitapların her nasılsa o yazarın yazarlık serüveninde en başarılı kitabı olması. Bu anlamda pek çok öykücünün, öyküye en üst çizgiden başladığını görürüz. Bu da galiba (ne kadar etki altında yazılırsa yazılsın) bizzat yazarını yansıtıyor olmasından, onun ilk ve güçlü sesi olmasından kaynaklanıyor. Bilge Karasu'nun Troya'da Ölüm Vardı, Tomris Uyar'ın İpek ve Bakır, Vüs'at O. Bener'in Dost, Füruzan'ın Parasız Yatılı, Rasim Özdenören'in Hastalar ve Işıklar, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar, Hulki Aktunç'un Gidenler Dönmeyenler, Selçuk Baran'ın Haziran, Adnan Özyalçıner'in Panayır, Sabahattin Kudret Aksal'ın Gazoz Ağacı, Nezihe Meriç'in Bozbulanık, Leyla Erbil'in Hallaç'ını ilk kitap başarıları bağlamında anabiliriz.

Ne var ki işin en ilginç yanlarından biri de kimi yazarların ilk kitaplarından vazgeçmeleri, onu sadece tatlı bir anı, bir acemilik, sivilceli kitap olarak niteleyip reddetmeleri. Kimi yazarlar da bu ilk kitaplarını dışlarken, "fazla edebiyat" yaptıklarını söyleyerek artık daha yalın yazdıklarını, bu anlamda ilk kitaplarının kusurlu olduklarını söylerler. Tam burada da bu yargının bir başka ilginç tutumu yansıttığı görülür. Kimi yazarların ilk kitaplara mesafeli durmasının arkasında bir başka gerçek yatar. Çünkü kimi öykücülerde, ilk dönem öykülerindeki biçim sıklığı, şiirsellik ve duygu yoğunluğu giderek gevşek bir örgüye, biçimsel olarak uzamaya, buna bağlı olarak da rahat bir anlatıma evrilir. İlk dönem öykülerindeki modern öykünün olanaklarını ve araçlarını uygulayan kimi yazarlar son dönem öykülerinde daha çok klasik yaklaşım baskındır, anlatım yalın ve dolaysızdır. Dönüştürme, değiştirme, soyutlama azalır. Çünkü biçimden ziyade öz önemlidir. Öyküler teknik işçiliğe uğramadan doğrudan okura "aktarılır." Bu nedenle yalınlık, sadelik, içtenlik öykünün gereği değil, kimi yorgun yazarların sığınağı, mazereti olur. Kuşkusuz burada değişen, yeni yazınsal tutumu bu yargılarımızın dışında tutuyoruz.

Sonuç olarak ilk öykü kitapları, pek çok açıdan üzerlerinde ayrı bir çalışma yapmayı hak ediyor ve sabırlı, özenli araştırmacılarını, incelemecilerini bekliyor.

 

 


0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ ATAY YAZISI
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 / Haziran 2009
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -temmuz 2009)
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK- MAYIS 2009)
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOSUN
FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
İMGESEL ÖYKÜLER: BİLGE KARASU ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN
ÖYKÜ DİLİ: GERİLİM VE PARADOKS / NECİP TOSUN HECE ÖYKÜ (29) EKİM-KASIM 2008
Başlıksız
GÜN DEVRİLDİ CADDE-İ KEBİR'DE/ NECİP TOSUN
ERKEN BİR POSTMODERN: FEYYAZ KAYACAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN
İMGESEL ÖYKÜLER: BİLGE KARASU ÖYKÜCÜLÜĞÜ /NECİP TOSUN - Kitap-lık 120 (Ekim 2008)
KİTAP-LIK 119 ÇIKTI
HECE 2008 EYLÜL SAYISI ÇIKTI: EDEBİYAT VE DENEYSELLİK
NECİP TOSUN'dan bir öykü: KU­YU
HECEÖYKÜ'DE TARTIŞMALI TOPLANTI:

Kategoriler

  • eserleri
  • kimdir
  • necip tosun hakkinda
  • Oyku Tosun Kosesi
  • oykuler
  • secmeler - mimlenenler
  • sinema yazilari
  • soylesiler
  • yazilar
  • Arkadaşlarım

    sekercocuk
    sinefil78
    suaviyazgic
    esitgin
    cemiyyet
    cemalsakar
    gereksizedebiyat
    sheepishsherry
    kozanali
    aliemree
    furkanulubeyli
    cihatduman
    sinova
    uguripek
    hakangeziyor
    hayriyeunal
    salihamalhun