ÖZERK SANATTAN SANATIN SONUNA / NECİP TOSUN


3/2/2010 · Kategori: yazilar

         Kuşkusuz sanat, doğası gereği bir estetik özerklik düzlemi içinde felsefe, tarih, teoloji, siyaset gibi disiplinlerle ilişki içerisindedir ve çoğunlukla bunları da kapsar. Ne var ki sanat kendi özerk yapısı dışında, hiçbir disipline hizmet etmez; kendi kurallarına, gereklerine ve estetik oluşuna sadık kalması gerekir. Sanat/edebiyatın estetik özerklik alanını bozan, özgür ve bağımsız işleyişine yapılan dış müdahaleler sanatı doğasından uzaklaştırır. Sanat üzerindeki her türlü yönlendirmeler, baskı ve denetimler sanatsal özgürlük ve özerkliğin temel kısıtlayıcısıdır. Bu anlamda estetik ve sanatsal hiçbir ölçüt getirmeden, sadece bir söylemin haklılığı ve tutarlılığı ölçütleriyle bir esere yaklaşmak ve onu politik/dini/felsefi kavramlarla izah etmek, bu bakış açısıyla bir yorum, değer bildirmek sanatın doğasına aykırıdır.

         Sanat ürünü kendi estetik kuralları dışında, siyaset de dahil hiçbir disipline karşı sorumlu değildir. Yazar, bildiği, var olduğuna inandığı bir varlığı yeni bir biçimle, okur için de “görünür kılma” peşindedir. Çözer, deşifre eder, bu dağınık parçalardan yeni bir estetik bütünlük çıkartır. Kendisinden kopartarak bağımsız bir hayatiyet oluşturur. Sanat dışı saiklerle yazılmış  bir eser elbette bir sanat eseri olarak nitelenemez. Çünkü bir sanat eseri öncelikle sanat eseri olmakla yükümlüdür. Ne var ki, eser, sanatçının içinde yaşadığı toplumsal yapının, bireysel yaşantısının yansımasıdır ve bu nedenle onun politik görüşlerinden, sınıfsal yapısından, doğrularından ve inançlarından soyutlanamaz, bu yanıyla da hem bireysel hem de toplumsal, tarihsel bir süreçtir.

Sanat eseri fikirsiz değildir ancak bir ideolojik yapının nesnesi de değildir. Bütün bunlar da beraberinde bir yapıtın biçim ve içeriğini ayrı ayrı mı değerlendireceğiz sorusunu akla getirir. Bir başka deyişle, fikirlerine katılmadığımız ama estetik açıdan mükemmel yapıtları ya da tam tersi, fikirlerine katıldığımız ama estetik açıdan değersiz yapıtları nasıl değerlendireceğiz sorununu doğurur. Ama tartışılmayacak olan sanatın kendi kurallarına, gereklerine ve estetik oluşuna sadık kalması gerektiğidir: aslolan eserin kendi iç tutarlılığıdır. Bu anlamda önemli olan yaşamsal/siyasal deneyimi esere taşımak değil, onu, eserin gerekleri doğrultusunda estetik yapıya uygun biçimlendirebilmektir. Yaşanan coşku, dram ve trajedilerin edebiyat dilindeki karşılığını, imgelerini, biçimlerini bulmak gerekir. Sadece siyasal doğrulara yaslı, duygusal/ psikolojik yoğunluk ve derinlikten yoksun bir edebi metnin başarısından söz edilemez. Kaba, çiğ duygularla ve didaktik söylemle yazınsal zirve yakalanamaz. Sanatın ana kaynağı dram, insanın erdem ve yücelikleriyle zaaflarının çatışmasından doğar. Eser ise bu drama uygun biçimsel yapının inşasından…

         Bütün bunlarla, sanatın siyaset dışını itilmesini, hayattan, toplumsal sorunlardan çekilmesini önermiyor, tümüyle ideolojik kodlar üzerine oturmuş, retorik ve didaktik bir söyleme yaslı angaje/partizan “siyasi sanat”la, siyaseti de kapsayan özerk sanat arasına mesafe konulmasının önemini vurguluyoruz. Çünkü sorun sanatın bu disiplinlerle ilişki içinde olmasında değil, kendi özerk yapısı dışında bir başka disiplinin emrine girmesinde, dahası onu temsil etmeye soyunmasındadır. Sanat “eğlendirmek/hoşça vakit geçirtmek” ve “eğitmek/öğretmek” amaçları arasına sıkıştırılmamalıdır.

         Tartıştığımız bu sorunların, sanat ve hayat arasındaki ilişkide odaklandığını söyleyebiliriz. Sanat ve hayat birbirine yaklaştıkça ve biri diğerini temsil ettikçe ya da ilişki büsbütün kopup mesafe açıldıkça sorunlar başlamaktadır. İşte bütün bu nedenlerle, sanat-edebiyat, yazarın dünya görüşü, gerçeklik/doğru algısı; sanat-edebiyatın tanımı, işlevi, sınırları, temsili, özerkliği bağlamında tarihsel süreç içerisinde sürekli tartışılmış bu alanın en kadim sorunlarından biridir. Bu tartışmalar da özellikle “güzel”, “özerk”, “araç” anahtar kavramları üzerinden yürütülmüştür. Sanat-edebiyatın bu kavramlar etrafında tartışılması normaldir, zira, edebiyat, düşünce, hayat ve güzellik algısının edebi metinde kristalize olmasıdır. Ne var ki sorun bütün bunların sanatın doğasına “nasıl” aktarılacağında şekillenir.

         Özgür sanat kavramının temellerini Immaunel Kant estetik yaklaşımlarıyla atmıştır. Kant, yapıtlarında, yazınsal üretim sürecinin öznel bir süreç olduğunu belirterek sanatsal özerkliği savunmuştur. Immanuel Kant’ın temellendirdiği sanatın özerkliğinden, modernistler ‘sanat için sanat’a ulaşmışlar ve Kant’ın özerk sanat yaklaşımını geliştirmişlerdir.  Bir dönem sonra da özellikle “gerçekçilik” yaklaşımıyla sanatsal özerklik ciddi bir şekilde eleştirilmiştir. Aşkın bir edebiyat anlayışı kapitalizmin yaygınlaştırmaya, ezilen halkların mücadele gücünü kırmaya, emperyalizme karşı muhalefeti engellemeye yönelik bir tavır olarak nitelenmiş, sanatla politika arasındaki ilişkiyi kesmenin kaçınılmaz olarak sistemin/egemen ideolojinin yanında yer almak anlamına geleceği yorumları yapılmıştır. Avangardist hareketler ise sanat ve hayatı birleştirme amacıyla sanatın biricikliğine ve yüceltilmesine karşı çıkarak, anlamı, dili reddetmiş ve pisuarlar imzalayıp sergilere göndererek, biçimsiz, soyut ve boyutsuz sanatı savunmuşlardır. Kuşkusuz avangardın hedefi sanat kurumunun bizzat kendisi olmuştur. Avangard sanat-siyaset modelinde, sanat, siyaset hâline gelirken, modernite boyunca büründüğü tarafsızlıktan soyunmuş ve mevcut yaşamın ilerisinde, bu günden geleceği temsil eden, bunu da sanat ve siyaset içiçeliğiyle yapan bir harekete dönüşmüştür.

        Günümüz kuram ve sanat-edebiyat yazılarına bakıldığında estetizmin sanattan çekildiği, sıradanlıkla yüksek sanatın mesafesinin yok olduğu, sanatın ticarileşerek eğlence kültürünün bir parçası olduğu, dolayısıyla “sanatın sonu”nun geldiği yorumları yapılmaktadır. Bu yargılar özellikle Duchamp’ın ileri sürdüğü görüşler etrafında tartışılmaktadır. Duchamp’a göre sanat eserleri artık el ürünleri hâline gelmiştir. Bu nedenle de onun estetik açıdan değerlendirilmesi anlamsızdır. Duchamp’ın temel tezi, saf sanatın ve estetizmin imkânsızlığıdır. Sanat bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Sanatçı ne duygularını sanatın diline çevirebilir, ne de okur/izleyici bunu okuyabilir. Her ikisi de baştan başarısızlığa mahkumdur ve artık sanat yapmak anlamsızdır. Bu yaklaşımda, sanatın “kimi zaman onun kalkış noktasını oluşturan insanları, yerleri, şeyleri estetik açıdan aştığı” ileri sürülmekte ve saf sanat inkâr edilmektedir. Oysa bu anlayış, “Modern sanatın özünü oluşturan, sanatı gündelik gerçeklere yönelik herhangi bir göndermeden arındırma isteğini ya da gündelik gerçekliğin görünüşünü salt estetik bir gerçeklik haline gelecek şekilde dönüştürme isteğini ortadan kaldırır, böylece tamamen gerçek olmak adına hakikatini yitirir.”[1] Böylece, sanat tartışmaları, sanatın özerkliği düşüncesinden, avangard reddiyeye, oradan siyasi sanata, sonunda da Duchamp’ın iddia ettiği “sanatın sonu” tezine ulaşır.

Ama özgür ve özerk sanat algısı asıl “gerçekçilik” bağlamında tartışılır ve geçtiğimiz yüzyıla bu tartışmalar damgasını vurur. Özellikle toplumcu gerçekçiler, saf sanatla sanatın içinin boşaltıldığını ileri sürerler. İnsanı toplumdan koparan, gerçeklere yabancılaştıran, insanın toplumsal yüzünü görmezlikten gelen ve insanı hiçliğe, boşluğa, bunalıma götüren edebiyat olarak niteledikleri saf sanatı eleştirirler. Bu yaklaşıma göre, sanatı toplumsallıktan çıkarmak bir anlamda insansızlaştırmaktır. Toplumsal gerçekçiler, insan mutluluğunu, adaleti gerçekleştirecek toplumsal düzene ulaşmak için sanatın etkin bir araç olduğunu belirterek sanata toplumsal bir işlev yüklerler. Bu düşünce, edebiyatı toplumsal olayların işleyişine odaklı bir anlayışa yerleştirip, sanatsal eserin eyleme yönelik bir mücadele aracı olduğunu kabul eder: Sanatsal özerklik, emperyalizmin sanatçıyı etkisizleştirme projesinin bir parçasıdır.

 

“20. yüzyıl, sanatın siyaset olarak anlaşıldığı ve amaçlarına

ulaşmak için bir ‘araç’ olarak tanımlandığı yüzyıldır.”

Lev Kreft

Sanat ve siyaset arasındaki ilişki hep tartışmalı, gerilimli ve tehlikeli bir düzlemde seyretmiştir. Bu bağlamda Hal Foster’ın “siyaset”i özne alarak teklif ettiği “siyasi sanat” ve “siyaseti olan sanat” kavramları bize sanat siyaset ilişkisinde yol gösterebilir.[2]  Burada temel ayrım “siyasi sanat” ile “siyaseti de içeren sanat” kavramları etrafında şekillenir. “Siyaseti de içeren sanat”, sanat ve siyaset arasındaki kabullenilir ilişkiyi kavramlaştırırken, “sunumsal siyasi sanat”, ideolojik temsil işlevi gören sanatı açıklar. Sunumsal siyasi sanatta, sanat ve siyaset arasındaki sınırı kaybolmuş ve birbirinin içine girmiştir. Bu anlamda, sanatın ticari amaçla üretilip metalaşmasıyla, siyasi amaçla üretilip sloganlaşması arasında fazla fark yoktur.

“Siyasi sanat” tümüyle bir ideolojik temsil işlevi gördüğünden şu temel karakteristikleri sergiler: bu tür yapıtlarda, doğrular, yanlışlar, iyiler, kötüler matematiksel ifadelerle izah edilir. Yazar, her şeyi bilen, gören, bizim adımıza her yanlışı, eksikliği tespit eden kişidir. Politik bir görüşün doğruluğunu ispat için sanatı kullanmaktadır. Okuru eğitmeye, yönlendirmeye ve uyarmaya çalışır. Onun için derinden değil yüzeyden gider ve okuru, duyguya değil alkışa, öfkeye çağırır. Yarattığı tipler, yaşayan, ete kemiğe bürünmüş kişilerden çok, bir amaca hizmet için oluşturulmuş, ipleri yazarın elinde kukla kişiliklerdir. Estetik çaba, sanatın gerekleri, biçim-kurgu ustalığı hep göz ardı edilir. Zihin verilecek mesaja ayarlı olduğu için, biçimsel kaygılar geri plandadır. Yaşamın gerçekleri yansıtılırken, sanatın gerçekleri hesaba katılmaz. Hayatın gündelik dili, sanatın incelikli diline evrilmez. Savunulan doğrular ne estetize edilir ne de kristalleştirilir. İçselleşmemiş kaba gerçekler okura “dayatılır”.

         “Siyasi sanat”ın eleştirilecek yanı, onun sanata bakış açısında yatmaktadır. Yazar, bu yaklaşıma göre bir anlamda puzzle’ın bir parçası, bir hedefin organı/aracı olarak görülmüş, bu mücadelede kendisine gönüllü propagandacılık görevi verilmiştir. Kısacası bu yazarlar, okurların, politik tavırlarını etkilemeye yönelik bir amaç güderek, politik arenada bir rol üstlenmişlerdir. Onların kahramanları/karakterleri ise bilinçli, ideal, örnek tiplerdir ve bir felsefenin/inancın/anlayışının temsilcisidirler. Çoğunlukla da “olumlu” bir karakter olarak çizilir. Kuşkusuz yazar yaşadıklarından soyutlanamaz. Elbette yaşadıklarını, tanıklığını, gözlemlerini sanatına aksettirecektir; doğrularını, inançlarını… Yazarın yazdıkları hayata değecek, toplumdan kopmayacaktır. Ama yaşananlar göstermiştir ki bu eğilimin pek çok örneği, sanatın asgari gereklerini bile yerine getirmekten uzak politik metinler düzeyinden ileri gidememiştir. Peşin kabul ve retlerle olaya bakıldığından siyasi sanat, “kolaycılığın”, “yeteneksizliğin” üstünü örten bir kamufle aracı görevi görmüştür.

         Ulus inşa dönemlerinde, devrim sonrasında, sanat ve siyaset arasındaki mesafesinin kısaldığı gözlenir. Çünkü her devrim yeni bir insana, yeni bir halka ihtiyaç duymuştur. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de sanat edebiyat verimli bir imkân olarak görülmüştür. Sovyet devrimi sonrası yaşananlar bu anlayışa iyi bir örnektir. Bu tutuma, devrime, yeni yapılanmaya gönülden bağlı yazarların yeni iktidarın ideallerini, ütopyalarını gerçekleştirmeleri için kendilerini sorumlu hissetmeleri yanında, devletin yönlendirici, giderek baskıcı eğilimleri de  neden olmaktadır. Sovyetler Birliği’nde Jdanov adıyla simgeleşen “siyasi sanat” anlayışının “gerçekçilik” tanımı geniş tartışmalar yaratır. Jdanov  gerçekçiliği, “Her şeyden önce sanat eserinde hayatı gerçeğe uygun biçimde ya da yalnızca ‘nesnel gerçeklik’ biçiminde değil de devrimci gelişmesi içinde yansıtabilmek,” olarak tanımlar. Partinin emrinde bir sanatçı sorumluluk anlayışını önerir. Bir başka deyişle sanatçı devrimin amaçları doğrultusunda eserler üretecek, böylece devrim yaygınlaştırılacak, halk bilinçlendirilecek, toplum eğitilecektir. Kısaca, gerçekçilik, “sanatçının parti ilkelerine bağlı görüş açısından yaşamın gerçeğini algılaması, yorumlaması” olarak tanımlanır. Böylece taşar ya da almaz demeden gerçek, sosyalist anlayışın içine sığdırılmaya çalışılıyor, dışarıda kalanlar ise “asker kaçağı” muamelesi görüyordu. Ancak Jdanov’un bu görüşleri toplumcu gerçekçiler de dahil olmak üzere pek çok kuramcı tarafından eleştirilir, kabul görmez. Murat Belge, Engels’in, “sanat eserinde bir yama gibi duran politikayı reddettiğini” belirterek, onun “yazarın görüşleri ne kadar gizli kalırsa eser o kadar iyi olur. Sözünü ettiğim gerçekçilik, yazarın görüşlerine rağmen de sızabilir esere” ve “yazar da anlattığı toplumsal çatışmaların gelecekteki tarihi çözümünü okura bir tepsi içinde sunmak zorunda değildir” sözlerinden yola çıkarak, Jdanov’un gerçekçilik algısını eleştirir.[3] Plehanov’da aynı düşüncededir: “Sanatçıların emrinde olan ilham perileri devlet emrine girerse, çürümenin en açık belirtilerini gösterecek, doğruluklarını, güçlerini, çekiciliklerini yitirir.” (Belge, A.g.e., s. 51) Edebiyatın özerkliği sadece Stalinist politikalarla yara almamış, ülkelerini komünizmden korumak için pek çok ülkede ve özellikle ABD’de McCarthcilik anlayışıyla da sanat ve sanatçılar baskı altında tutulmuştu.

          Sanat-siyaset ilişkisi özellikle “gerçekçilik” kavramı etrafında şekillenmiştir. Oysa gerçekçilik, sanat edebiyat dünyasının en tartışmalı, sıkıntılı, ucu açık kavram ve akımların başında gelir. “Gerçekçilik” adı altında toplanan yönelimi, sanatçı için öngörülen, çağın tanığı, aynası olma işlevinin bir uzantısı olarak görmek mümkündür. Gerçekçilik akımının belli başlı özelliklerini de, yaşanan sorunlara, toplumsal olaylara, güncele, gündeme sıkı sıkıya bağlılık ve gözlemcilik, aktarmacılık olarak izah edebiliriz. Ana temalar toplumsal değişim, sınıfsal çatışmalar, yanlışlıklar, haksızlıklar, sömürü gibi gerek ideolojik gerekse yaşanan güncel gerçekliklerdir. Yaşanan tüm eksiklikler, yanlışlıklar bu tür yapıtlarda gündeme getirilir. Yazar bir doğrunun, bir görüşün okura iletilmesi fonksiyonunu üstlenir. Gerçekçiliğin Tarihi’nde Boris Suçkov gerçekçiliği şöyle tanımlar: “Gerçekçiliğin özü toplumsal çözümlemeydi; toplum içinde insan yaşamının, toplumsal bağların, birey ve toplum arasındaki ilişkinin ve toplumun yapısının incelenmesi ve betimlenmesiydi.”[4] Suçkov’a göre, “gerçekçi yazar, bireysel olaylarla görüngelerin ardında yatan çeşitli toplumsal güçlerin hareket ve karşı hareketinin genel çizgisini ortaya koyar. Bunun için de gerçekçilik yazarın gerçeklik bilgisine dayanır.”

