Necip Tosun

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* edebistan
* editör-iletişim
* virginia
* mansfield
* hece
* eşik cini
* tomris uyar
* edebistan öykü köşesi
* edebistan şiir köşesi
* eylembilim

Kategoriler

  • eserleri
  • kimdir
  • necip tosun hakkinda
  • Oyku Tosun Kosesi
  • oykuler
  • secmeler - mimlenenler
  • sinema yazilari
  • soylesiler
  • yazilar

  • Arkadaşlarım


    kozanali
    sinefil78
    suaviyazgic
    hayriyeunal
    esitgin
    cemiyyet
    cemalsakar
    gereksizedebiyat
    edebiyatfelsefe
    gunumdendusenler
    aliemree
    sheepishsherry

    NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: YAĞMUR

    Karı koca sessizce oturuyorlardı. Kadın, elinde gazete, bulmaca çözüyor, erkek bir şeyler içiyordu. Alkol, tütün kokusu her yanı sarmıştı. Sağda solda biblolar, antika eşyalar, orijinal tablolar geniş salonu süslüyordu. Hemen köşede bir piyano vardı. Her şey yerli yerindeydi; düzenli, bakımlı. Pencereye yakın bir yerde duran kafeste muhabbet kuşu çevreyi seyrediyordu. Saksıların çokluğu dikkat çekiciydi. Nar çiçeği, menekşe, küpeli... Salonda çıt çıkmıyordu. Her şey derin bir sessizliğe gömülmüştü. Eşyalardan eşyalara geçen bir yorgunluk, bir bitkinlik havası seziliyordu. Eşyalar ve karı koca uyum içindeydiler; halsiz ve yorgun. Tıpkı eski bir siyah beyaz filmin buğulu, hışırtılı bir sahnesi gibi, insanları seçilemeyen flu bir tablo gibi; silik ve kıpırtısızdılar. İkisi de kendi içine gömülmüştü. Hissettikleri tek şey, derin bir boşluk duygusuydu. Belli ki insan bu yaşta dinginliği, loşluğu ve yumuşaklığı arıyordu. Uyumu, rahatlığı. Bu yüzden bitkilere, hayvanlara, bulmacalara dönüyor; bu yüzden denize ve sokağa açılan bir pencere, onun bütün dünyası oluyordu.

    Kadının omzunda ince, kırmızı bir şal vardı. Bu şal, beyaz, gümüşî renkli saçlarını iyice ortaya çıkarıyordu. Ellerindeki siyah eldivenler ise ilginç bir görüntü oluşturuyordu. Sanki balodan yeni gelinmiş, çıkarılmaları unutulmuştu. Sürekli iç geçiriyor, etrafta bir şeyler aranıyor, bazen de dalıp dalıp gidiyordu. Sonra tekrar kendini toplayıp bulmacanın içinden çıkmaya çalışıyordu. Ama bu yaşlarda gazete bulmacalarına bile hafıza yetmiyor, çoğu kez yarıda bırakmak zorunda kalınıyordu. Televizyon açıktı ama sesi kısılmıştı. Anlamsız görüntüler ekranda akıp duruyordu.

    Kedi zıplayıp, gazetenin altından süzülerek, koltukta oturan kadının kucağına kıvrıldı. Kadın, gazeteyi bir kenara koyup, kedinin çenesinin altını okşamaya başladı. Kedi gözlerini yumup, keyifli hırıltılar çıkarmaya başladı.

    Kadın bir süre sonra kalkıp mutfağa geçti. Titreyen elleriyle getirdiği kahveleri dökmemeye çalışarak, fincanın birini özenle eşinin bulunduğu masaya diğerini de kendi küçük sehpasına bıraktı. Sessizliği bozmak istedi. Müzik setine doğru giderken parmaklarını piyanonun tuşlarına dokundurdu. Piyanodan çıkan sesler salonda yankılandı. Sonra müzik setine Vivaldi’yi koydu.

    Adam, masanın üstünde duran paketten bir sigara çıkardı. Kahveyle sigara içmesini çok severdi. Sigarasını yakıp, kahvesini yudumladı. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı salonun boğucu havasına doğru üfürdü. Hanımı tekrar gazetenin bulmacasına dönmüştü. Salon Vivaldi’nin yumuşak nağmelerine teslim olmuştu. Muhabbet kuşu hareketlenmiş, müzik sesine tepki vermeye çalışıyordu.

    Araba kornaları sokaktan salona taşıyordu. Ama onlar dışarıyı merak etmiyor, perdelerin arkasına gömülmüş ıssız, titrek bir hayatı yaşıyorlardı.