          Gerçekçilik yöneliminde en başat eğilim, toplumcu gerçekçiliktir. Bu bağlamda Ernst Fischer, George Lukács bu görüşün en donanımlı, nitelikli kuram ve düşünürleridir. Ernst Fischer Sanatın Gerekliliği’nde sanat ve sanatçıların topluma nasıl yön verebileceklerini tartışır. Fischer’e göre sanat, toplumsal ilişkilere ışık tutmalı, insanları aydınlatmalı, insanların toplumsal gerçekleri tanıyıp, değiştirmelerine yardım etmelidir. Bir sınıf için sanatın görevi, onu aydınlatmak, eyleme itmektir. Ama bunu yaparken de sanattaki büyünün payını bir yana bırakmaması gerekir. Çünkü özündeki büyüden yoksun oldu mu, sanat, sanat olmaktan çıkar. Sanat toplumu incelemeli ve araştırmalıdır. Oysa insansızlaştırma, çağdaş burjuva sanatının en büyük özelliğidir. Burjuva sanatı, eserlerinde sadece insansızlaştırma yapmaz, gizemleştirerek gerçeği gizlerle örter. “Gerçekçi sanat” belli bir toplumsal gelişmeyi yansıtır. Ancak ‘eleştirel gerçekçi’ yazarlar burjuva toplumuna karşı sadece bireysel ve romantik bir eleştiri getirmişlerdir. Ne var ki toplumcu gerçekçilik, geleceğin habercisidir. Toplumsal yapıyla romantik bir ilişki kurmaz, gelecek tasavvuruyla hareket eder.

Sanatın ve edebiyatın toplumsallıktan çıkması durumunda “kaçış” konusu işlenmeye başlanıyor diyen Ernst Fischer, gerçeklikten kaçış tekniğinin burjuva edebiyatında nasıl uygulandığını Ernest Hemingway’in bir öyküsüyle örnekler: “Ernest Hemingway In Our Time adlı kitabındaki ilk on beş öyküsünde bu gerçeklikten kaçış tekniğini açıkça gösteriyor. Öyküler arasındaki kısa bölümlerde, savaş, insan öldürme, işkence, kan dökme, korku, acımasızlık gibi, zamanımızda halkın gözünü boyayanlarca ‘ta­rihin anlamsızlığı’ diye bir yana itilen çağımızın korkunç olaylarına değiniliyordu. Öykülerin kendileri ise, dünyaya yön veren güçlerin ötesinde ve onlardan ayrı olarak yaşanan, özsüz, önemsiz olayları ele alıyor, bu ‘öte’lik ve ‘ayrı'lık gerçek ‘varoluş’ sayılıyordu. Şiirselliğiyle unutulmayan bir öyküde Nick'in geceleyin yalnız başına çadırını kuruşu anlatılıyor: ‘Çadırını kurmuştu. Yerleşmişti. Hiçbir şey dokunamazdı ona. Çadır kur­mak için iyi bir yerdi. O da işte bu iyi yerdeydi. Kendi yapmış olduğu evin­deydi... Dışarısı oldukça karanlıktı. Çadırın içi daha aydınlıktı.’ Bu parça da toplumdan kaçan bir insanın düşünüşünü yansıtıyor. İnsanlardan uzağa kurun çadırınızı. Başka hiçbir yol benimsenmeye değ­mez. Dünya karanlık. Sen gir çadırına. Çadırın içi daha aydınlıktır. Hemingway'in tutumu çağdaş burjuva dünyasında yaygın bir öz­lemin açık bir örneğidir.”[5] Fischer böylece, Hemingway’in eyleme geçmeyen, pasif kişilikli karakterini eleştirir. Çünkü sanatın görevi sadece eleştirmek, tespit değil, okuru eyleme itecek bir tasavvur geliştirmektir.

Toplumcu sanatın diğer önemli kuramcılarından olan George Lukács, toplumcu gerçekçiliğin toplumun hem o andaki bütünlüğü içinde hem de gelişme çizgisine göre yansıtabilecek bir anlayış olduğunu belirtir. Yazarın ürettiği eserle dünya görüşü ve perspektifi arasında doğrudan bir  ilişki kuran Lukács, toplumcu dünya görüşünü reddeden yazarın modern dünyayı “gerçekçi” bir şekilde yansıtamayacağını ileri sürer. Bu anlamda boğuntu ve kaosa yaslı ürünlerin açmazı bu perspektif eksikliğinden kaynaklanır. Edebiyatı “gerçekçi yazarlar-gerçekçi olmayan yazarlar”, “burjuva edebiyatı-toplumcu edebiyat” olarak ikiye ayıran Lukács, bu ayrımlar ışığında edebi eserlere, yazarlara yaklaşır. Toplumcu gerçekçilik açısından  Kafka, Beckett, Proust, Joyce gibi yazarları değerlendiren Lukács, yenilikçi edebiyatçılar olarak nitelediği bu  yazarları, toplum sorunlarından uzaklaşarak bireyci bir dünyayı öne çıkardıkları için eleştirir. Bu yazarlar, kapitalist dünyanın yıkıcı, nihilist ve bireyci dünyasını yansıtırlar. Lukács, yalnızlık ve kaosun, kapitalist düzenden kaynaklanan toplumsal koşulların bir yansıması olarak görememelerini onların hayat görüşlerinin yokluğuna bağlar. Çünkü bu yazarların dünya görüşleri gerçeklikten uzaktır. Musil’in “Şunu iyice belirtmem gerekir ki, tarihsel bir roman yazmış değilim. Gerçek olaylar beni ilgilendirmez… Olaylar, nasıl olsa, birbirlerinin yerini alabilirler. Beni ilgilendiren benzeri olmayan şeyler, gerçekliğin ‘hortlaksı’ denilebilecek yanıdır,”[6] sözünden yola çıkan Lukács, yenilikçi olarak nitelediği (Kafka, Voolf, Joyce, Musil) gibi yazarların “gerçek” algısının yanlışlığını/yokluğunu irdeler.

         Lukács’a göre, bir yazar, kendisi farkında olsa da, olmasa da; bunu istese de istemese de, hayatı toplumsal ve tarihsel bütünün bir parçasıdır. Gerçekçi edebiyat, gerçekliği yalansız bir şekilde yansıtma amacı güder. Yenilikçi yazarların çoğu dış gerçekliğin değiştirilemezliğini öne sürdüğü için insan etkinliği, önsel olarak güçsüz ve anlamsız kalmıştır. Bu güçsüzlük ve çaresizlik havasına Kafka’nın bütün kitaplarında rastlamak olasıdır. Bu yalnızlığın nedeni ise gerçekliğin anlaşılmamasıdır. Kafka gerçeklikle değil onun hortlaksı görüntüsüyle ilgilidir. Ne var ki Lukács’ın yazınsal yapıtlara tümüyle dünya görüşü/perspektif açısından yaklaşmadığının en çarpıcı kanıtı, kralcı olmasına karşın Balzac’ın yapıtlarını yüceltmesidir. Lukács, Balzac’ı gerçekçiliğin doruklarında görür.

Ahmet Oktay’ın Lukács yorumu ilginçtir: “Sovyetlerde oturan Lukács, küçük burjuva kökenleri dolayısıyla tüm dışavurumcuları gerici bir konuma yerleştiriyor. (…) Üç yazara kendi çağının tüm yazarlarını kurban etmek, Marx’ın ve Engels’in aklından geçer miydi bilmiyorum. Ama Lukács bunu ömrünün sonuna kadar yapıyor. Ne var ki, yazın’ın, Lukács’ın fazla acımasız yargılarından acı bir intikam aldığını vurgulamak gerekir: Kritik ve oto-kritik’lerle dağıtılmış bir mozaik görünümü alan yaşamının trajik bir dönüm noktasında, 1956 yılında Budapeşte’de Sovyetler’in emriyle tutuklanıp sürgüne yollanırken, dekadansın temsilcisi ve gerçek kaçağı saydığı Kafka’nın adını anmak zorunda kalır: “Kafka, gerçekten gerçekçiymiş.[7] Oysa Franz Kafka gerçeği şöyle tanımlamıştı: “Gerçek, herkese yaşaması için gerekendir, kimseden elde edemeyeceği ya da satın alamayacağı şeydir. Herkes onu kendi içinde yeniden üretmek zorundadır, yoksa göçüverir. Gerçeksiz yaşama, olacak şey değildir. Gerçek, belki de yaşamanın kendisidir.”[8]

         Ama toplumcu gerçekçilerin bütün bu yorumlarına rağmen, gerçekliğin algısı da yansıtılışı da hep tartışılmıştır. Çünkü “gerçek” eni sonu izafi bir kavramdır. Bu yüzden de pek çok açılımı söz konusudur: toplumcu gerçekçilik, sosyal gerçekçilik, eleştirel gerçekçilik, gözlemci gerçekçilik... Kimi yazarlar, çiğ, çıplak gerçekliğin doğada, etrafımızda olduğu gibi değil, derinlemesine ve çok boyutlu olarak yansıtılması gerektiği ileri sürülmüşlerdir. Etrafımızda sayısız, çeşit çeşit gerçeklik vardır. Olaylar, durumlar, çatışmalar, nesneler… Bütün bunların yaşamda olduğu gibi yansıtılması nasıl mümkün olacaktır? Gerçeklikle ilgili farklı yaklaşımları A. Robbe-Grillet şöyle özetler: “Herkesin gerçekçilik üzerine ayrı bir düşüncesi vardır. Klasikler gerçekliğin klasik, romantikler romantik, gerçeküstücüler gerçeküstü olduğunu düşünürler. Claudel’e göre gerçekliğin tanrısal, Camus’ye göre saçma, güdümlü kişilere göre ekonomik bir niteliği vardır ve sosyalizme doğru gitmektedir. Diyeceğim, herkes dünyayı kendinin gördüğü gibi gösterir, ama hiçbiri aynı biçimde görmez.”[9] İşte bu nedenle gerçekçilik anlayışının farklı algılanışına Aragon şöyle feryat etmişti: “Gerçekçilik, hem iskeleden hem de sancaktan saldırıya uğrayan bir gemidir. Sağcı korsan bağırıyor: Gerçekçiliğin canı cehenneme! Solcu korsan bağırıyor: Gerçekçilik ben’im!” (Oktay, A.g.e., s. 99)

         Modernistler (Joyce, Faulkner, Woolf, Kafka, Beckett, Proust) gerçekliği farklı anlamında kullanarak tümüyle değiştirmişlerdir. Modernistlere göre, dışsal gerçeklerden yola çıkmak her zaman yanıltıcıdır. Oysa ruha eğilindiğinde insanın ele avuca gelmeyen bambaşka, giz dolu bir varlık olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden insanî gerçeklere, olaylardan yola çıkılarak değil, içsel serüven izlenerek ulaşılabilir. Bu ise gerçeklerden kaçış değil, bir ileri aşamasına geçiş, gerçeğin yeni yorumudur. Modernistler gerçeği yeniden yorumlarken, postmodern sanatçılar için gerçek diye bir şey yoktur, her şey belirsiz ve muammadır. Gerçeklik tek bir kalıba sokulamaz. Postmodern anlatılarda nedensellik yoktur, her şey boşluktadır, boyutsuzdur, ele avuca gelmez, cisimleşmez. Gerçek ve düş ayırt edilemez, dil bir yanılsama aracı olarak kullanılır, masalsı, karmaşık bir hâle sokularak “giz” duygusu sürekli beslenir. Borges’e göre “yazın güdümlü bir düşten başka bir şey değildir.” Gerçeğin kavranması yüzeyden mümkün değildir. Bu yüzden gerçek dünya ile fantastik dünyanın ayırt edilemeyeceği görüşündedir.

Önemli felsefeci/eleştirmen ve kuramcılar, içinde bulunduğumuz çağda artık gerçekliği kaybettiğimizi, gerçekliğin günümüzde bir sorun hâline geldiğini iddia ederler. Jean Baudrillard “Simülasyon Kuramı” ile artık gerçeğin algılanabilir, bilinebilir olmaktan çıktığını ileri sürer. Baudrillard yaşamakta olduğumuz görsel çağda, özellikle görsel araçların, gerçekliği yansıtmak yerine, gerçeği, gündelik yaşamı yeniden ürettiklerini, gerçekliğin katledildiğini, gerçekliğin gerçeklikten kovulduğunu ileri sürer. Jean Baudrillard’a göre, görüntü gerçeğin kendi hâline geldiğinden, artık gerçeği imgeleyemez. Görüntü, gerçeğin sanal gerçekliği olduğu için artık onu düşleyemez. Anlam parıltısı uçmuştur. Bu nedenle dünya kökten bir yanılsamadır. Bu da birçok benzerleri gibi bir varsayımdır.[10] Gerçeğin kendisi bir simülasyon örneğinden başka bir şey değildir. Sümülakrlar gerçeğin yerini almıştır ve gerçeklik günümüzde sanaldır.

Lev Kreft da artık gerçekliği kaybettiğimizi ileri süren düşünürlerdendir: “Artık bizim gösterme pratiğimizden bağımsız, kendi başlarına var olan gerçek nesnelere göndermede bulunmuyoruz. Bunlar bizim dil oyunlarımızın ürünleri, ve muhtemelen bu oyunların dışında ne mevcudiyetleri ne de anlamları var. Dahası, bu dil oyunları başlı başına birer dünya; dillerin tekabül edeceği, doğruluklarının sınanacağı, iletişimi sağlayıp birbirlerine tercüme edecekleri ‘gerçeklik’ denen bir üst-dünya yok.”[11]

 

“Oysa sanat yapıtlarının büyüklüğünün tek ölçüsü de

 ideolojinin sakladığı şeyi dillendirmeleridir.”

Theodor W. Adorno

          Özellikle ülkemizde yaşanan pratiklerden yola çıkarsak, gerçekçiliğin, daha çok toplumcu görüşün edebiyattaki bir yansıması olarak tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle gerçekçilik akımının, politik yönelimlerin hayatın her alanında yoğun bir şekilde yaşandığı dönemlerde sanat edebiyatta ağırlıklı olarak yer aldığını, hatta sanat edebiyatı belirlediğini görürüz. Bu dönemde öykücüler çeşitli meselelere, güncel sorunlara ilişkin siyasi bakışlarını ve çözüm önerilerini gündeme getirirler. 1950’lerde köy gerçekliği, 1960’larda sınıfsal çatışmalar, işçi sorunları gerçekçilik bağlamında işlenen temalarından bazılarıdır. 1970’ler ise politika ile sanatın mesafesinin kısaldığı hatta aynileştiği bir zaman dilimidir. Bu dönemde inanca/ideolojiye yaslı bir sanat yaklaşımı başat bir anlayıştır. Dönemin öykücülerinin önemli bir bölümünde benzer yaklaşımları görmek mümkündür. 15-16 Haziran olayları, 12 Mart 1971 darbesi, grevler, devlet baskısı, işkence, öğrenci olayları öykülerde en çok işlenen temalar olur. 1980 müdahalesi ile birlikte ise tam tersine bir depolitizasyon dönemi yaşanmış sanatla politikanın mesafesi açılmıştır. Bu dönemde biçim ön plana çıkmış, özellikle dil olayına verilen önem dikkat çekmiştir. Sanat eserleri 1980 öncesi politik gözlemci, yol gösterici ve toplumsallığı ağır basan bir yapıda iken, 1980 sonrasında ise daha çok bireysel sorunlara yaslı, araştırmacı, sorulu ve kesin yargılardan uzak bir görünüm sergilemiştir. Politik söylemden uzaklaşılırken, biçimci/estetik kaygılar, çok katmanlı anlatım, ortak bir karakter olarak öne çıkar. Öykülerde emek, sömürü, mücadele temaları geri çekilirken politik coşku yerini derin bir içe dönüşe bırakır. Düzeni değiştirecek toplumsal başkaldırı vurguları, yaşanan somut gerçeklikle birlikte gitmek/terk etmek fikrine evrilir.

Selim İleri kimi öykülerinde, özellikle “gerçekçilik” anlayışından yola çıkarak sanat ve siyaset ilişkisini irdeler. Selim İleri bu öykülerde, yazınsal hayatımızda, yanlış algılanan ya da yanlış pratiği yaşanan “gerçeklik” algısının görünümlerini anlatır. “Gerçekçilik” seçeneğinin sanatçıda karşılığı araştırılırken, bu kavramın edebiyat ortamına etkisi tartışılır. Bir Denizin Eteklerinde, çeşitli edebiyat anlayışlarının, siyasal tutumların irdelendiği öykülerden oluşur. Öyküler genel olarak kurgu, yaratım, gerçeklik, güzellik sorunları etrafında oluşturulur. Öykülerde özellikle bireyselliği, yalnızlığı yazan, toplumsal sorunları anlatmayan yazarlara yöneltilen eleştiriler gündeme getirilir. Anlatıcıya göre “gerçekçilik” sadece dışsal olayları yazmak değil, insanın içinde yaşananları da tam bir nesnellikle ortaya sermektir. Toplumsal olaylardaki cinayetler yanında, ikili ilişkilerde de cinayetler işlenmektedir.

 “Oda Musikisi”nde romantik romanlar yazan bir yazarın gerçekçilik anlayışıyla mahkum edilmesi işlenir. Ancak yazar, yine de duygusal bir metin yazarak, gerçekçilik, yenilikçilik anlayışına karşı çıkar: “Ama şimdi size, gerçekçi bir yazar tutumuyla; kendimi ve ellerini hiç unutmadığım insanı öyküden yalıtarak –çünkü gerçekçi yazarların kendi başlarından geçen bireysel serüvenleri anlatmaması gerekir- bambaşka şeyler söyleyebilirim. Böylelikle duygularıma kapılmadığım, nesnel kalabildiğim ortaya çıkar.” Bir başka yerde şöyle denir: “Duyarlıkları hafifsemek de gerçekçi olmanın yordamlarından sayılmıştır.” Görüldüğü gibi öyküde, duyguların hafifsenip kaba gerçeklere teslim olunuşu ironik bir dille eleştirilir.

“Bir Denizin Eteklerinde” öyküsünde yine “gerçekçilik” anlayışı tartışılır. Duyguları görmezden gelen gerçekçilik anlayışı mahkum edilir: “Somut gerçeklik böyleydi, diyebilir yazar. Kanmamalıyız. Yazınsal gerçeklik, dış dünyayı olduğu kadar, iç dünyanın kuytularını da yakalayarak okur önünde nesnel kalabilmelidir.” Yine gerçekçi anlayışın tartışıldığı bir başka paragraf: “Söylemek istediği şeyleri (sevginin sayısız boyutunu), simgesel bir ışık altında, bahçelere, zakkumlara, izler bırakmış yaşantılara bağlayarak aktarmaya çalışıyor. Tutumunda; olayları, kişileri durumları ve bu durumların kişilerde yarattığı ruhsal yapıyı aktarırken alışılmış gerçekliğin kalıplarını zorlayan, söz konusu kalıplarla yetinmek istemeyen, yeni kurgulara, yeni düzenlemelere başvuran, gerçeklikle yazınsal gerçeklik arasındaki büyük ayrımı iyi bilen çağcıl bir yazıcının amaçları göze çarpmıyor.”

            Son Yaz Akşamı kitabının aynı adlı öyküsünde yine sanat ve siyaset ilişkileri tartışılır. Anlatıcıya göre, sanatla dünya değiştirilemez, sanat propaganda aracı olarak kullanılamaz. Sanatçı gündelik siyasetin dışında olmalıdır: “Sanatı küçümseyenlere, sanatın özünde yarar arayanlara karşı olduğunu belirtmişti. (…) Hayır diye bağırmıştı, yarın sabah her şeyin değişebileceğine inanmam, resimle hele bu hiç gerçekleştirilemez, bırak herkes bildiği resmi yapsın. (…) Parti sanatı diye bir şey yoktur, güdümlü sanat olamaz. (…) Peki öyle olsun bir gericiyim ben.” Bir başka yerde de şöyle denir: “Gündelik siyasa, hemen hiçbir şeyi açıklamazken, estetik duyarlıkla asla bağdaşamayacakken, bizde buna kapılanılıyordu. (…) İyi sanatçı, yaşamda kalıcı olanı duyumsayan kişiydi herhalde, orada odaklaşan kişi. (…) Bu resimler mutlaka gündelik siyasanın dışında olmalıydı.”  

“Siyasi sanat” ile “siyaseti de içeren sanat” algısının öykücülüğümüzde nasıl tezahür ettiğini örneklemek için hem olumlu hem de olumsuz pek çok yazarı anmak, onların gerçeklik algılarını tartışmak mümkün. Ama biz burada daha çok bu ilişkiyi dengeli bir şekilde götüren “olumlu” örneklere bakmayı yararlı görüyoruz. Bu nedenle Kemal Tahir, Orhan Kemal, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Adalet Ağaoğlu’nu ele almayı uygun bulduk. Bu yazarlarımız “siyaset”i edebiyatlarının merkezine koymalarına karşın, toplumsal konuları, bildik kolaycı yaklaşımlarla, popülist anlayışlarla değil öykü türünün gerektirdiği estetik yaklaşımlarla, inceliklerle işlemişlerdir. Öykülerde sosyal meselelerin insan üzerindeki etkileri yansıtılırken rahatsız edici mesaj zorlaması görülmez, olaylar slogandan ziyade küçük ayrıntılarla izah edilir. Bu yazarlar, politik iletinin nasıl nesnelleştirilerek anlatılabileceğinin iyi örneklerini verirler. Ne var ki bu yazarların kimi öykülerinde de politik içeriğin öne çıkarak biçimsel kaygıların azaldığı tutumlara da rastlamak olasıdır. Özellikle Kemal Tahir’de düşünce, öykülerin merkezindedir ve denge sürekli değişir.

Kemal Tahir, yapıtlarında, bireysel bunalımlar, açmazlardan çok toplumsal sorunlara eğilmiş, “gerçekçi” bir sanatsal tutumu benimsemiştir. “Batının kişi dramına karşılık, ben toplumun dramını  işlersem, kendi romanımı vereceğim,” diyen Kemal Tahir, eserlerinde bireyi hep varolduğu toplumsal koşullar içerisinde ele almıştır. “Düşünceye yaslı” bir edebiyat anlayışını savunan Tahir’in yapıtlarındaki tarihsel, siyasal, sosyolojik tespitleri tartışma konusu olmuştur. Ne var ki Anadolu insanını, köy ve köylüyü özellikle daha sonra bu yolu izleyenler tarafından yapılacağı gibi bayağılaştırmadan oldukça gerçekçi ve kabullenilebilir bir bakış açısıyla öykülerinde yansıtmayı başarmıştır.

Tahir’in pek çok öyküsünün belgesel bir yanı vardır. Sanatın düşünce ağırlıklı olmasını savunduğu için onun “mesaj” yaklaşımı hep tartışılmıştır. Tahir, edebiyat eserinin bir doğruyu, bir “gerçeği” iletmesinden yanadır. Bu nedenle seçtiği tiplerin çoğu bir doğrunun ispatı için seçilmiş figürler gibidir. Öykülerde toplumsal, tarihsel olaylar özellikle diyaloglara yerleştirilerek tartışılır. Öyküyü kurgularken bir kendi doğrularını, bir de karşı çıktığı düşünceleri temsil eden karakterler oluşturup bunları çatıştırır. Çünkü ona göre sanat, insanlara hoş vakit geçirtmek için yapılmaz. Eserin bir meselesi olmalı, tümüyle gerçeğe yaslanmalı, tarihsel ve sosyolojik gerçeklerle birlikte iç ve dış olaylarla irtibatlı olmalıdır. Bir başka deyişle “düşüncelerle” bağlantısı olmalıdır.

Onun eserlerinde didaktik, buyurgan ve kurgusu sırıtan vaaz edici öykülere de, tümüyle başyapıt sayılacak örneklere de rastlanır. Mesaj tutumu kimi öykülerde didaktikliğe düşmesine yol açar. Zehra’nın Defteri kitabındaki “Adi Bir Macera” onun düşünceye yaslı edebiyat anlayışının tipik bir örneğidir. Öyküde, bir gecelik gönül ilişkisi anlatılırken, araya bir diyalog girer ve erkek, tarih ile mikrobu karşılaştırır. Öykü sadece bu metaforik diyalog için yazılmış gibidir. Zaten kahramanın doktor olması da kurgunun bir gereğidir. Kadın neredeyse durduk yerde “tarihi sever misiniz?” der. Doktorumuz yanıt verir: “Hayır, mikropları daha çok severim. Tarih, şu veya bu sebeplerle vukua gelmiş hadiselerin insanları arasında pay edilişidir. Yani eski zaferlerden kalma şereflerin, iktidar mevkiinde olanlar tarafından yağma edilişi. Halbuki bir tarih vakasının bütün kıymeti bize verdiği ibret dersinde ve tecrübe kuvvetindedir.” Bu konsept içinde uzayan tartışma ise öyküde bir yama, zorlama, bir ek gibi durur. Oysa öykünün dramatik yapısı hiç bu tartışmayı kaldıracak bir atmosferde değildir.

Edebiyatımızın dayanması gereken yerin köy ve işçiler olduğunu ileri süren Tahir’in gerek köy gerekse işçiler üzerine yazdığı öyküler ise oldukça başarılıdır. Öykülerdeki, köydeki toplumsal hayat, yoksulluk ve erkeğe dayanan düzen oldukça “gerçekçi” bir şekilde verilir. Ancak onun düşünceler yanında duyguların da derinleştiği öyküleri daha güçlü ve kalıcıdır. Göl İnsanları’ndaki “Arabacı” bunun en iyi örneklerinden biridir. Öyküde, toplumsal hayat, yoksulluk ve erkeğe dayanan düzen oldukça etkileyici bir şekilde verilir. Yine Üstadın Ölümü’ndeki, düşünceden çok duyguların, didaktiklikten çok atmosferin hakim olduğu kimi öyküleri ise modern öykünün iyi örnekleridir.

Orhan Kemal, Türk öykücülüğündeki “gerçekçilik” akımının en önemli temsilcilerinden biridir. Kemal, gerçekçilik akımının takipçisi olarak öncelikle hayatı anlatır. Orhan Kemal’de hayat ve sanat birbirinden ayrılmaz. O hep “hayat”ı sanata sokmaya çalışmıştır. Bu anlamda Türk öykücülüğüne kazandırdığı en somut katkı bu “hayat”lardır. Sonuna kadar hayata bağlı kalmış ve hep onu yansıtmıştır. Başarılı olduğu eserleri ise hayatın ve sanatın gerçeklerinin örtüştüğü yerler olmuştur. “Gerçekçi bir yazar en iyi bildiği şeyleri yazmalıdır. İşçi ve köylüler çocukluğumdan beri içime yerleşmişler,” diyen Kemal, sanat hayatı boyunca yoksulların dünyasına eğilmiştir: Evlerine ekmek getirmek için çırpınan işsiz babaları, işsizlikten hayat kadınlığına sürüklenen küçük kızları, işsizlikten korktukları için fazla çalışmaya, az paraya ve sıhhatsiz yiyeceklere razı olan işçileri, ailenin yoksulluğu yüzünden ne okuyabilen ne de mutlu olabilen çocukları, işsiz, güçsüz hayatta hiçbir tutamağı kalmamış delikanlıları, sömürücü patronları, işinden kovulan memurları, işçileri, kısaca hep yoksul, bir kenara itilmiş kimsesizleri yazmıştır.

Orhan Kemal, öykülerini, tümüyle bir ideolojinin doğrularına teslim etmez. Bir bozukluğu, düzensizliği tespit etmekle birlikte öyküde insanî olanı öne çıkarmaya çalışır. Ona göre, sanatçı, sosyal endişelerini sanat yoluyla belirten insandır. “Ama eserin estetik, sanat değeri yoksa, toplumsal konudur diye değerlenmez. Eğer gerçekten sanat eseriyse, özü kadar biçiminin de estetiği göz önünde tutulmuş demektir. Yani öze en iyi, en uygun biçimi vermek sanatçının baş problemidir.”[12]  Ama bazen de yaşadığı atmosfere uygun olarak angaje bir sanatçı görünümü sergiler. Bunlardan biri “Grev” öyküsüdür. Grev tam anlamıyla politik bir öyküdür ve estetik yapı daha geri plandadır. Bunun gibi ideolojik bakışın baskın çıktığı öyküleri olmakla birlikte, tümüyle slogancı bir anlayışı benimsemez. Ama Orha

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kemal,tahir,erdal öz,sanat

YENİ BİR ÖYKÜ ELEŞTİRİSİNE DOĞRU/NECİP TOSUN


28/1/2010 · Kategori: yazilar

Edebiyatımızda üzerinde en az konuşulan, üzerinde en az düşünce üretilen tür hiç kuşkusuz öyküdür. Bunu sadece öykünün genç tür olmasına bağlamak yeterli bir neden olmasa gerektir. Galiba asıl neden öykü üzerine konuşmanın biraz daha fazla çaba, sabır ve birikim istemesidir. Bu yüzden kimse öykü üzerine konuşmaya, yazmaya gönül indirmiyor. Oysa öykünün, kavramlara, literatüre, kuruluş ve işleyişini ifade edecek temel bir dile, sanatsal ve estetik değerini ortaya çıkararak ölü noktalarını aydınlatacak kavramsal okumalara ihtiyacı var. Öykünün gelişimini, dönüşümünü, yeni yönelimlerini belirlemek, öykü adına ortak bir bilinç ve bellek oluşturmak  gerekiyor.

Bütün bu nedenlerden dolayı, son on yıldır (ürün anlamında öykülerimi olumsuz etkileme pahasına), yazı ve okuma serüvenimi, tümüyle öykünün kuramsal temellerini araştırmaya, öncü birikimler ile çağdaş, güncel temsilcilerini okumaya/incelemeye ayırdım. Neredeyse öykü üzerine yazılmış dolaylı ya da dolaysız (anı/biyografi/söyleşi dahil) tüm çalışmaları okudum. Bu süreçte ortaya üç kitap çıktı: Modern Öykü Kuramı, Öykücülüğümüzün Kırk Kapısı, Günümüz Öyküsü

Öykünün gelişimini, dönüşümünü, yeni yönelimlerini belirlemek amacındaki Modern Öykü Kuramı, öykü sanatının poetik alt yapısını anlama, çözümleme ve tespit etmeyi hedefliyor. Öykünün anlatım biçimi tercihlerinin yapısını, tarihsel serüvenini, anlatım imkânlarını ve karakterize oldukları özellikleri tartışıyor. Öykünün estetik, kurgusal arka planını, temel ilkelerini açıklayıp örneklemek, tarihsel serüvenine tanıklık etmeyi önceleyen bu yazılar, elbette bütün bir birikimi yansıttığı iddiasında değildir. Öncü birikimlerin öykü sanatını nasıl algıladıklarını araştırırken, büyük öykü korosunun eşsiz soloları, dönüştürücü, kurucu adları anılarak öykü sanatının artık geri gidilemez en geri hattının altı çiziliyor. Modern öykünün geçirdiği evreler, hem ürün bazında hem de poetik tartışma bazında yaşadığı zihinsel süreçler, modern öykünün öncü birikimler ile çağdaş, güncel temsilcilerinden örnekler verilerek irdeleniyor. Hem biçimsel hem de içerik anlamında, öykünün birikim ve soyağacına, sürgünlerinin vardığı yere bakılıyor.

Öykücülüğümüzün Kırk Kapısı adını verdiğim çalışmada ise öykücülüğümüzün önemli isimleri olan, kırk öykücünün öyküleri ele alınıyor. Bu çalışmanın en önemli özelliği bu yazarların tüm öyküleri, tüm öykü serüvenleri üzerine olması. Bilindiği gibi edebiyatımızda yaygın olan tutum, bütüncül olarak bir yazara bakıştan çok yazarların tek tek kitapları üzerine yapılan çalışmalardır. Dolayısıyla bu kitaptaki yazılar genel bir bakışı, bu yazarların öykülerinin toptan değerlendirilmesini içeriyor.

Günümüz Öyküsü’nde ise yönelimler, ayrışmalar, ortaklıklar bağlamında son otuz yılın öykücülüğü ele alınırken, son dönemde öykücülüğümüzde farklı renk, ton, anlayış sergilemiş, kendi öykü dünyasını kurmuş yazarlara bakılıyor. Polemik ve ucuzcu yaklaşımların dışında, dil, anlatım biçimi ve yazınsal tercihiyle öykücü kimlikleri belirginleşmiş yazarlar inceleniyor. Ama genel olarak şahıslardan çok sorunlar, yönelimler ve kuramsal yaklaşımlar öne çıkıyor, son dönem öykücülüğümüzün ana hatları belirleniyor.

Bütün bu çalışmalarda ilk tespitim ülkemizde gerçek bir “öykü eleştirisi”nin olmadığıydı. Ulaştığım kitaplar, yazılar, tam bir hayal kırıklığıydı. İçinde hiçbir keşif barındırmayan, çoğu baştan savma, acele, önyargılı ve emeksiz bu yazılar, ya yıkıcı, imha edici ya da övgüye yaslı bir özellik taşıyordu. Metni anlamaya, çözümlemeye çalışan, tek ölçünün “estetik değer” olduğu eleştiriler yok denecek kadar azdı.

Sonuç olarak bir öykü düşüncesi, poetikası yaratmaya çalışan ve öykü davası güden yazılar ortada gözükmüyor. Öykü eleştirmenlerinin öykünün kuramsal temellerine ilişkin tek bir cümleleri yok. Yaptıkları ilk iş, öykü tarihine ilişkin artık söylene söylene gına gelmiş kimi klişeleri tekrarlayıp durmak. Üstelik bu bilgilerin çoğu yanlış ve temize çekilmeye muhtaç. Oysa onların yeniden okumalara, aslına dönüp bakmaya vakitleri yok. Basmakalıp klişeleri bir kez de onlar söylüyor o kadar. Bu tutumları da insanda o yazarlarla ilgili bütüncül ve derinlikli bir okuma yapmadıkları kuşkusunu uyandırıyor. Öyle ki her biri aynı yanlışı tekrar tekrar yapıyor.

Bu yazarların ikinci fonksiyonları ise günümüz öykücülüğüne ilişkin yargıları. Bu yazılar da, dostluk ve düşmanlık, sevgi ve nefret ilişkilerine odaklı, çoğunlukla herkes için kullanılabilecek klişe yargılarla, “duygular” dile getirilmekte.

Aslında sorun da tam burada başlıyor. Eleştiri, öykü sanatının temel ölçütleriyle değil de duygularla yapıldığı için, o öykücü ile ilgili duygular değiştikçe öyküler hakkındaki yargılar da değişiyor. Eleştirmenlerin andığı, övdüğü, yerdiği isimler tümüyle eleştirmenin o anki duygu grafiğini yansıtıyor. Ve bu süreç içerisinde eleştirmenin önerdiği, beğendiği isimler sürekli değişiyor. İçi boş, kof bu eleştiri, bir anlamda mektuba dönüşüyor, ya korku salmak ya da mavi boncuk dağıtmak için kullanılıyor. Bu yazıların en klişe savunması ise “yorum.” Tümüyle analiz, araştırma ve emek ürünü yazıları “Ama yorum yok” diye eleştiriyorlar. Aslında kastettikleri, alışageldik derinliksiz, emeksiz, edebiyat dışı şahsi/duygusal/ideolojik yargılar. Oysa şahsi çıkar, hırs, öfke ile harmanlanan ideolojik sanat anlayışıyla varılacak bir yer yoktur. Yeteneksizliklerini, eksikliklerini böylece örteceklerini sanıyorlar. Kimi öykücüler ise bu duygusal/şahsi yargılar başka öykücülere yöneldiğinde eleştirmeni haklı bulurken, kendilerine yöneldiğinde tepki göstermeye başlıyorlar. Bu anlamda, çalışmalarımda, kan ve gözyaşı, kılıç şakırtıları bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar. Çünkü kitaplarda şahsi, ideolojik ve duygusal “yorumlar” yok.  Doğan Hızlan’ın deyişiyle “yok etmenin kolaycılığı değil, var etmenin zorluğu” tercih ediliyor.

İşte bu üç kitap ve on yıllık çalışma biraz da öykü eleştirisinde yaşanan eksiklik, cehalet ve şahsiliklere müdahale amacını taşıyor.