    Birbirleriyle konuşmuyorlardı. Bazen bütün bir gün konuştukları kelime üçü beşi geçmiyordu. Bu kırgınlıktan değil, yorgunluktan ve ümitsizliktendi. Sanki dil aralarından çekilmişti. Konuşacakları, tartışacakları şeyler o kadar azalmıştı ki, soru sormak bile anlamını yitirmişti. Çünkü birinin vereceği cevabı diğeri önceden biliyordu. İçi boşalmıştı kelimelerin, konuşmalar anlamını yitirmişti. Bakışlar her şeyi anlatmaya yetiyordu.

    Gündüzler gecelere koşuyordu, geceler gündüzlere. Ama bütün bunların onlar için bir anlamı yoktu. Uyanık kalmak ya da uyumak onlar için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Uyurken yarı yarıya uyanık, uyanıkken yarı yarıya uykulu idiler. Birini diğerinden kesin çizgilerle ayırmak zordu. Sabah ya da akşam. Ne fark ederdi. Duvarlar arasında geçen hayatta, ışıkların, renklerin ne önemi vardı ki?

    İniltili bir hayattı artık yaşadıkları. Her tarafları ağrıyordu. Romatizmalar, kalp sıkışmaları, öksürükler. Vücutları dökülüyordu. Bacaklarının dermanı kalmamıştı. Güçlükle çıkıyorlardı merdivenleri. Birbirleri için birer gölgeydiler, birbirlerini tamamlıyorlardı. Biri diğerinin yanından çekilse yıkılabilirlerdi. Vücutlarıyla aralarına mesafeler girmişti. Bazen upuzun, çubuğa dönmüş parmaklarını görünce gülmeli mi yoksa ağlamalı mıydılar bilemiyorlardı. Saçlar aklaşmış, yüzler sarkmış, deriler beneklenmişti. Hayat öz suyunu çekip almıştı onlardan.

    Oysa onlar her şeyi denemiş, bütün kapıları çalmış, bütün adreslere koşmuşlardı. Şimdi sadece bekliyorlardı. Ne gidecekleri bir yer vardı, ne de bekledikleri bir şey. Ama yine de beklemeye yazgılıydılar. Sadece ve sadece bekliyorlardı. Geçmişe, yaşanmışlıklara, içlerinin derinliklerine dalıp dalıp gidiyorlardı. Birlikte başlayıp birlikte bitirdikleri tek bir şarkı bile kalmamıştı. Hafıza yaralanmış, yürek yorulmuştu. Hareketler yavaşlamış, incelmiş, tedirginleşmişti. Her gün bir tortu birikiyordu içlerine.

    Adam artık vücudunun bir parçası haline gelen, parmaklarına oturmuş yüzüğü ileri geri oynattı. Sigarasından derin bir nefes daha çektikten sonra, salona bakıp, “Her şey burada başlayıp burada bitiyor,” diye düşündü. Evlendikleri gün, evi nasıl dayayıp döşedikleri, eşyaları seçmekte gösterdikleri özen, telaş... Yine bu salon. Kimi eşyalar değişmiş, yenilenmiş, ama görüntü aynı kalmıştı. "Her şey burada başlayıp, burada bitiyor." İşte yine başladıkları yere dönmüşlerdi. Kahkahalı plajların, gösterişli düğünlerin çok uzağındaydılar. O ilkyaz esintilerinin, boğaz akşamlarının, hepsinin bir yanılsama, sadece ve sadece bir yanılsama olduğunun farkına varmışlardı. Hırsların, gösterişlerin, ışıkların arasında hayatın yitip gittiğini görüyorlardı. Ama zaman geçip gitmemişti. Hayır, zaman geçip gitmemişti. Dönüp geri gelmişti. Hem de bütün tortusuyla gelip oturmuştu orta yere.

    İşte her şey bitmiş başa dönmüşlerdi. Ama yeniden başlayacak ne güçleri ne de arzuları kalmıştı. Yorgun ve ıssızdılar. Dönüp dolaşıp başladıkları yere gelmişlerdi. Ama albümdeki resimlerden günden güne uzaklaşıyorlardı. Aynalar acımasızdı. İçilen kahveler, uzun uzun denize bakmalar, dalıp dalıp gitmeler. Sonra derin derin iç çekmeler. Hayır, ne unutuşta ne hissetmeden yaşamada teselli yoktu. Kadehlerde, tütünlerde, albümlerde. Hayır, hiçbirinde teselli yoktu. Gözlerini saatten alamıyorlardı. Akrep ve yelkovan birbirini izliyor, takvim yaprakları tükeniyor, onlar televizyonun karşısında bir koltukta sızıp kalıyorlardı.