Umarım bu kitaplar, öykü eleştirisinde yaşanan şahsi, duygusal ve ideolojik tutumların açtığı yaraları sarmaya vesile olur.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : modern,öykü,kuramı,günümüz,öyküsü

KİTAP-LIK OCAK SAYISI ÇIKTI


26/12/2009 ·

EDİTÖR'DEN

RÜZGÂR GÜLÜ
Gürgenç Korkmazel, Sina Akyol, Sevgi Ünal, Süreyya Berfe, Turgut Yüksel

 ŞİİR
Valeri Bryusov - Şiirler
Nihat Ziyalan - Karpuz
Hüseyin Peker - O Yıkasın Beni
Süreyya Berfe - Yorgo Seferis’e, İskele Işıkları
Abdülkadir Budak - Organize Düşler
Tarık Günersel - Kitap Adları / Book Titles
Murathan Mungan - Melek eli hatırlama, Erken, Ulak yolu, Uzak
İzzet Göldeli - Venedik Simetrisi
küçük İskender - Postmortem Examination bir şehir bozlağı
Serdar Koçak - Sonuncu Gün
Fahri Güllüoğlu - Günöte, Dünyanın Çıkış Deliği, Soğuk Kırmızı Yıldız
Gonca Özmen - Bakraç
Hasan Güçlü Kaya - Korolar
Cihat Duman - Temyiz Dilekçesine Hazırlık 

ÖYKÜ
Semra Aktunç - Kabotaj Bayramı
İlhan Durusel - Metin Kurt: Şiiri Kurtaran Adam
Pelin Buzluk - Göz Hareketleri
Sevsen Aslantepe - Bir Kadının Seyir Defteri 

DENEME-ELEŞTİRİ-GÜNLÜK-ANI
Jules Michelet - Kıyıdan Görünen Deniz
Güven Turan - Dağlarca’nın İçindeki “Şiir Hayvanı”nın İzinde
Adnan Binyazar - Yazı Yazar Gibi Okumak
Ali Asker Barut - Yüzüm Bir Kentin Anı Defteri
İlyas Halil - Garam Aşk Değildir

SANDIKTAN
Cihat Burak’ın Son Günlükleri - 1993

BABİL KULESİ
Gültekin Emre - “Başkalarının şiirleriyle var ettim ben kendimi”
Necip Tosun - Okurla Yazar Arasında Gizli Anlaşma: Kurmaca
Zeynep Uzunbay - Gülten Akın Şiirinde Rüzgâr ve Gitmek
Tamer Gülbek - Türk Şiirinde Kentliliğin Temelleri
Alâattin Karaca - Refik Halit Karay ve Yezidîlik
Ramis Dara - Kent Sokaklarının Sesi Didem Madak’ın Şiiri

 

OKURLA YAZAR ARASINDA GİZLİ ANLAŞMA: KURMACA

 

          Sanatçı, eseriyle, eğer o dokunmasaydı, duygusal ve gerçek dünyada yaşam alanı bulamayacak bir duyguya, olaya, nesneye, değer/güzellik katarak onları yeni bir tasarımla varedip ortaya çıkarır, hayat verir. Bunun için de imgeleri, hayal gücünü, yaratıcı yeteneğini kullanır. Kuşkusuz yapıt, kolektif bir duyarlığın ürünü değildir. Sanatçının biçimlendirdiği, anlam yüklediği, keşfettiği bir şeydir. Bir başka deyişle yaratıcı gücün ürünüdür ve orijinaldir. Sanat eseri, yaratıcı estetik bir süreçten sonra varolur ama bu da deneyimden, duygudan, bilgiden ya da çok daha değişik deneyimlerden farklı “yeni bir oluş” olarak dışlaşır. Sanatsal nesne, bilinen, genel geçer dış gerçekle düz bağlarını koparmıştır ama güzellik, estetik, evrensel duygular onda yankılanır.  Bu güzellik sadece bugünü değil, dünü, yarını da kuşatır ve içinde geleceğe ilişkin bir tasarımı barındırır; her durumda yaşamımızı zenginleştirir, bir bilinç aktarır. Sadece anımsatmaz, bazen de unutturarak yeni bir dünyaya çağırır.

          Sanatçı, kurmaca yapıtında, ele aldığı izlenimleri, duyguları, durumları, gündelik hayatta gördüğümüz, bildiğimiz herhangi bir şeyden farklı bir estetik yapıya büründürürken bilimsel indirgemecilikten ve düzayak bilgiden uzak tutarak iç tutarlılıkla işleyip güzelliğe, değere ulaştırmak ister. Çünkü sanat, sadece bilgiye indirgenemez, zira kimi zaman da bilinçdışı bir süreçtir. Sezgisel bilgi, ussal bilgi iç içe geçmiş, ruhsal/teknik bir etkinliğe dönüşmüştür. Ondaki doğru, herkes için doğru olan değil, güzel olan, kendi içinde doğru olandır. Bu süreçte özgürlük, öznellik, bağımsızlık sanatsal yaratının temel şartlarındandır. Öykünme, bağlılık, güdümlülük sanatsal yaratının özüne aykırıdır. Çünkü buyrukla çalışan bir “yaratı”dan söz edilemez. Siparişle üretilen imgelem bir yaratı değildir; imgelem özerktir. Sanat, nesnenin iç ve dış gerçekliğini birlikte ortaya çıkarır, dönüştürücü ve aydınlatıcı bir işlev görür.

Kurmaca (öykü, roman) bu nedenlerle ister bire bir yaşananları, gerçekleri anlatsın, ister düşsel bir evreni yansıtsın, sonuçta, bütün bunlar yazarın disiplininden geçer ve  onun müdahaleleriyle oluşur. Yazar, izlenimleri, duyguları, durumları, kendi dünyasında estetize eder ve sanatın diline dönüştürür. Kurmaca dediğimizde gerçekliğin bizzat kendisiyle değil yazarca tasarlanmış, planlanmış yeni bir dünya ile karşı karşıya olduğumuzu biliriz. Kurgu, gerçekliğin karşısında üretilen yeni bir dünyayı kavramlaştırır ve ille de birebir gerçekliği temsil etmesi gerekmeyen bireysel bir yaratı, üretme, inşa olayıdır. Bu anlamda bir tasarı, bir plandır. Biz de okur olarak bir kurmaca yapıtı elimize aldığımızda ilk elde bize yansıttığı evrenin gerçeklikle örtüşüp örtüşmediğini sorgulamayız. Bir öykü ya da romanın bir tarih kitabı, gazete, yemek tarif kitabı olmadığını bilir, kabulleniriz. Bu nedenle, anlatılanların yaşamsal alanda gerçek olup olmadığı birincil değil daha sonraki bir sorundur. Kitap bittikten sonra bunların gerçek olup olmadığını, yaşamla bağlantısını düşünebiliriz ama bu soruların muhatabı hiçbir zaman yazar değildir. Çünkü yazar seçtiği anlatım biçimiyle (kurmaca) okura böyle bir şey vaat etmemiştir. Okur da eline bir kurmaca metni almakla yazarın sunacağı dünyayı peşinen kabullenmiştir. Bu ise kurmacanın dünyasıdır. Kurmaca bizi aldatmaz, hayal kırıklığına uğratmaz. Çünkü onun kurmaca olduğunu en baştan biliriz. Ancak gazeteler, televizyonlar daha başta gerçeği söyleyeceklerini vaat ettikleri için bizi aldatabilirler.

(Devamı Kitap-lık 134. sayıda)


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kitaplık,necip tosun,kurmaca,murat yalçın

HECE ÖYKÜ'NÜN ARALIK/OCAK (36) SAYISI ÇIKTI


15/12/2009 ·

ÖYKÜDE BİLİNÇDIŞI: RÜYALARIN DİLİ

NECİP TOSUN

 

Uyku hâlinin ürettiği olağanüstü yaratıcı bir imkân olan rüya, imgeler, görüntüler ve duygularla örülmüş bir yapı arz eder. Uyanıklığın bildik düzeninden, kurgusundan ve tutarlılığından yoksun olan rüya, dikkatsiz, usdışı, unutkan ve cüretkârdır. Bu nedenle, atlamalar, sıçramalar ve akıl almaz geçişlerle kimi zaman gerçeküstü bir çerçeve çizerken, kimi zaman da saatlerce süren diyaloglardan oluşan bir oyun izlenimi verir. Rüyalar, bütünlükten yoksun, parçalı, imajlar/görüntüler, sembolik hikâyelerden oluşan bir anlatıma yaslıdır. Orada imkânsız bir şey yoktur. Kısa bir süre içinde, bütün bir hayat yaşanır, çocukluktan ihtiyarlığa, oradan gençliğe dönülür. Zaman ve mekân sınırı aşılır, gelmiş ve geçmiş iç içe geçer. Bir görüntüde, bütün bir hayat insanın gözünün önünden geçebilir. Rüya dilinde her şey çarpılmaya, şaşkınlığa ve hayrete odaklanır. Hem gerçekle bağlantısı vardır hem de uyanık hâlin gerçeği değildir. Hep bir olağanüstülük, gerçeküstülük vardır. İnsan inanılmaz şeyler yaşar, görür, ama inanır. Haz alır, korkar ama yine izler. Arzular, hayal kırıklıkları ve  fantastik durumlar rüyada bir araya toplanır.

Gerçek; rüyada, uyanıkken görüldüğü, tanımlandığı şekliyle dışlaşmaz; bir başka şekle, dekora bürünmüş, değişmiştir. Çoğunlukla temsil gücünü kaybetmiştir ama önemsiz de olsa gerçeklikle bağlantısını sürdürmektedir. Rüyada tüm olup bitenler, bilinç dışının bize oynadığı bir oyuna, bir karnavala dönüşmüştür. İnsanın görürken/yaşarken gerçek olarak algıladığı, uyandıktan sonra düşmüş diyerek küçümsediği rüya, aslında görülürken, insanda, kimi zaman uyanık yaşanmışlıklardan daha gerçekçi bir etki bırakır. Ne var ki yapılan pek çok araştırmayla, rüyaların, rastgele, anlamsız ve başı boş olmadıkları, ister açıklanabilsin ister açıklanamasın bir anlam ve temsil gücüne sahip oldukları tespit edilmiştir. Rüyanın bir yanılsama olup olmadığı, gerçekliği temsil edip etmediği ise yüzyıllardır tartışılmaktadır. Yapılan araştırmalar rüya yaşamımızdaki olaylar, görüntüler karşısında hissettiğimiz zevk, korku ve acının şiddetinin aynı olayı uyanık yaşamımızda gördüklerimizle bire bir olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle rüyanın ortaya koyduğu gerçekliği tümüyle görmezlikten gelmek anlamsızdır. Ne var ki rüyanın yapısı, işleyişi uyanık hâlin gerçekliğine uymaz.

Teoloji, antropoloji, psikoloji, nöroloji disiplinlerinin uzmanları, bilginleri, araştırmacıları tarihsel süreç içerisinde rüyayı anlamaya, anlatmaya, işlevlerini açıklamaya çalışmışlar, araştırmalar her dönemde belli bir mesafe almasına karşın gizemi tam anlamıyla çözülememiştir. İnsanlar genel olarak rüyadan, geçmişe ilişkin bir yorum, geleceğe ilişkin yol gösterici bir işaret beklentisi içinde olmuşlardır. Böylece mevcut maddi bilgi donanımlarıyla ulaşamayacakları bilgilere, bir başka alemin imkânlarını kullanarak ulaşmayı amaçlamışlardır. Bilincin sınırlarını aştığı ve “oraya” müdahale olanağı olmadığı için hakikatle daha sıkı bir ilişkisinin varlığı kabul edilmiştir. Bu anlamda rüya, iki farklı dünya arasında geçiş olarak değerlendirilmiştir.

Ne var ki rüya dili, gündelik dile denk düşmediği için rüyanın sürekli yoruma, şifresinin çözülmesine ihtiyaç duyulmuştur. İşte burada önce “kayıt”, sonra da “yorum” sorunu ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz rüya (uyku halinin dili/görüntüsü), eksiksiz olarak, uyanık hâlin/bilinçli hâlin diline nasıl aktarılacaktır? Bir başka deyişle rüyalar nasıl “kaydedilecektir.” Sabah uyandığımızda belleğin aktardıkları gerçekten de bütün doğruluğuyla gördüğümüz rüyayı tam olarak yansıtmakta mıdır? Bir başka deyişle, rüyaların “tıpkı kayıt”ları olanaklı mıdır? Bu ve benzeri rüya aktarımında pek çok sorun yaşanır. Sansürleme, eksiltme, hatırlayamama bir yana, oluş anında değil, her şey, sonradan, uyandıktan sonra anlatıldığı için, olaylar yaşanırkenki ruh hâlleri, yaşanan duygu değişimleri, çarpılmalar, irkilmeler gündelik dile, uyanık hâlin diline hakkıyla aktarılamaz. Buradan (uyanıkken) rüya hâline (uyku hali) bakıldığından bellek insanı sürekli yanıltır, atlar, tam anımsayamaz. Ayrıca önemli olan ile önemsiz olanı bugünün, uyanık hâlin bakışıyla yorumlar. Rüya gerçeğinden değil, bu günün somut gerçeğinden geçmişe bakılır. Bu anlamda bellek de kendi formatından (uyanık hâlin gerçeği) bu olayı süzer. Dolayısıyla rüya anlatıları, şöyle ya da böyle bir yoruma dönüşür ve orijini tam olarak yansıtamaz. Çünkü anlatılanlar, rüyanın “kendisi” değil, rüyanın hikâyesidir, yorumudur, versiyonudur. Bellek belki de onu inandırıcı kılmaya çalışmaktadır.

İkinci sorun ise “yorum”dur. Rüyalar, semboller ve imajlarla örüldüğü için yoruma muhtaçtırlar. Bir başka deyişle gerçek simgeseldir ve üstü örtülmüştür. Dili günümüz gerçekliğinin dili değildir. Bu nedenle de tek bir anlamları yoktur. Tarihsel süreç içerisinde rüya yorumları uçsuz bucaksız bir alanı kaplar. Pek çok kültürde rüyalar, bilgi kaynaklarıdır. Dönüştürücü, yol gösterici bir işleve sahiptirler. Mekân ve zaman aşılarak gönderilmiş, içinde gündelik hayata/gerçekliğe ilişkin iletiler taşıdığına inanılır. Rüyada gösterilenler, gerçekleşen olaylar, bir anlamda gelecekte olacak olanlara işaret ederler. Önemli olan o gizleri, işaretleri çözebilmektir. Ama her durumda, rüyanın neye işaret ettiği merak edilir. Bu da ancak “yorum”la olanaklıdır. Rüyada bazen pek çok anlamsız semboller bir görüntü eşliğinde bizi şaşkına çevirir. Bütün bunlar nasıl bir araya gelmiştir ve ne ifade etmektedir? İşte bu imge/görüntü parçacıklarını birleştirip bir anlam üretme girişimi, rüya yorumları meselesini ortaya çıkarmaktadır. Rüya tartışmaları da tam burada yoğunlaşır.

Hayatı, uyku ve uyanıklık olarak birbirinden ayıran toplumlarla bunu bir bütün olarak algılayan toplumlarda rüya farklı algılanmıştır. Budist inançta, Hıristiyanlık’ta, Mezopotamya uygarlığında, İslam’da rüya farklı anlayışla değerlendirilmiştir. Özellikle İslami anlayışta rüyalar, şeytani ve ilahi rüyalar olarak ayrıştırılmış, geleceğe ilişkin yol gösterici bir işaret olarak değerlendirilmiştir. İslam uygarlığı rüya ve uyanık yaşamı birbirinden ayırmaz. Bütün tasavvuf metinleri, Binbir Gece Masalları ve diğer Şark/İslam kaynakları rüyayla iç içedir. Kur’an ve hadislerde rüyaya sayısız gönderme vardır. Yusuf suresi, tümüyle rüya merkezlidir. “Düşler ki unsur unsur geçmişle yorumlanır, ama bütünüyle geleceğe işarettir. Sentez, gelecek zamana aittir. Kompozisyon, gelecekten yansıyan bir gerçeğin görüntüsüdür,” diyen Sezai Karakoç, Yusuf suresini yorumlarken; “Düş içinde düş, düş içinde düş vardır bu sûrede. Ama, bütün sonraki düşler, ilk düşün saçılan tohumlarından ve set set düş dünyasına yükselen düşsü bir hayat öyküsünden kutluluklarını devşiriyorlar. Hayat, düşü kutsuyor. Düş, hayatı kutsuyor,” sözleriyle İslam’ın da rüyaya bakışını özetler.[1] Bu anlamda rüya, şark insanın hayatında geniş bir yer tutar.

 

Rüya, uykunun bozucusu değil koruyucusudur

 ve bir arzunun gerçekleşmesini sağlar.

Sigmund Freud

Son yüzyılın rüya tartışmaları Sigmund Freud ile Carl Jung’ın görüşleri etrafında şekillenmiştir. Freud’un özellikle “bilinçdışı”na getirdiği yorumlar bu alanda çığır açmıştır. Bilinçdışı, Freud’dan önce de biliniyordu kuşkusuz ama  Freud, bilinçdışı ile bilinç arasındaki ilişkileri irdeleyip bilinçdışının işleyişini ortaya koyarak fonksiyonlarını örneklemiştir. Freud bu çalışmalarından kişinin bilinçli iradesinden bağımsız bir işleyişi olan bilinçdışı ile bilinçli kısmının farklılığını ortaya koymuştur. Ona göre, pek çok ruhsal işleyişi izah edebilmek için “bilinçdışının” hesaba katılması gerekir. Bilinçdışında ise bastırılmış duygular, anılar, çağrışımlar bulunmaktadır. Freud’un tespitlerine göre rüyalar yanında, dil sürçmeleri, şakalar, yanlış okumalar gibi kimi etkinlikler de bilinçdışına giden yollardır. Ancak bilinçdışına giden en emin yol rüyalar olduğu için onun üzerinde yoğunlaşır. Rüya; önbilinç, bilinçdışı ve bilinç arasındaki ilişkiden doğar. Diğer bütün düşünce yapıları gibi, rüya başlatıcısı da (bilinçdışı), önbilinç sistemine, oradan da bilince ulaşma çabası içinde olur. Önbilinç, bilinçdışı ile bilinç arasında filtre işlevi görür. Bilinçdışı, önbilinç vasıtasıyla bilince ulaşır ve bu süreçte  kimi değişikliklere tabii tutulur. Bunun dışında bilince ulaşma imkânı yoktur. Bilinçdışının talepleri gündüz önbilinç tarafından sansüre uğrar ama uyuma isteği ile birlikte gece bu sansür biter ve arzular bilince iletilir. (Freud bilinçdışı ve bilinç kavramlarının karışıklığa yol açtığını düşünerek, bunları daha da geliştirerek ego, id ve süperego kavramlarına dönüştürmüştür.) 

Sigmund Freud’un Rüyaların Yorumu bu alanın temel kitaplarından biridir.[2] Freud’un rüyayla ilgili görüşlerini şöyle “özetlemek” mümkündür: Freud’a göre rüyalar, gündelik hayatta, izah etmekten çekindiğimiz için bilinçdışına attığımız, kınanmaktan korktuğumuz için baskıladığımız dileklerin/duyguların dışa vurumudur ve çoğu çocukluk deneyimleriyle ilgilidir. Rüya içeriğini oluşturan malzemenin tamamı şu veya bu şekilde yaşamdan türetilmiştir ya da rüyada hatırlanmıştır. Rüya, önceki günlerin izlenimleridir. Rüyada, uyanık yaşamdaki gibi en önemli olanlar değil, tersine en önemsiz olanlar hatırlanmaya değer görülür. Özellikle çocukluk malzemelerinin büyük çoğunluğu, bilinçli belleğimizde bulunan boşluklarda gizlenir. İşte rüyalar çocukluğumuzun en eski izlerine erişebilmektedir. Uyanık halimizde kavramlarla düşünürken, rüyalarda ağırlıklı olarak görsel imajlarla düşünürüz. Rüya bu imajlardan bir ortam inşa eder; bu imajlar fiilen olan bir olayı temsil eder; bir fikri dramatize eder, sahneler. Freud’a göre bu yüzden rüyalarda  düşünmek yerine yaşarız. Carl Jung ise genel anlamda Freud’un rüya yorumlarına katılmakla birlikte başta onun her şeyi cinselliğe bağlayan görüşleri de olmak üzere kimi görüşlerini eleştirir. Jung’a göre, düşlerin cinsel dilini her zaman somut bir anlama bağlamak yanlıştır. Jung annelik dürtüsünün cinsellik olarak algılanmasına karşı çıkar. Jung’a göre, düş, bilinçli düşünceye ters düşer, yaşam olaylarının mantıksal bir uzantısı değildir.

 

Rüyalarda muhteşem bir şiir, ustaca bir alegori,

eşsiz bir mizah ve ender bulunur bir ironi yatar.

F. W. Hildebrandt

Rüyanın pek çok edebiyatçı, ressam, müzisyen için yaratıcı bir imkân/potansiyel olduğu bilinir. Rüyadan gelen, rüyada yazılmış, rüyada çizilmiş, rüya resimler, rüya şiirler, rüya besteler vardır. Sanatçılar sadece somut gerçeklikle yetinmeyip, eşyada görünmeyeni görme, akıl ve mantığı aşıp düşsel keşiflerle gerçeğin binbir yüzünü ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Çünkü sanat sadece somut gerçekliği taklit etme değil, yeni bir gerçeklik yaratma eylemidir. Bu anlamda düşler, doğaüstü olaylar, sanatçılar için her zaman esin kaynağı olmuştur. Rüya, sadece bir estetik yaratı kaynağı değil, bizzat estetik form olarak da değerlendirilmiştir. Kaynaklarının belirsizliği, müphem ve gizeme açık biçemi, ele avuca gelmez uçsuz bucaksız hareket kabiliyeti, bir hikâye anlatan/gösteren yapısı ile kimi zaman rüyanın bizzat kendisi bir sanat formu olarak kullanılmıştır.

Yaratıcı düşünce ile rüya arasında bağlantı kuranların temel argümanları rüyanın yaratılışıyla sanatının yaratılışı arasındaki benzerlik olmuştur. Özgürleşme, mantığın baskısının azalması, tıpkı yaratıcı düşüncede olduğu gibi rüyanın denetimsiz özgür oluşumunda da gerçekleşir. Denetimsiz, baskısız düşünceler tıpkı yaratıcı sanatta olduğu gibi rüyada da gerçekleşir. Rüya ile gündüz düşleri ayrımında ise, uyanıkken görülen düşlerle sanatsal yaratı arasındaki ilişkinin daha güçlü olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Öyle ki gece rüyalarının edebi yaratıcı çalışmalara, gündüz düşlerinin ise bilimsel ve akademik çalışmalara uygun bir ortam yarattığı ifade edilmiştir. Diğer yandan nevrozla, yaratıcı sanatçı düşünce arasındaki ilişkinin güçlü olduğu düşünülür. Rüyalarla delilik arasında kurulan benzerliğin geçmişi ise oldukça eskidir. Bu nedenle “delilik uyanıkken görülen rüya” yargısı yaygınlık kazanmıştır. Depresyon, akıl hastalıkları, nevroz gibi normal dışı hallerin sanatsal yaratıcılıktaki uyarıcı ve inşa gücünü artık kimse inkar etmiyor. Gerçeklikten kopuk, bir başka ruh halinin dilini, anlayış ve kavrayışını sergileyen bu normal dışı hallerin ürettiği metinlerle büyük yapıtların dili arasında bir aynilik tespiti yapılıyor.

Ama pek çok sanatçı uyku halinin diline, formatına (rüya) ulaşmak ister. Bu da hayal gücü değil, denetimsiz bilinç oyunlarıdır. Rüyada, rüya gören seyircidir. Olup bitenin peşinden gider. Pek çok sanatsal yaratı da denetimsiz bir ruh boşalımıdır. Çağrışım ve ilhama bağlıdır ve eser yazdırılır ya da yaptırılır. Rüyanın imgeleri kişiseldir ama sanatsal yaratıya dönüştüğünde toplumsallaşır. Rüya imgeleri görüntüseldir ancak duygulara ve sözcüklere dökülerek ifade edilebilir. Rüya da sanatsal yaratı gibi özgür yaratı süreci izler. Dış dünyanın gerçeklerine, baskılarına kapalıdır ve içsel bir derinlikle kendi gerçekliğini oluşturur. İkisi de aklın denetiminin dışına çıkmıştır. İkisi de gündelik hayatın dilini kullanmaz. Çoğunlukla imge, simge diline yaslanırlar. Rüya, görenin bir yansımasıdır, sanat da üretenin bir yansımasıdır. Sonuçta rüya gerçek olmadığı halde, rüya görende bir gerçek etkisi yaratabilmektedir. Aynı şekilde sanat eserinin de amacı budur: gerçeğin bire bir temsili olmadığı hatta çoğu kez bir hayal ürünü olduğu halde okurda bir gerçeklik etkisine talip olur. Rüyada da özgürce yaratılan bir imge, özgürce akış vardır.

Freud “rüya özneldir” demekle birlikte, herkesin görebileceği tipik rüyaların (bir yakının ölümü, teşhir, utanma, havada uçma, düşme, sınav vbg.) varlığını da kabul eder. Freud, işte herkesin görebileceği bu tipik rüyaların, yaratıcı yazının kaynakları arasında olduğunu düşünür. Freud yaratıcı yazarlar tarafından uydurulan yapay rüyaların çoğunlukla “sembolik bir yorum” için tasarlandığını düşünür: “Bunlar, yazarın düşüncelerini, rüyaların bilinen özellikleriyle uygunluk gösterdiği düşünülen bir kılıf içinde gösterir.” (Freud, A.g.e., s. 163) Freud okuduğu bir kısa öyküyle ilgili şöyle bir anekdot aktarır: “Rastlantı eseri, Wilhelm Jensen tarafından yazılan Gravida adlı kısa bir öyküde, mükemmel bir doğrulukla tasarlanan ve sanki uydurulmuş değil de gerçek insanların gördüğü gerçek rüyalarmış gibi yorumlanabilecek olan bir dizi yapay rüya bulmuştum. Bu konuyu sorduğum yazar, benim rüya teorim konusunda hiçbir bilgisi olmadığını söyledi. Araştırmalarımla bu yazarın yarattığı şeyler arasındaki uyuşmanın, rüya analizimin doğruluğunu destekleyen bir kanıt olduğu sonucuna vardım.” (Freud, A.g.e., s. 163)

Hildebrandt rüyaların sanat düzeyine ulaşan zenginliğini şöyle izah eder: “Uyanık yaşamımızda sahip olduğumuzu hiçbir zaman iddia edemeyeceğimiz duygusal bir derinlik ve yakınlığın, bir görüş netliğinin, bir gözlem inceliğinin, bir nükte parıltısının ortaya çıktığını hemen hepimiz kendi yaşantılarımızdan doğrulayabiliriz. Rüyalarda muhteşem bir şiir, ustaca bir alegori, eşsiz bir mizah ve ender bulunur bir ironi yatar. Rüya, dünyaya tuhaf bir idealizmin ışığı altında bakar ve çoğu kez gördüğü şeylerin temel doğasına ilişkin daha derin bir kavrayışla bunların etkisini artırır. Dünyanın güzelliklerini gerçek göksel bir ihtişamla gözlerimizin önüne serer ve onuru en büyük yücelikle giydirir, gündelik korkularımızı en dehşet verici kılıklarda gösterir, eğlencemizi dokunaklı nüktelere dönüştürür.” (Freud, A.g.e., s. 124) Bir rüya kitabı da yazan Marguerite Yourcenar, rüya ve şiir arasında benzerlik kurar: “Benim görüşüm, rüya gören kişinin yaşadığı deneyimin şairin deneyimiyle benzerlikler taşıdığıdır; rüya unsurlarının işlenmemiş halini, sonsuz sayıda çoğaltılabilecek simgesel çağrışımlarıyla bir sözlüğün sütunlarında sıralanan bayağı ya da ulvi kafiyelere benzetebiliriz. Şair kelimeleri nasıl bir araya getiriyorsa, uyuyan kişi de imgeleri bir araya getirir; kendine kendinden bahsetmek  için bu imgeleri iyi ya da kötü kullanır.”[3]

 

Rüyaların içeriğini eksiksiz şekilde kaydetmeyi

başardığımızda büyük sır çözülecektir.

 André Breton

Düz mantığın, akılcılığın baş tacı edildiği, çiğ gerçekliğin sürekli yüceltilip gündelik gerçeklerden ayrı düşen yazarların ise “asker kaçağı” ilan edildiği dönemde, kimi yazarlar, artık insanlığın ihmal etmeye başladığı “öteki yaşamımıza”, düşler alemine açılarak kimi gerçeklerin asıl burada yakalanabileceğini ileri sürerler. Kuşkusuz bu tavır, ussalcıların her şeyi matematiksel ifade tarzlarına da bir itiraz anlamı taşıyordu. Bunların başında Gerçeküstücüler gelir. Gerçeküstücüler, hayal gücünü yeniden keşfedip, özellikle rüyayı sanatsal esin kaynağı yapmayı arzulamışlardır. Gerçeküstücülere göre, sanatçılar, pozitivizmden, kuru akılcılıktan kendilerini kurtarıp, bilinçaltını, hayal gücünü devreye sokmalı, yaratıcı süreç tümüyle çağrışımın, düşün emrine verilmeliydi. Akılcı olmayan, tamamen tesadüflere dayalı, bilinçaltı oyunlarından, rüyalardan, sanrılardan, mitlerden, sihirden, olağanüstü olaylardan yola çıkılarak yepyeni bir sanatsal alan inşa edilebilir, etrafımızda sürekli gördüğümüz nesnelere gizem kazandırılabilirdi. Sigmund Freud ise en büyük yol göstericileriydi. Böylece Freud’un bilimsel bulguları sanatın diline evrilecekti.

Gerçeküstücülük, tıpkı rüya gibi, bilinçlilik hâli ve iradilik reddedilerek, iç akışa, çağrışıma uyularak, tüm ahlaksal ve geleneksel dogmalardan sıyrılarak ve kendiliğinden oluşa bağlı kalınarak (otomatizm)  oluşturulan bir sanatsal süreçtir.

Gerçeküstü akım André Breton tarafından şöyle tanımlanmıştı; “Sürrealizm, daha önce ihmal edilmiş bir takım çağrışım biçimlerinin fevkalade gerçekliğine, rüyaların mutlak kudretine, tarafsız düşünce oyunlarına yönelik inancı esas alır. Diğer tüm psişik mekanizmaları ilk ve son olarak yıkma ve hayatın temel sorunlarını çözümlemek adına bunların yerine kendisini koyma eğilimindedir.”[4] Gerçeküstücüler, daimi olarak gazetelerden beslenen ve gücünü onlardan alan hem bilimi hem de sanatı aptallaştıran “gerçekçi” bakış açısını reddederler. Ham gerçeğin yerine, bilinçaltı, hayal gücü, rüya ve sanrıları önemserler.

Freud’un rüyalar üzerine yoğunlaşmasını takdirle karşılayan Breton, ruhsal faaliyetlerin ihmal edilmesini anlayamaz. Oysa ruhsal faaliyetlerin önemli bir kısmını rüya oluşturmaktadır: “Katıksız rüya halinin, diğer deyişle uykudaki rüyalar dikkate alındığında rüyada geçen anların toplamı gerçeklik anlarından ya da daha kesin şekilde sınırlandırmak gerekirse, uyanık anlardan daha az önemli değildir.” Ona göre rüyanın görmezlikten gelinmesi yanlıştır: “Sıradan bir gözlemcinin rüyalarda meydana gelenlerle kıyaslandığında, uyanık durumdaki olaylara çok daha fazla itimat etme ve çok daha fazla önem atfetme biçimi beni daima hayrete düşürmüştür,” der. (Breton, A.g.y., s. 21) Rüyaların sürekli olduklarına dair kanıtlar sunduklarını ve örgütlenme belirtileri gösterdiklerini düşünen Breton’a göre, rüyaların gerçeğiyle karşılaşamamamızı, belleğin bizi her zaman yanıltmasına bağlar. Breton, “rüyaların içeriğini eksiksiz şekilde kaydetmeyi başardığımızda” büyük sırrın çözüleceğini ileri sürer: “Rüya ve gerçeklik olmak üzere, ilk bakışta çok çelişkili gibi görünen bu iki halin gelecekte, tabiri caizse bir tür mutlak gerçeklik olarak sürreellikte bütünleşeceğine inanıyorum. İşte ben bu sürreellik arayışının peşinden gidiyorum.” (Breton, A.g.y., s. 24)

Rüyayı sanatlarının merkezine oturtan Gerçeküstücüler, bunun ürün anlamında da  çok sayıda örneğini verirler. Rüyaların doğasına (görüntüler, sembollerle) yakın bir anlatım imkânı olduğundan özellikle görselliğe yaslanan resim (Salvador Dali) ve sinema (Luis Bunuel) alanında örnekler verirler. Tümüyle çağrışımdan, kendiliğinden oluştan (otomatizm) beslenen bu ürünlerde psikanalitik teorinin izleri görülür. En çok tartışılan kavram ise “rüya resim” olur. Max Ernst bir gerçeküstü uygulama olarak “rüya resim” kavramını ortaya atar. “Otomatik yazma” ise diğer teklifleridir. Breton ve diğer Gerçeküstücüler, Freud’a yol gösterici olarak bakmalarına karşın, Freud onların işbirliği tekliflerini reddeder: “Freud da Gerçeküstücülük hakkında kuşkucuydu. 1937’de Breton’un rüyalarla ilgili bir antoloji hazırlamak için işbirliği talebini Freud reddetti; ona göre, hastanın  çağrışımları olmaksızın bir rüyanın dümdüz anlatımı anlamsız bir iş olurdu. Gerçeküstücülerin şiirsel ilgileri psikanalizin gerçekçi ilgilerinin çok uzağındaydı.”[5] Ayrıca Freud’un, Dali’ye de tepki gösterdiği biliniyor. Gerçeküstü örnekler özellikle iç tutarlıktan yoksun oldukları, aşırı sembol yükü taşıdıkları, anlamsızlıkları ve rüya diline uzaklıkları gerekçe gösterilerek eleştirilir.

Adorno da, Gerçeküstücülerin, rüya yaklaşımlarını gerçekçi bulmaz. Öncelikle, rüya formatıyla, Gerçeküstü örnekler arasında hiçbir ilişki yoktur. Diğer yandan, serbest çağrışım yöntemleri de Freud öğretisiyle örtüşmemektedir. Psikanalitik çağrışımların kendiliğindeliği farklıdır ve istençsiz irade bir çabayla ortaya çıkarken, Gerçeküstücülerin yöntemleri bilinçdışı değildir. Öğretiyi birkaç kanala indirgediği için Fereud Dali’ye tepki göstermiştir. Ama Adorno asıl Gerçeküstücülerin, rüya yaklaşımlarına karşı çıkmıştır: “Böyle rüya görülmez, hiç kimse böyle rüya görmez. Gerçeküstü kurgular sadece benziyordur rüyalara, ama işte o kadar. Alışılmış mantığı ve ampirik varoluşun oyun kurallarını geçersiz kılarlar, ama bunu yaparken bağlamından koparılmış tekil nesnelere saygılı kalırlar ve onların bütün içeriğini, özellikle insani içeriklerini nesnenin biçimine yaklaştırırlar. Bazı şeyler kırılıp parçalanır, yeniden gruplandırılır, ama çözüp yok etme söz konusu değildir. Şüphesiz rüya da böyledir bu, ama orada nesneler dünyası çok daha fazla kılık değiştirmiş haldedir ve sanatın kendi temellerini sarstığı Gerçeküstücülükteki kadar gerçek olarak sunulamaz. Gerçeküstücülükteki rüyalara göre çok daha açık ve ketlenmiş olarak iş gören özne kendini yok etmeye yönlendirir enerjisini; oysa rüyada hiç enerji gerektirmeyen bir şeydir bu. Ama bu yüzden de Gerçeküstücülükte her şey deyim yerindeyse, rüyadakinden çok daha nesnelleşmiştir. Rüyada baştan itibaren ortada bulunmayan özne, olup bitenlere perde arkasından nüfuz edip rengini belirler.”[6]

Rüya-sanat ilişkisi kuşkusuz en yoğun şekilde Gerçeküstü akım tarafından geliştirilmiş olmakla birlikte tarihsel süreç içerisinde, rüya, pek çok sanatçı, yazar, şair tarafından hep verimli bir sanatsal imkân olarak görülmüştür. Coleridge, Novalis, Gérard de Nerval, Hoffmann, Edgar Allan Poe, Gabriel Garcia Marquez, Paul Valéry, Charles Baudelaire, Franz Kafka,  Jorge Luis Borges, Graham Grene rüya ve sanat arasında bağlantı kurmuşlardır. Coleridge, neredeyse bütün bir edebiyatını rüyalara yaslarken, kimi şiirlerinin rüyada verildiğini, onun yaptığı şeyin ise sadece sabah kaleme almak olduğunu belirtmiştir. Novalis de bir rüya teorisi oluşturan yazarlardandır: “Novalis, uyku sırasında algılanan, dünyevi olmayan, uçucu zuhurların yarattığı esrimeye çok düşkündür: ‘Düşler bize, ruhumuzun bir nesneye nasıl kolayca giriverdiğini, o nesneye dönüştüğünü tuhaf bir şekilde ifşa eder.’ Düşler der, bazı radikal belirsizlik ve değişim anları sunarak okuyucunun eminliğini zayıflatır. Yazarların ve ressamların görevi, ‘düşlere benzeyen, mantıksal bir şekilde düzenlenmiş değil de, düşlerdekine benzer çağrışımlara dayalı masallar’ yaratmaktır.”[7] Charles Baudelaire’e göre, “hakiki gerçek düşlerde bulunur.” Poe, Eureka’yı, “bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara” adıyorum derken, Franz Kafka’ya göre, “Düş, gerçeğin örtüsünü kaldırır” ve “Asıl gerçek, oldum olası gerçekdışıdır.” Franz Kafka, öykülerinde düşsel, simgesel, alegorik bir anlatı biçimini tercih eder. Mitlerden beslenir, düşlerden, felsefi söylencelerden… Rüya anlatıları da önemli kaynaklarından biri olmuştur. En ilginç öykülerinden biri olan Dönüşüm, bir rüyayı değil, rüya sonrası hamam böceğine dönüşen ticaret evinin gezici memurunu anlatır: “Gregor Samsa, bir sabah korkulu bir rüyadan uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamam böceği olarak buldu. Arka üstü yatmıştı. Sırtı demir bir levha gibi kaskatıydı. Başını şöyle bir kaldırınca karnını gördü: Aman o ne kocaman kümbetti o.”