    Adam kahvesini yudumlarken tam karşısındaki tabloya takıldı gözü. Çok sevdiği bir dostu getirmişti, düğün hediyesi olarak. “İnsan bir tablo kadar bile gerçek değil,” diye düşündü. İşte tablo orada yıllardır asılı duruyordu. Dostu ise çekip gitmişti bu dünyadan. Peki insan bu kadar güçsüzken ve sonunu, her şeyi biliyorken nasıl olur da her parıltıya aldanabilirdi? Hayır, insan, gölgesi kadar bile gerçek değildi, bir tablo kadar bile var değildi. İşte tablo oradaydı, ya dostu?

    Kadın, eldivenlerini iyice düzeltip elleriyle bacaklarını sıvazlarken "Sızlıyor," dedi sessizliği bozarak. "Her yanım sızlıyor. Saçlarımın çekildiğini hissediyorum, üşüyorum." Adam kahvesini bitirmişti. Eşine baktı. Ne demek istediğini anlamıştı. "Güneş," dedi pencereye bakarak. "Günlerdir görmüyorum. Hep bir alacakaranlık. Mevsimler de değişti. Tuhaflaştı. Önce bir aydınlık oluyor, arkasından gölgeler. Ve yağmurlar, yağmurlar. Hep güneşsizlikten. Güneşsiz olmuyor. Vücudumuz dayanamıyor. Bütün sızlamalar ondan.”

    Kadın hâlâ dizlerine bakıyordu. "Ama bu haksızlık," dedi eldivenli elleriyle dizlerini ovuştururken. Vivaldi’nin içe işleyen nağmelerine muhabbet kuşunun sesi karışıyordu. "Tıpkı bir İskandinav ülkesi gibi," dedi adam, "yağmur, yağmur. Her şey çürüyecek böyle giderse." Sesi kırgındı. Sustu. Başını yere eğdi. Adam sigarasını söndürdü. "İşte hayat bu," diye düşündü tıka basa dolu kül tablasına bakarken. "Üzerinde günler söndürülmüş bir bir. Kimi yarım bırakılmış, kimi sonuna kadar içilmiş. Filtrelerinde ruj izleri, dudak kanamaları. Küllere boğulmuş izmaritler. İşte ömür bu; boşaltılmayı bekleyen bir kül tablası." Yeniden bir sigara yaktı. Kadın, yarım bıraktığı bulmacasına döndü. Dışarıdan yağmurun sesi geliyordu. Adamın gözü kül tablasına takılıp kalmıştı. İçi izmarit doluydu.

    Bir süre hiç konuşmadılar. Adam kalkıp pencereye yaklaştı. Yağmur damlaları camdan süzülüyordu. Ne vakit yağmur yağsa kızının sorduğu soru geliyordu aklına. Bir zamanlar küçümsediği ama şimdilerde içini titreten o sarsıcı soru: "Baba, ya bu yağmurlar..." Elleriyle pencerenin buğusunu silip dışarıya baktı. İlle de evleri deniz görsün istemişlerdi, aylarca deniz gören ev aramışlardı. İşte deniz karşılarındaydı ve sise gömülmüştü. Uzakta, açıklarda hareket edip etmediği seçilemeyen bir gemi gözüküyordu. Hava kararmak üzereydi. Sonbahar gelmiş, mevsim yere, göğe, ağaçlara değmişti. Hava yavaş yavaş soğumuş, rüzgârlar, yağmurlar başlamıştı. Sokak boyu asfalta saçılmış yapraklara yağmur yağıyordu. Güvercinler sanki yağmurun tadını çıkarıyor, sağa sola uçuşuyorlardı. Kahveden dışarı çıkarılmış plastik sandalyeler yağmurla birlikte yeniden içeri alınıyordu. Asfalta vuran sokak lambalarının ışığı ıslak zemini ve sağda solda oluşmuş küçük su birikintilerini renkten renge sokuyor, araba farları ve vitrin ışıkları ise bu renk ve ışık oyununu sanki tamamlıyordu.