Postsanatla birlikte sanatın sonuna gelindiğini iddia eden Donalt Kuspit’e göre, bunun en temel nedenlerinden biri, bilinçdışının dolayısıyla “rüya”nın gözden düşüşüdür. Böylece sanat ilhamını kaybetmiş, iç gerçeklik anlamını yitirmiş ve yaratıcı sanat ağır bir darbe almıştır: “Modern sanat, hiç kuşkusuz, Romantizm döneminde bilinçdışının farkına varılmasıyla, yani insanların içlerine yönelmeleri sonucunda bilinçdışının keşfedilmesiyle başlar.”[8] Önemli bir çıkış da gerçeküstücülüktür: “Sürrealizmle birlikte bilinçdışının açıkça tek ilham kaynağı olarak görülmeye başlamasıyla, bilinçdışı kavrayış ile bilinçli algı arasındaki ayrım yaratıcı bir biçimde ortadan kalkmıştır. Rüyanın içinde her ikisinden de unsurlar vardı, bu nedenle rüya, imge ve düşünceleri görünüşte rastlantısal bir biçimde birbirleriyle bağdaştırdığından, Freud’un ifadesiyle, bilinçdışına giden en meşru yoldu. (…) Sürrealizmle birlikte rüya sanat eserinin modeli haline geldi. (…) Görünüşte belirli bir biçimden yoksun olan bilinçdışı, sanatın içeriği ve biçimi haline geldi. Estetik deneyim meselenin dışında bırakılmıştı çünkü içerikle biçim rüyalarda birbirinden ayrılamazdı.” (Kuspit, A.g.e., s. 116) Ancak Kuspit’e göre, günümüzde iç gerçekçilik de, rüya da önemini kaybetmiştir. Artık bilinçdışı içerikten yoksun olan kavramsal sanatla birlikte, rüyaların bilgeliği yerini, göstergelerinkine bırakmıştır.

 

Öykü kısa bir rüyadır, ufak bir sanrıdır.

Jorge Luis Borges

Rüya, resmin, hareketin, sesin ve ışığın gücüne, imkânlarına, edebiyat ise kelimelerin gücüne ve çağrışımlarına dayanır. Ve elbette görüntünün diliyle, metnin dili farklıdır. Rüya anlatımı, biraz da görüntünün dilini sözcüklerin diline çevirmek gibidir. Çünkü seslerin, görüntülerin, duyguların sözcüklerle ifade edilmeleri gerekir. Bu anlamda rüya dilini kullanmak isteyen öykücüler, alegoriye (görüntüsel olduğu için) başvururlar. Rüya anlatım betimlemeye ve görüntüye yaslandığı için kamera-göz, rüya dili için en uygun anlatım biçimidir. Rüyanın aktarılması için de arka arkaya görüntüler çizilecek, fotoğraflar verilecek,  sembolik bir anlatım kullanılacaktır.

Öykücüler, rüya tekniğinden yararlanıp, öyküyü bir rüya formatına dönüştürürken, fantastik, akıldışı ve simgesel anlatıma başvururlar. Rüya bazen sadece bir duygu yaratmak, okurları bir masal, rüya atmosferine sokmak için de kullanılır. Pek çok benzetmede de rüya çağrışımına başvurulur.

Öykü tarihine baktığımızda hastalıklı hâllerin anlatımına, rüyaların geniş olanaklar sunduğunu görürüz. Düş ile gerçek arasında gidip gelen kahramanlar, bu iki dünya arasındaki ayrımı net bir şekilde yapamadıkları için hastalıklı hâllere sürüklenirler. Bunun en iyi örneği Gérard de Nerval’in “Rüya ve Yaşam (Aurélia)” adlı öyküsüdür. Tümüyle rüya anlatıma yaslı bu öykünün gerçeküstücülere ilham verdiği bilinir. Öyküde, hastalıklı, platonik bir aşkın sürüklediği psikolojik açmazlar, rüya formatının güzelliğiyle benzersiz bir uyumla anlatılır. Nerval, rüya tekniğinden yararlanıp, öyküyü bir rüya formatına dönüştürürken, fantastik, akıldışı ve simgesel anlatıma yaslayarak gerilimli ruh hâlini etkili bir şekilde ortaya serer. Sembolik görüntüler, ruhsal karmaşa, imgeler ve gizem… Anlatıcı, “Rüya ikinci yaşamdır,” diye girer öyküye: “Zihnimin gizemlerinde geçmiş uzun bir sayrılığın izlenimlerini aktarmaya çalışacağım. Bilmem niçin sayrılık sözcüğünü kullandım, aslında hayalleri, rüyaları yaşadığım o anlar kendimi en iyi duyumsadığım anlardı. Bazen gücümün ve etkinliğimin bir kat daha arttığına inanırdım, her şeyi biliyor, anlıyormuşum gibi gelirdi bana; sonsuz zevkler, sonsuz mutluluklar taşırdı düşler. Akıl denen şeyin üstü örtüldüğünde, onları yitirdik diye hayıflanmak gerekir mi?...”[9]

Bilinçdışı yaşama insanlar hastalık, akıl bozukluğu derken, anlatıcı için bütün bunlar mantıksal olaylar dizisidir. Öykü boyunca bilinçdışı yaşama zaman zaman rüya eşlik eder. Anlatıcın gördüğü rüyalar onun gelecekteki yaşamına yol göstermektedir. Uyku ile uyanıklık arası görülen düşler ve gece rüyalarıyla öykü kurgulanır. Rüya önemlidir, zira, yüz eylem yılı bir dakikalık rüyaya sığmaktadır. Anlatıcı, en bunalımlı anında “rüyaya yatıp” aşk imgesini yakalamak ister. Ama sonunda rüyalar da ona tüm kapılarını kapatır, iki dünya arasında gidip gelen anlatıcı çıldırmanın eşiğine gelir. Anlar ki korkulu bir gizeme sızmak istediği için lanetlenmiştir. Öyküde, atlamalar, sıçramalar ve akıl almaz geçişlerle gerçeküstü bir çerçeve çizilirken, soyutlama ve simgesel anlatım tümüyle rüya tekniğinden/formatından beslenir. Bu öykünün etkisi günümüze kadar sürecek, pek çok öykücü için yol açıcı bir işlev görecektir.

Tümüyle masallardan, efsanelerden, mitlerden beslenen Borges’in öykülerinde rüya düşüncesi geniş yer tutar. Pek çok öyküsü rüya dilinin fantastikle bütünleşen atmosferinde yer alır. Borges’e göre,  hayattaki uyku ve uykusuzluk, gerçek ve düş birbirinden ayrıştırılamaz. Pek çok öykü kişisi için, rüya bir yol gösterici, bir rehberdir: “yazın güdümlü bir düşten başka bir şey değildir.” Gerçeğin kavranması yüzeyden mümkün değildir. Bu yüzden gerçek dünya ile fantastik dünyanın ayırt edilemeyeceği görüşündedir. Hem gerçek hem düşsel karakterleri aynı öyküde karşı karşıya getirir.

Borges, kimi metinlerinde neredeyse olduğu gibi rüyalarını yazdığını belirtir. Sadece inandırıcı hâle getirmek için birkaç ayrıntıyı değiştirmiştir. Kabusu yazmanın zor olduğunu, çünkü onun gücünün kelimelerden değil, görüntülerden kaynaklandığını söyler. Aslolan duygulara karşılık gelecek doğru görüntüleri bulabilmektir. Rüyalardaki görüntüleri yazarken bu hissi yakalayabilmek önemlidir. Poe bunları başarıyla gerçekleştirir. Bu nedenle Borges’e göre yazmadan önce rüyaları çözümlemek gerekir. Çünkü hikâye güçlerini görüntüden değil kelimelerden almalıdır. “Sanırım Poe bana muhayyilemi kullanmayı öğretti. O bana günlük hayatın içine sıkışıp kalmamanın mümkün olabileceğini, günlük hayata sıkışmanın yetersizlik, tekdüzelik olduğunu öğretti.”[10]

“Öteki” öyküsünde, iki kişi (iki Borges), öteki beni konuşurken, “düş”ler hep merkezdedir. Öteki Borges, anlatıcı Borges’e “ileride düşsel nitelikte öyküler yazacağını” belirtir. Aynı kişinin iki ayrı kişilik olarak karşı karşıya gelmesini anlamlandırmaya çalışan kişiler, hayatı yorumlarken, düşü hayattan ayrı düşünmezler. Düş hayatın bir gerçeği, hatta hayat bir düştür: “Eğer bu sabah ve bu karşılaşma birer düşse, her ikimizin de, düş görenin kendisi olduğunu, düşünmesi gerekir. Belki de düş görmeyi bir yana bırakacağız, belki de bırakmayacağız. Ama başka görevlerimiz arasında bizim gerçek görevimiz, evreni, doğmuş olmayı, gözlerle bakmayı ve soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz.” Öteki (ben) kaygıyla “Peki, ya düş sürecek olursa?” diye sorunca anlatıcı şöyle cevap verir: “Yetmiş yıl sürdü benim düşüm.” Çünkü hayat bir düştür. Kum Kitabı şöyle biter: “İçindeki düşler, şu anda onu kapatanların konuksever düşgüçlerinde dallanıp budaklanmayı sürdüreceklerdir.” Borges için rüya dili, fantastiğe ulaşmak için önemli bir imkândır.

Julio Cortázar da öykülerinde rüyadan beslenen yazarlardandır. Öykülerinin yazılış serüvenini şöyle açıklar: “Tam olarak açık değil de, öykü hakkında genel bir fikir zihnimde canlanır. Bir köşesinde kırmızı bir bitki duran bir ev,  bu evin içinde dolaşıp duran bir adam, sözgelimi. Tek bildiğim budur. Böyle gelir fikirler. Sonra rüyalar başlar. Bu fikir oluşumu aşamasında rüyalarım yazacağım öyküde neler olacağına dair ipuçlarıyla, imalarla doludur. Hatta bazen bütün bir öyküyü görürüm rüyamda. İlk ve en sevilen öykülerimden bir olan ‘House Taken Over’ aslında gördüğüm bir kâbustur. Hemen uyandım, o kâbusu yazdım. Ama rüyalarımda gördüklerim çoğunlukla bölük pörçük ipuçlarıdır. Yani, bilinçaltımda öykü işlenmektedir; ben rüya görürken, zihnime  yazılır o öykü. İşte her yerinden başlayabilirim dememin nedeni o anda öykünün başını, sonunu henüz kestirememiş olmamdır.”[11]

 

Herkes kendi varlığının karanlıklarında rüyalarının sırrını gizler.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Türk öykücülüğünde ise, Ahmet Hamdi Tanpınar, Samet Ağaoğlu, Ferit Edgü, Feyyaz Kayacan, Sevim Burak, Hulki Aktunç, Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Cemil Kavukçu, Murat Gülsoy, Yücel Balku, Türker Armaner öykülerinde rüya dilini değerlendiren yazarlardır. Ne var ki rüya dili dendiğinde öykücülüğümüzde ilk anılacak yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

Tanpınar’ın bütün bir sanat anlayışını “rüya estetiği” kavramı belirler. O, öykülerinde hep bir “güzellik yaratmak” peşindedir. Çünkü ona göre öykü, hayat güzelleşsin diye yazılmalıdır. Rüyanın, masalın, korkunun hatta yalanın sanatı güzelleştiren unsurlar olduğunu düşünür ve öyküsünü bu öğelere yaslar. Onun genelde sanatının özelde de öykülerinin şifresini çözmede izaha muhtaç ilk kavram kuşkusuz “rüya”dır. Kendi deyimiyle tam bir “hülya adamı” olan Tanpınar’da rüya, anlam alanı oldukça geniş bir kavramdır. Rüya kavramı üzerine çok düşünmüş, onu sanatının temel öğelerinden biri yapmıştır. İnsan muhayyilesinin en iyi tezahürlerinden biri olarak gördüğü rüya ona göre başlı başına bir sanattır. Çünkü rüya “üst üste gelmiş binlerce hayatı yeni bir terkiple sunar.” Batıdaki rüya araştırmalarından derinden etkilenmiş olan Tanpınar, hem sanatçıların hem de bilim adamlarının (“rüya meseleleri beni Freud ve psikanalistlere götürdü”) rüya teorilerinden yola çıkarak kendine özgü bir “rüya estetiği” oluşturmaya çalışmıştır. O rüyayı sanatı besleyen önemli bir tecrübe, form olarak düşünür. Tanpınar bir anlamda sanat manifestosu diyebileceğimiz otobiyografik metni “Antalyalı Genç Kıza Mektup”ta şöyle der: “Asıl estetiğim Valéry’i tanıdıktan sonra (1928-1930) yıllarında teşekkül etti. Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musiki ve rüya. Valéry’nin (velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır) cümlesini (en uyanık gayret ve çalışma ile dilde bir rüya halini kurma) şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar.”[12]

Bu anlamda onun metinlerini “rüya öyküler” olarak niteleyebiliriz. Özellikle “Abdullah Efendinin Rüyaları”, “Rüyalar”, “Yaz Yağmuru”, “Geçmiş Zaman Elbiseleri”, “Adem’le Havva” öykülerini “rüya” odaklı öyküler olarak anmak mümkündür. Bu öykülerde hem Freud hem de diğer rüya üzerine düşünen bilim adamlarının derin izleri vardır. Rüyalar kahramanlar için bazen hayata tutunma gerekçesi bazen de hastalıklı hâllerinin nedenidir. Ama anlatıcı/yazar için rüya, biçimsel bir seçiş, güzellik yaratma unsurudur. O diğer öykülerinde tümüyle rüyadan söz etmese bile okurlarını bir masal, rüya atmosferine sokmak ister. Pek çok benzetmede de rüya çağrışımına başvurur.

Onda rüya imkânsızı yakalama arzusu, bulunduğu açmazdan kurtulma tutkusu, mistik bir sıçrama zeminidir. Maddi dünyaya başkaldırı, melekleşme girişimidir. Ona göre öyküde rüya formatı, resimde olduğu gibi sembolik anlatım için en uygun biçimidir. Çünkü “rüya mitlerin çocuğudur.”        Tanpınar, rüyayı sadece uyku hâlinin bir verimi olarak  görmez.  Onu daha geniş anlamda, bir derinlik, bir duygu hâli olarak algılar: “Rüya uykuya münhasır bir keyfiyet değildir. (…) Çok defa manzara karşısındaki ruh hâletimiz de uyanık hâlde görülen bir rüyadır.”[13] Bir tecrübesini aktaran Tanpınar, müzik dinlerken gözlerinin önünde canlanan cisimlerden söz eder. Bunun “uyanıkken görülen rüya” olduğunu düşünür. Bu enstantaneyi onun pek çok eserinde görmek mümkündür. “Antalyalı Genç Kıza Mektup”ta şöyle der: “Zaten rüyanın kendisinden ziyade bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu mühimdir. Asıl olan duygudur. Musiki burada devreye girer. Çünkü bu duygu musikişinas olmamak şartıyla musiki sevenlerde bu san’atın uyandırdığı hisse benzer. Bunu yaşadığımızdan başka zamana geçmek diye tarif edebilirim. Başka türlü ritmi olan ve mekânla, eşya ile içten kaynaşan bir zaman.” (Tanpınar’ın Mektupları, A.g.y., s. 249) Onun öykülerinde rüya ve müzik birbirini besler.

Tanpınar’ın genelde kahramanları, gidişattan memnun olmayan, boşlukta insanlardır. Bu insanlar, uyku ile uyanıklık arasında gördükleri hayallerden, rüyalardan bir yol, bir iz bulmaya çalışırlar. Bu anlamda rüyalar onlar için kendilerinden kaçma, kapandan kurtulma, gerçek hayatlarında ulaşamadıkları amaçlarına ulaşma girişimleridir. Öykülerin çoğunda bu tipler psikologlara (“sinir doktoru”) giderler. Hem de gördükleri rüyalardan şikayetlerle.

Samet Ağaoğlu da Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir rüyayı, muhayyileyi öyküsünün merkezine yerleştirir. Onun kahramanları, bir baş dönmesi, bir düşme, bir uyku ile başka alemlere geçer ve oradan dünyaya bakarlar. Onda rüya tıpkı Tanpınar’da olduğu gibi imkânsızı yakalama arzusu, bulunduğu açmazdan kurtulma tutkusu, mistik bir sıçrama zeminidir. Maddi dünyaya başkaldırı, olup bitenlere bir başka alemde nüfuz etme girişimidir. Rüya onun pek çok öyküsünde anlatıcıya bir yüzleşme zemini hazırlar. Kahraman geçmişine döner, çocukluğuna, arkadaşlarına, anne babasına rastlar, çoğu artık ölmuş olan bu insanlarla hayatı yeniden yorumlar, yapılan hataları tartışır.

Samet Ağaoğlu grotesk, korku ve fantastik türlere yakın öyküler yazar. Onun öykülerinde fantastik ve gerçek iç içe anlatılır. Baba-oğul ilişkisi, toplumsal sorunlar elle tutulur denli gerçekliğe yaslanırken, ölüm, suç gibi kavramlar korku ve fantastiğin olanaklarından yararlanılarak anlatılır. Rüya, fantastik anlatıma zemin hazırlar. Ölüm ve suç gibi kavramlar korku ve fantastiğin olanaklarından yararlanılarak anlatılır.

Hulki Aktunç, düş, hatırlama ve sayıklamayı kimi kez bir öykü poetikası kimi kez de fanilik gerçeğini telafi etme girişimi olarak kullanır. Bir anlatım imkânı olarak tartıştığı kavramlardan biri “düş”tür. “Seyyid Olan” öyküsünde şöyle bir alıntı yapar: “Allah bazı kişilere yalnızca düşler gösterir; onlardan kimisi düşlerini anımsar, kimisi hiç anımsamaz. Bana büyük bir nimet bağışladığı için âlemlerin rabbı olan yüce Tanrıma şükürler olsun ki, düşlerimde gördüğüm her şey, her hayvan, ve her türlü yaratık, beni bana anlatmaktadır, düşlerimdeki tavırlarımı bana öykülerle bildirmektedir.” “Son Öykücü ya da Bellek Adlı İblis” öyküsünde düşler tartışılır: “Hulki: Düşlerimi benden koruyun.. Belleğimi benden koruyun. Lâedrî: Haşşöyle, hikâyenin özü bu.” “Kalbin Çorak Toprağı ya da Şıh Cimşit’in Düş Hesapları” öyküsünde yine düşler gündeme getirilir. Düş tehlikelidir: Düşleyen insan tekinsizdir. Hele bunu hem geceye hem de gündüze yayanlar.

Hulki Aktunç “İskele Dedikoduları” öyküsünü düşünde yazdığını belirtir. Öyküde, insanlar bir sabah baktıklarında “iskelenin yerinde yeller estiğini” görürler. Öykü, “Vapur” yazarına, yani Leyla Erbil’e ithaf edilir. Erbil’in “Vapur”u da benzer bir temayı işler. Fantastik, gerçeküstü temalarla yazılmış öykünün kahramanı bir vapurdur. Tümüyle simgesel bir anlatımla isyancı bir vapur anlatılır. Haksızlıklara başkaldıran vapur, halkı uyandırmaya çalışır. Halk bu olaya güler, eğlenir, vapurun bu isyanını algılayamaz, onun yanında yer almaz. Ortaya tam bir hayal kırıklığı çıkar. Sonunda vapur “yeni bilinçler” yaratmak üzere başka ülkelere doğru yola çıkmıştır. Ya da çaresiz ve umutsuz olduğu için kendine kıymıştır. Hulki Aktunç’un ifadelerine göre bu iki öykü de “rüya öyküleri”dir. Hulki Aktunç bunu şöyle açıklar: “İskele Dedikoduları’nı düşümde gördüm ve yazdım, ertesi gün, düş yazısını harflere döktüm (Güz Her Şeyi Bilir). Kime adayabilirdim başını alıp giden iskeleyi? ‘Vapur’ yazarına… diye adadım. Leyla Erbil’le konuşuyoruz. ‘Düşte gördüm o öyküyü, sana adadım,’dedim. Kısa, keskin bir sessizlik oldu. Leyla Erbil, ‘ben de ‘Vapur’u düşte görmüştüm’ dedi.”[14]

Rüya, Nursel Duruel’in öykülerinden sıklıkla gündeme getirdiği temadır. “Yedinci” öyküsünde öyküde rüyanın kullanımı tartışılır. Öykünün yazılış süreci öyküleştirilirken rüya dilinin mümkün olup olmadığı gündeme getirilir. Bir iç ses rüyanın öyküleştirilemeyeceğini iddia etmektedir. Oysa anlatıcı için rüyalar önemlidir: “Yalvaracağıma, yırtar atarım, olur biter. Ama yırtarsam, o rüyaları kim yazacak? Bana kalırsa yüzde yüz  benim diyebileceği tek şey rüyalardır. Herkes rüya görüyor, ne rüyalar… Ama ben sizin rüyanızı hiç görmedim. Kimseninkini görmedim. Siz de benimkini.” İç ses rüyanın öyküleştirilmesine karşı çıkar: “Gerçeküstücüler tepe tepe kullandılar rüyayı. Edebiyat, rüyalardan bilinçaltından medet umamaz. (…) Dünyada büyük dönüşümler yaşanırken bunlarla mı uğraşacağız?” Anlatıcı bu sese itiraz eder: “Ama bir gecede en az on milyar rüya görülüyor dünyada.”

Yazarlar için, imkânsızı yakalama, mistik bir sıçrama zemini, maddi dünyaya başkaldırı ortamı yaratan rüya; fantastik, gerçeküstü dünyalara ulaşmak için hâlâ önemli bir imkân olma özelliğini korumaktadır. Bu anlamda yazarlar, eserlerinde, bazen bir hammadde olarak, bazen de sembolik anlatımın kusursuz bir biçimi olarak, aşkları, fantezileri, korkuları anlatmak için her dönemde rüyaların kapısını çalacaklardır.

 

 



Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : HECE ÖYKÜ,EDEBİYAT,SANAT

Gündeme getirmek istediğim / SELİM İLERİ


15/11/2009 · Kategori: yazilar

 

     Kitap Zamanı'nda Necip Tosun, İstanbul, İlk Romanımda Leylâk üzerine yazdı. Ona ve bu kitabım için yazanlara çok teşekkür ederim. İstanbul, İlk Romanımda Leylâk, İstanbul'dan esinlendiğim yedinci kitabım.

     İstanbul'u yazmak, yıllar önce, Ahmet Örs'ün önerisiyle başlamıştı. O zamanlar, Hürriyet gazetesinin pazar ekine İstanbul gezintileri yazmıştım. Sonra sürüp gitti.

     Geçenlerde ben de kendi kendime soruyordum; Necip Tosun'un tespitini okuyunca hem şaşırdım, hem sevindim:

     "... Bu anlamda İstanbul, İlk Romanımda Leylâk'ta İleri'nin yazarı bahane edip, İstanbul'u mu, yoksa İstanbul'u bahane edip yazarı mı gündeme getirdiğini kestirmek zordur. Aslında unutulmuşluk ve vefasızlık açısından bakıldığında aralarında bir fark yok."

     Son dönemlerde İstanbul'u yazmak kadar, İstanbul'dan yararlanarak eski yazarlarımızı anmak da bir fırsat oldu. Dünün unutulmuş, unuttuğumuz, bazan da unutturulmuş yazarlarını anmak, bende çok eskilerden beri ihtiyaç. Bir güzellik çıkıyor karşınıza, üstüne ölü toprağı serpmişiz, hemen gündeme getirmek istiyorum...

     Ama çoğu kez başarısızlığa uğruyorum. Meselâ Kemal Bilbaşar imzalı Denizin Çağırışı. Bu eşsiz roman için epey yazdım. Galiba hiçbir işe yaramadı.

     Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı'nda Denizin Çağırışı'nı da yorumlar: "... üniversite yıllarında, yani neredeyse yarım yüzyıl önce, okuduğum Denizin Çağırışı bende unutulmaz izler bırakmış bir romandır, bence Bilbaşar'ın en iyi romanıdır."

     Fethi Naci, "Yakın zamanlarda, yanılmıyorsam, bir Selim İleri Denizin Çağırışı'ndan söz etti" bilgilendirmesini de esirgememişti. Esirgememişti diyorum, çünkü görüşmediğimiz Fethi Naci'nin bana dargın olduğu, hatta çok kızdığı zaman dilimiydi...

     Geçmişte Necatigil'in sonra Fethi Naci ve Ahmet Oktay'ın Denizin Çağırışı değerlendirmeleri ilgi devşirdi mi, yazık ki olumlu yanıt veremiyorum. Bu yüzdendi, dünkü yazarlarımızı, hor görülmüş, hakkı yenmiş eserleri gündeme getirebilmenin başka, çeşit çeşit yollarını arayışım, deneyişim.

     İstanbul'un yabana atılmayacak bir olanak sağladığını öylece keşfettim. Hemen belirteyim, yemek yazıları da yabana atılmayacak fırsat. Evin aidatını, elektrik, su parasını ödeyebilmek için yemek yazarlığına başladığımda, o tariflerden hangi mutfaklar ne çok zarara uğrayacak diye ürküyordum. Bir yandan da, Metin Eloğlu'nun "Düdüklü Tenceresi"ni ya da Nezihe Meriç'in hikâyesindeki pilâvı, kıvırcık salatayı yeni zaman okurlarıyla buluşturmaktan sevinç duyuyordum.

     Değerli Necip Tosun "... herkesin sadece ve sadece kendisine baktığı bir edebiyat ortamında ..." diyor. Acı ama, oraya gelindi. Nasıl oraya gelindiği ayrı konu. Dün orada değildik; bunun üzerinde durmak istiyorum.

     Dün, edebiyat çevresi, ortamı, dünyası birikimlerle donanmışlığının bilincindeydi. Şairlerin, yazarların, kendilerini bir anlamda yetiştirmiş eserlere bağlılıkları söz konusuydu. Necatigil, o koskoca Necatigil, Ziya Osman Saba'dan söz açarken, sesi titrer, gözleri dolardı. Yollar aşılmış olmasına rağmen, 'usta'sı bilirdi Ziya Osman'ı.

     Kar Yağıyor Hayatıma'da yazdım: Kemal Tahir, ününün doruğundayken, Reşat Nuri'nin Eski Hastalık'ını anmış, anmakla kalmayıp, okumadığımı öğrenince, Eski Hastalık'ı uzun uzadıya anlatmış, gözyaşlarını tutamamıştı.

     Örnekleri çoğaltabilirim. Gelgelelim neye yarayacak? Başka ortamdayız artık. Kendi kendini zehirleyen bir ortam bu. Ne dünün farkındayız, ne bugünün. Ben yazdım oldu bitti!    

     Bu kadarız...

     Gözümün önünde Edip Cansever: Yeni Dergi'nin son sayısında -ilkbahar aylarından biri olmalı- Füruzan'ın hikâyesi yayımlanmış; onu okuyor, okuyor ve başkalarıyla 'paylaşıyor'. İşte asıl yiten!

     Bugün 'edebiyat'ı çok az kişi gerçekten seviyor. Keşke 'sevgi kampanyaları' olsa...

Zaman, 15 Kasım 2009, Pazar

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Selim ileri,necip tosun

KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI


7/11/2009 ·




1) HİKAYENİN BİTTİĞİ YER / KİTAP-LIK
2) EDEBİYATIN GÖZÜNDEN İSTANBUL/ KİTAP ZAMANI
3) HALİT REFİĞ'İN ARDINDAN / HECE
4) 2000'Lİ YILLARIN ÖYKÜSÜ / Ğ DERGİSİ

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN


2/11/2009 ·

  

EDİTÖR'DEN

 

RÜZGÂR GÜLÜ
Süreyya Berfe, Seyhan Erözçelik, Âlim Kahraman, Rahim Sağ, Tuncer Erdem, Turgut Yüksel

ŞİİR
Güngör Tekçe - Geçerken Söylenivermiş
Murathan Mungan - Soğanın zarları, Kabul, Dal, Kararma, Maden, Biriktirilenler
küçük İskender - aşka yeni bulaşanlar için cinayet dersleri
Ali Asker Barut - Şairin Bitince Sosyalizm Rüyası
Yücel Kayıran - zehirlenme
Betül Tarıman - İtiraf
Bâki Ayhan T. - Melâl
Seyyidhan Kömürcü - yas
Beşir Sevim - ağlayan harfler masalı
İsmail Aslan - lale perşembesi
Harun Atak - Manastır

SANDIKTAN
Ece Ayhan - Acıların Dindirici Tanrısı

ÖYKÜ
İsmet Tokgöz - Mektup
Yalçın Tosun - Üç Adamlı Zaman
Kerem Işık - Geçip Giden Tüm Gülüşler
Tankut Aykut - Hareketsiz Akşam
Fahrettin Demir - “Doğu Ekspresi”nde Rötar Yok!

DENEME
Emin Özdemir - Yargılama Düşleri
Adnan Binyazar - 76. Sone
Uğur Aktaş - bir, yedi, üç
Sevgi Ünal - Paris, Âniden
   
KAPAK
Italo Calvino - “Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır” Söyleşi: Maria Corti
Daniele del Guidice - Gündüzcü Bir Yazar

BABİL KULESİ
Mukadder Özgeç - Ara Zaman Öyküleri
Necip Tosun - Hikâyenin Bittiği Yer
Orhan Kâhyaoğlu - Mehmet Bozgan: İnancın ve İsyanın Şiiri
Gültekin Emre - Kadın Öykülerinde Karadeniz




HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN

         "Kurgu, yaratım sürecinde yazarın anlatıma vurduğu damgadır; anlatımı kendine ait kılma girişimidir. Motifleri, olayları, nesneleri değerlendirme ve beğenisini yansıtma aracıdır. Kurgu, yazara, hem estetize etme hem de tüm yapı öğelerinden bir bütünlük oluşturma imkânı sunar. Kurguda önemli olan gerçek ya da gerçek dışılığa değmek değil metnin kendi doğasında tutarlı olması ve metnin kendi gerçekliğine uygun düzenlenmesidir. Bir başka deyişle kurgu; seçme, sıralama, önemli ve önemsizi belirleme, öne çıkarma, geri planda tutma ama bütün bunlardan sonra “bütünleme” işlemidir. Kuşkusuz yazarın kurduğu dünyadır ve dış dünyanın gerçeklerine karşı değil, kendi iç gerçekliğine karşı sorumludur. Yine de tüm bu anlatılanlara karşın kurgu, sadece resimlerin, görüntülerin, olayların sıralanışı değildir, aynı zamanda bu sıralanıştan sonra ortaya çıkan “yeni resim”, “yeni durum”dur da; bütündür ve yeni bir evrenin inşasıdır.

          “Öykü bilinmeyen bir evin bir an aralanıp kapanan kapısıdır,” denir. Okur olarak biz aralanan o kapıdan, birden havalanan perdeden içeri bakarız; oradaki dünyalara, oradaki rüyalara, oradaki kırılmalara… Bazen de aralanan kapıdan hiçbir şey göremeyiz. Gözümüze bir perde çekilir, kapılar birden kapanır, içeridekiler uçar. Ya da aralanan kapıdan odaya baktığımızda, kahramanlar öylesine bir mumya gibi dururlar karşımızda; cansız, soluksuz. Hiçbir şekilde düşlerini, dünyalarını bize açmazlar. Karşılıklı, anlamsız gözlerle bakışır dururuz, okur ve kahramanlar olarak. Bazen de yazar, cimri davranır, kapıyı hemen kapatır, içeriye girmemize izin vermez. Biz hayretlerimizle, meraklarımızla dışarıda kalakalırız.

        Peki, içeride göreceğimiz nedir? Yazar neyi göstermelidir? Kuşkusuz o, yazarın seçimidir. Ama aslolan okurun bu dünyanın varlığına inanmasıdır. Başarılı öyküler, dünyasını hemen kuran, okuru içine alıp, kendi serüvenini yaşattıran öykülerdir. Tabii ki bu da, anlatının kendi iç gerçekliği ile mümkündür. Değilse anlatının iç çelişkileri bizi öyküden koparır. Bir başka deyişle yazar, aralanan kapıdan neyi, nasıl göstereceğini bilmelidir. İçeride ille de patırtı gürültü, dövüş, itiş kakış, ölüm olması gerekmez. İçerisi karanlık, her şey bitmiş gibi, devinimsiz de olabilir. O vakit içerideki eşyalardan, izlerden, kokulardan orada nelerin olup bittiğini anlayabiliriz. Ama bu durumda yazar, feneri nerelere tutacağını bilmelidir. Bu feneri tuttuğu yerlerle, biz bir dünyayı, bir düşü anlayabiliriz. Birbirini tamamlayan, bizi bir bütüne doğru götüren bu küçük parıltılar (ayrıntılar), sonunda odayı büsbütün aydınlatırlar, en azından bizim öyle görmemizi sağlarlar. Muhayyile ve sezgilerimizle fotoğraf tamamlanır. Fener, yanlış yerlere tutulursa, o atmosferden hemen koparız. Ortaya yeni bir resim çıkaramadığımız için de, anlatılan şeye yabancılaşırız." (Devamı Kitap-lık'ta) 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN


12/10/2009 ·


 

 

 

         Sinemayı diğer sanatlardan ayıran en önemli özelliği onun kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıkan bir sanat oluşudur. Bir şiir, bir roman ya da bir resim sanatı, onun üreticisinin kimliğini şöyle ya da böyle yansıtırken, sanatçının beğenileri, zevkleri ve sanat anlayışı o sanat ürünlerini belirler. Ama sinema sanatı, kameramanından ışıkçısına, oyuncusundan makyajcısına kadar bir yığın insanın beğenileri, kabiliyetleri, çabaları sonucu oluştuğu için, bu sanatlardaki saf, doğrudan öznellikten sinema sanatında söz etmek mümkün değildir. Yani bir şairin güzel bir şiir, bir ressamın güzel bir resim, bir romancının güzel bir roman ortaya koyabilmesi için kendi sezgisinden, becerisinden, sanatkârane gücünden başka şeylere ihtiyacı yoktur. Ama bir yönetmenin güzel bir film ortaya koyabilmesi için pek çok “güzel” şeye ihtiyacı vardır. Bu anlamda yönetmenin işi, diğer sanatçılara nazaran daha zor, çileli ve risklidir. Yönetmenin güzel bir film ortaya koyabilmesi için kendisinin donanımlı bir sanatçı olması yetmez. Kendisinin dışında bir çok güzelliği keşfetmek, bunları bir araya getirmek durumundadır. Yönetmen, sinema sanatının özelliği dolayısıyla, iyi bir sanatçı sezgisi yanında, aynı zamanda iyi bir işveren, iyi bir seçici ve iyi bir emekçi olmak zorundadır. Çünkü yönetmen var olan doğruları, güzellikleri, kabiliyetleri bir araya getirerek belli bir estetik bilinç ve tutumla ortaya yeni bir güzellik çıkaran kişidir. Yönetmen; senaryo, oyuncu, kamera, ışıkçı, kurgucu, besteci, stüdyo, maddî imkânlar zincirinde başarılı olmak durumundadır. Tüm başarılı filmler bu bütünlüğün, uyumun oluşturulduğu filmlerdir.

         Türk sinemasında, “sinemada yönetmenin işlevi”ne örnek gösterebileceğimiz en iyi eserlerden biri Halit Refiğ’in “Hanım” (1989) filmidir. Film, öncelikle oldukça sağlam bir senaryoya dayanır. Oyuncular, Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak kusursuz bir oyun sergilerler. Kamera hep durması gerektiği yerdedir. Ritim ve kurgu filmin dramatizasyonuna âdeta eşlik eder. Ve elbette bütün bunlardan sonra da ortaya çıkan kaçınılmaz bir başarıdır.

         Olcay Hanım, neredeyse kedisi “Hanım”dan başka kimsesi kalmamış, son günlerini yaşayan tam bir İstanbul hanımefendisidir. Rahim kanseridir ve konağında tek başına ölümünü beklemektedir. Ama kendisini en çok düşündüren şey, ölümü değil, ölümünden sonra kedisi “Hanım”ın ne olacağıdır. Bu kıstırılmışlığı ve yalnızlığı yaşayan Olcay Hanım, kedisi ile simgeleşen sevgisiyle tüm bu olumsuzlukları aşmak ister. “Son yıllarda benim yalnızlığımı tek paylaşan oydu. Bu dünyada artık yeri kalmayan bir hanımefendi. Zaman zaman onda kendimi görür gibi oluyorum. Öyle iyi yetiştirilmiş ki? Sokakta ona artık hiç hayat hakkı kalmamış.” Yaklaşan ölüm sürecinde ne bencillik, ne de kaygı taşır. Giderken arkasında son bir güzellik kalsın için kediye bir hayırsever arar. Ama o “hayırseveri” bir türlü bulamaz. “Ben ölüyorum Hanım, benden sonra sen ne yapacaksın?” Bu onurlu kadın geride kalanlara yük olmamak için ölmek üzere olduğunu kimseye söylemez. Ama etrafı yozlaşmıştır. Onun hassasiyetlerini paylaşacak kimse kalmamıştır. Savunduğu değerler çoktan tarih olmuştur. Evinden her çıkışında kendini bu yeni dünyada bir yabancı gibi hisseder. Korunaksız ve dayanaksız kalan bu son İstanbullu, giderek realitelerden kopmaya başlar. Artık hayat ile gerçeği birbirinden ayıramamaktadır. O hastalıklı anlarında, ölen denizci kocasının hayalini görür ve onunla konuşur. Ölüm artık onun için bir yok oluş olmaktan çıkmış, sevgiliye kavuşma olayı hâline dönüşmüştür.

         Necip Kaptan ise, Olcay Hanıma âşık, ama bunu ona açıklayamamaktadır. O da römorkörünü kaybetmek üzeredir. Ve Olcay Hanım gibi “dışarı”dadır, “miadını doldurmuştur.”  Ne var ki Necip Kaptan ne yetişmesi, ne de konumu itibariyle Olcay Hanımla bire bir örtüşen bir anlayışa sahiptir. Hiç de ince, hassas biri değildir. Olcay Hanımın kediler için kendini kahretmesini bir türlü anlayamaz. “Kedi için insan kahreder mi kendini? Bir işe yaramaz hayvanlar. Sokaklar kedi dolu. Ben oldum olası hiç hoşlanmam bu nankör mahlûklardan,” der. Olcay Hanım da “Ben de senden hiç hoşlanmıyorum Necip Kaptan,” diye ona çıkışır. Ama Olcay Hanım ölünce, kediye yine o sahip çıkar. Sevgilisinin önem verdiği bir “simgeyi” yanına alarak ona ve sevgisine lâyık olmak ister.

         Film, insanî duyguların kayboluşuyla, eşyalar/mekânlar arasında bir ilişki kurup topyekün bir çözülmeyi anlatır. Hem eşyalar hem insanlar çürümekte, ama insanlar vefa duygusundan yoksun, bu yok oluşa müdahale etmemektedir. Zamana karşı direnmek güçtür. İnsanlar gibi eskiyen gemiler de çürüğe ayrılmaktadır artık. Necip Kaptan ile Olcay Hanım gemi ile Boğazda yaptıkları “son sefer”de bu çürümüşlüğü konuşurlar. Olcay Hanım Necip Kaptan’a şöyle der: “ Nice zamandır boğazı denizden görmemiştim. Bir dünya gidiyor, yeni bir dünya geliyor. Bildik yalıların çoğu ortadan kaybolmuş, insanlarıyla birlikte.” Necip Kaptan ise; “Çok doğru Olcay Hanım,” der ve devam eder: “Bence insanlık kayboluyor. Efendilik yani. Efendi olmayanın yalı nesine. İşte onun için bu gemi koyveriyor. Çünkü bu gemi, efendiler devrinde yaşardı. Limanda koca koca gemiler çekti.  Ağır işçilik yaptı. Ama efendice yani, adam gibi. Şimdiki gemiler zevk-i sefa vasıtası. Yani işleri fahişelik gibi bir şey. Hâl böyle olunca bu efendi gemi ben yokum arkadaş, bırakın artık yakamı, bu dünya bana göre değil dedi.” Aslında seferden çekilen bu römorkör değil, insanlıktır. Necip Kaptan izah etmese de, kendisinin de seferden kaldırıldığının farkındadır. Çünkü artık emekliliği gelmiştir.

         Kedisine yer bulmak için didinen, öleceğini bile kimseye söylemeyen Olcay Hanımın kızı Ülkü ise bildik bir zamanedir. Tam bir yozlaşmayı, biten insanlığı simgeler. Kocasını terk edip bir müzisyenle yaşamakta, çocuğuna bile sahip çıkmamaktadır. Ölmek üzere olan annesine yardım şöyle dursun, ondan en son menfaatlerini koparmaya çalışır. Konağın satımı için annesini iknaya uğraşır. Ve yalnızlığı için annesini suçlu bulur: “Madem o kadar doğrusun da neden böyle yapayalnızsın. Bir miskin kedinden başka kimsen yok.” Kocasının hayali bir kez daha teselli eder onu: “Senin yüreğin iyilik dolu Olcay, bu dünyada acı çekmeden yaşaman imkânsız.”

        Kızına bir şey veremeyen ve onda kendinden hiçbir iz göremeyen Olcay Hanım, müzik öğrencisi Canan’a son vasiyetlerini anlatmaktadır. Ona Batılı müzisyenlerden çok, Türk bestecileri önerir: Erkin, Saygun, Akses.. Öğrencisine son öğrettiği parça ise, Cemal Reşit Rey’in, “Hatıralardan İbaret Kalan Şehirde Gezintiler” adlı eseridir. Bu eserinde Rey, kaybolan İstanbul karşısında duygularını, bazı görsel sembollerden yararlanarak, seslerle ifade eder. Öğrencisi Canan’a göre bu eser, “Büyülü bir masal gibidir. Surlar, sarnıçlar, eski sokaklar, mezarlık, kaybolan güzellikler için duyulan bir acı sanki.” Olcay Hanım artık günlerinin sayılı olduğunu bilmektedir. Ve Türk bestecilerinin ne kadar piyano eseri varsa  genç öğrencisine hediye eder. Ve ona son nasihatını verir: “Başkalarına aldırma. İnandığın gibi yaşa. Yüreğin neyi doğru buluyorsa o yolda yürü.”

         Filmin unutulmaz sahnelerinden biri de Olcay Hanımın ölüm sahnesidir. Saçlarını tarar, ölüme hazırlanır. Ölüme hazırdır, ama bir şeyden endişe etmektedir. Onu almaya gelen denizci kocasıyla son kez konuşur “Biliyor musun? Hiç dua etmeye alışmadım. Tanrı’ya nasıl yakarılır bilmiyorum. Bu dünyadan ayrılırken dua etmem gerekmez mi?” Kocasının hayali, “Gidelim artık,” der. Ve sonunda ölür Olcay Hanım. Arkasından müzmin bir sevgili bırakarak. Olcay Hanımın ölümüne çok üzülen Necip Kaptanı bir eren şöyle teselli eder: “Eğer gönül tellerin sevdiklerine sıkı sıkıya bağlıysa, bağlar kopmaz. Ölüm bir yok oluş değil, bir başka yere geçiştir aslında. Gözlerini kapa. Beni göremezsin. Ama ben varım, buradayım. Gönül gözünü açık tutarsan, iki dünyayı da görürsün.” Gerçekten de öyle olur. Yağmurlu bir akşam Olcay Hanımın konağına gelen Necip Kaptan onu pencerede görür. Necip Kaptana yağmurdan bir köşeye sıkışmış kedisi Hanımı gösterir. Bu ona son vasiyetidir. Necip Kaptan kediyi alır. Yeniden baktığında Olcay Hanım pencerede yoktur.

         “Hanım”, tamamen duygu aktarımına yönelik ama zaman zaman da Refiğ’in düşünce dünyasından izler taşıyan yalın, ama usta işi bir eserdir. Ölüm ve yalnızlığa yaslı bir temayı işleyen filmi (özellikle mekân-insan yaklaşımıyla) özetleyecek en iyi tanım, “İstanbul hüznü” olsa gerektir.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ /


6/10/2009 ·

                                     
         Daha önce Memet Fuat (Adam Yayınları) ve Şadan Karadeniz’in (Can Yayınları) çevirisinden okuduğumuz Katherine Mansfield’in öyküleri şimdi de Oya Dalgıç’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Bu çevirinin önemi Mansfield’in “tüm öyküleri”ni kapsamış olması. Zira daha önceki  çeviriler Mansfield’in öykülerinden seçmelerdi.
         Çeviri, edebiyatın temel tartışma konularından biri. Çevirmenlerin sözcük tercihleri, çeviri anlayışları sürekli tartışılır. “Çevirinin o kitabı yazmaktan zor olduğunu söyleyenler,” hiç de haksız değiller. Çünkü çevirmen olarak başkalarının sözcüklerini, hatta duygularını aktarmak zorundasınız. Kuşkusuz daha iyi çevirmek farklı, tümüyle yanıltıcı, emeksiz, dikkatsiz çeviriler farklı. Bu anlamda yayınevlerinin editöryal dikkatleri önemli.
         Katherine Mansfield’in bütün öykülerinin çevrilmesi çok önemli, çünkü o modern öykünün kurucu adlarından biri. Onun öyküleriyle özellikle Çehov öyküsü arasında bir paralellik kurulur. Gerçekten de tam bir Çehov tutkunu olan Katherine Mansfield, 5 Temmuz 1918’de günlüğüne şu notu düşer: “Ah, Çehov! Niçin ölüsünüz? Niçin akşamın geç bir vaktinde, kocaman bir loş odada, dışarıda sallanan ağaçların yeşile döndürdüğü ışıkta oturup konuşamıyorum sizinle?” Yine bir Çehov kitabına düştüğü notta ise şöyle der: “Hiç kuşkum yok, kabul edeceksiniz. Benim İngiliz Anton Çehov’u olduğumu.”
         Mansfield öykülerinde, hayatta seçeneksiz kalmış, acılı, yalnız, yoksul insanların dünyasına eğilir. Hiçbir duygu abartmasına gitmeden tam da hayatın içinden bir fotoğraf çekerek okura yaşanan acıyı geçirir. Tıpkı Çehov’da olduğu gibi onda da her şey hayatta olduğu gibi yalındır. Ama bir yaşantıya odaklaşma gerçekleştiğinde hayatın gerçekleri ortaya dökülür. O da giriş, gelişme, sonuç disiplinini reddeder. Aydınlanma anından sonra öykü aynı ritimde sürer ve çarpıcı bir sonla bitmez. Öykülerindeki Çehov etkisine karşın, anlatım biçimi yenidir ve Çehov’dan farklıdır. Mansfield’ın Çehov yaklaşımını (sadelik, yalınlık ve sıradan insanlar) iç monolog ve bilinç akışıyla yeni bir estetik forma ulaştırdığını söylemek mümkündür. “Kim ne derse desin, böyle yazacağım,” başkaldırısı onun kalıcılığının da temel belirleyicisi olur. Öykü anlatım anında büyük olaylar, sürprizler olmaz. Gündelik hayatın sıradan bir günüdür. Öylesine bir gün yaşanmaktadır, yaşamın olağan akışında bir gün. Ancak öykü ilerledikçe durumun hiç de öyle olmadığı görülür. İnsanlık durumları, sevinçler, hüzünler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Anlatılan bu tipin acı verici dramatik durumu, geçmişi dokunaklı detaylarla okura aktarılır.
         Mansfield tüm öykülerinde incelikli insanların kırılgan dünyasına eğilmiştir. Hayatı anlamlandırma çabaları, yalnızlık ve acı etrafında döner öyküleri. Taşradan gelip ilk kez bir baloya katılan genç kızın “fanilik” duygusunu keşfedişini, kirasını ödeyemeyen bir şarkıcı eskisinin iş bulamayıp kaba saba bir adamın teklifine hayır diyememesini, yazar olmak, ünlü olmak isteyen ama bunu bir türlü beceremeyen genç kızları etkileyici bir duyarlıkla anlatmıştır. Bunları yaparken de betimlemenin şiirsel, ayrıntıların çağrışım, kapalı anlatımın merak gücünü öyküsüne ustalıkla yerleştirir. Yıldızları, gemileri, ışıkları öyküye giren her nesneyi atmosfer yaratmanın bir aracı olarak kullanır. Sinema sanatının olanaklarını ustalıkla öyküsüne taşır. 
        Başta kardeşi olmak üzere pek çok dostunu savaşta kaybeden Mansfield için ölüm olgusu öykülerinde belirgin bir tema olarak yer alır. Ölüm karşısında insanların tutumunu sıklıkla gündeme getirir. “Garden Parti”de, “Parker Ananın Hayatı”nda “Sinek”te “Açığavurma”da benzer bir iz üzerinde yürür. Mansfield, yaşadığı acıların intikamını alırcasına onları sanatsal verime dönüştürür. Otuz beş yaşında ölen Katherine Mansfield bu kısacık yaşamına öykü sanatının kalıcı yapıtlarını sığdırmayı başarmıştır. Hastalığının ilerlediği bir dönemde günlüğüne şunları yazar: “Kitaplarımı yazacak zaman. Sonra ölsem de umurumda değil. Yazmak için yaşıyorum ben.”
         Katherine Mansfield’in “Ah Bu Rüzgâr” adlı öyküsü ritim yaratmada örnek bir metindir. Öykü bir olay örgüsünden çok imgesel bir anlatıma yaslanmıştır. Gönül kırıklığını, vefasızlığı, hayatın çekilmezliğini simgeleyen “rüzgâr” ana motif olarak bütün bir öyküyü kuşatır. “Ah bu rüzgâr” cümlesi ritmik bir şekilde tekrarlanır. Öykü boyunca rüzgârın sesi ve yıkıcı etkisi hissedilirken metin bir müzik parçası gibi, görüntüden görüntüye, sesten sese akar. Rüzgâr bütün duyguları sarıp sarmalar, kendi sesinin bir parçası yapar. Rüzgâr, tıpkı hayat gibi kırıcı ve yıkıcıdır. Kahramanımız da, duyguları da rüzgâr gibi sağa sola çarpar, dağılır. Dramatik değişiklikler, duygusal gel-gitler hep rüzgârın durumuna göre izah edilir. Yaşanan her kötü şeyin sorumlusu rüzgârdır. Anılar, geride anımsanan her önemli olay rüzgâra bağlıdır. Kötü bir günün nedeni, heyecandan titreyen parmakların nedeni hep bu rüzgârdır. Öykü yine o sözcüklerle biter: “Ah bu rüzgâr -ah bu rüzgâr.” Rüzgâr öyküde hem bir leitmotif hem de bütün bir öyküye yayılan imge olarak kullanılır. Böylece öyküye akışkanlık, yoğunluk, bütünlük kazandırılır.
        Şadan Karadeniz’in “Ah Bu Rüzgâr” adıyla çevirdiği bu öykünün Oya Dalgıç’ın yorumuyla “Rüzgâr Esiyor”a dönüştüğünü, öyküde bir ritim unsuru olarak kullanılan leitmotifin değişmesiyle de öykünün atmosferinin tümüyle farklılaştığını son bir not olarak belirtelim.

 

Kitap Zamanı, 5 Ekim 2009 

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler :

KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL Ö


2/10/2009 ·



EDİTÖR’DEN

 KAPAK
Doğan Hızlan - Solistlerden oluşan bir koro: 1950 Kuşağı

 ŞİİR
Murat Alpar - Danimarkalı Şair Erik Stinus’la Huzurevinde
Erik Stinus - Şiirler
Hüseyin Peker - Dilsiz Kaval
Ebubekir Eroğlu - Bağ
Sina Akyol - Üç Şiir
Ahmet Güntan - Parçalı Ham 37. Somut evin ruhsatı.
İzzet Göldeli - Actinotus Helianthi
Nuri Demirci - Gölgem İçin Ahşap Köprü
Nazmi Ağıl - Alina Viola Grumiller’in çizimleri üstüne iki şiir: O Eski Ekphrasis Problemi Provalar
Cem Uzungüneş - Bir Kutup Öyküsü
Ömer Erdem - şimşek hızıyla yağmur
Tamer Gülbek - foto abdi
Ömer Aksay - Umarsız Dualar
Cenk Gündoğdu - uzun süvari
Sinan Özdemir - Onların Hiçbiri
Davut Yücel - Dünyanın En Modern Zebrası Siyah Beyaz

 ÖYKÜ
Nalân Karaduman - Ameliyathane
Emir Ali - Yitik Neslin Hikâyesi

 

DENEME-GÜNLÜK
Müslim Çelik - Dağlarca 95’e Doğru
İzzet Göldeli - Mağara Günlüğü
Gültekin Emre - Deniz Günlüğü
Gürgenç Korkmazel - Şiir ve Öykünün Çöplüğüdür Roman

 

BABİL KULESİ
Sema Rifat - Roland Barthes’ı Günlüğünden Okumak
Serdar Rifat Kırkoğlu - Bertholet’nin Sartre’ı
Necip Tosun - Hayat, Toplumculuk ve Estetik: Erdal Öz Öykücülüğü
Uğur Kökden - Denemenin Umudu
Ömer Ayhan - Güney Afrika’dan Bir Edebiyat Cevheri
Mukadder Özgeç - Sonradan Yaşamak’ta Yazınla Yaşam Arasında Oyunlar
Tamer Kütükçü - Tarihsel Düşlemeler ve Küheyli Buharlan
Hülya Arslan - Rusya Edebiyatının Muhalif Kalemi Aleksandr Soljenitsin
Ramis Dara - Ege’yle Güneydoğu’yu, Kentle Kırsalı Buluşturan Şair

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

« Önceki ::