    Rüzgâr, yağmur damlalarını camlara vuruyordu. Sigarasından derin bir nefes daha çekip, buğulu camlara doğru üfürdü. Duman dağılınca karşıdan karşıya geçmekte olan küçük bir kız çocuğunu fark etti. Bu arada karısı da yanına gelmişti. Yağmur iyice hızlanmıştı. "Hatırlıyor musun?" dedi, karşıdan karşıya geçmekte olan çocuğa bakarak. "Dilara üç ya da dört yaşındaydı. Yine böyle yağmurlu bir gündü. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Gündüz olmasına rağmen hava neredeyse kapkara olmuştu. Önce tam karşılarda bir aydınlanma oluyor, arkasından gürültülü bir şimşek çakıyordu. Ürkütücü bir atmosferdi. Âdeta her yanı seller götürüyordu. Dilara yağmurdan tedirgin olmuş "Baba," demişti bana sokularak, "bu yağmur ya hiç durmazsa?" Ne diyeceğimi şaşırmış, sadece gülümsemiştim." Sonra sustu. Gözleri dolmuş, sesi çatallaşmıştı. Sigarasını çekerken ellerinin titrediğini gördü hanımı. Yağmur iyice hızlanmış, şimşekler çakmaya başlamıştı. "Bu yağmurlar hiç dinmeyeceğe benziyor," dedi bilinçsizce. "Her şey çürüyecek." Derin bir sessizlik oldu. Rüzgâr yol boyu sıralanmış ağaçları sallıyordu.

    Bir süre hiç konuşmadan pencereden yağmuru seyrettiler.

    Yeniden yerlerine oturdular. "Korkuyor musun?" dedi karısı. Göz göze geldiler. Adam cevap vermedi. Sonra mahcup ve kırgın bakışlarını birbirinden kaçırıp yere indirdiler. Kadın eldivenleri fark etti. Çıkarıp bir kenara koydu. Benekli elleri, çubuk gibi parmakları yine ortaya çıkmıştı. Dışarıda yağmur sesleri, rüzgârın salladığı ağaçların hışırtıları odaya kadar taşıyordu. Gök gürültüsü içlerini ürpertiyordu. Yağmur seslerine, Vivaldi’nin yumuşak nağmeleri ve muhabbet kuşunun sesi karışıyordu. Çakan şimşeğin aydınlığı, odanın duvarlarına yansıyor, çeşit çeşit görüntüler oluşturuyordu. İkisi de hiç kıpırdamadan saatlerce bu görüntülere dalıp gittiler.


    Tarih: 23:49, 11/5/2008 Kategori: oykuler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    EŞİK CİNİ’NİN 14. SAYISI ÇIKTI

                Sesler ve Yüzler: Nursel Duruel Öykücülüğü/ Necip Tosun

              "Nursel Duruel, öykülerinin merkezine “insan sevgisi”ni oturtur. İnsanın içinde bulunduğu koşullarda şekillenişini, koşullara direnişini, zaaf ve güçlü yanlarını ele alır. Her insanın sonunda biricik olduğunu çeşitli insanlık durumlarıyla test eder. İnsan yapısının karmaşıklığını, derinliklerini, eşiklerini ve sınırlarını irdeler. Eşikleri aşanları ve takılanları hikâye eder. İnsanlık tecrübelerinden yola çıkarak, insanın kendi kendine koyduğu sınırları aşmasını önerir. Kardeşlik, dostluk, iyilik, adalet etrafında oluşturduğu bir insanlık idealini yüceltir. Duruel, insanlara hep neyi kaybettiklerini anlatır. Güzelliklerini, doğrularını kaybeden insanlara, çocukluk safiyetinin bozulmamışlığını hatırlatır. Çünkü büyüklerin dünyasında güzellik, kardeşlik, dostluk yoktur. Tarlada bir gelinciğe dokunan çocuk tüm gerçekliği kavrar ama büyüklerin dünyasına ulaşınca, çocuk safiyetini yitirir, kimliğini, benliğini kaybeder ve daracık hayatlarda sıkışıp kalır. Tükene tükene “ben kimim?” sorusuna ulaşır. Ancak bu yolculuğu kurgulayan kimdir, ufuk çizgisini çeken kimdir bilinmez. Sadece yaşanır, çünkü sorular cevapsızdır."

                Devamı Eşik Cini 14'te...

                Öykünün Serüvenine Bakış / Kemal Gündüzalp

    "Bugüne dek Necip Tosun'un bazı yazılarını iz­leme olanağım oldu. Özellikle "eleştirmeni" ol­madığı söylenen öykü alanında emek veriyor. Bu anlamda olumlu bir tutum. Eşik Cini’nde yeni başlayan ve süreceği anlaşılan yazısını da ilgiyle okudum. Öykünün genel tarihçesi bağlamında yapılan bu tür çalışmaları her zaman olumlu bul­dum. Üstelik bu doğrultuda yazılacak her şeyin mutlaka genel kabul gören bir çerçevede oluştu­rulması da gerekmiyor. Her yeni yazarın kendince bir değerlendirme yaparken takındığı tavrın kendi dünya görüşü ve yazınsal bakış açısına göre bir farklılık taşıması olağandır. Kuşkusuz bazı görüş­lerine katılmam da olası, ama tersi de mümkün ve bu da son kerte doğal bir durum olmalıdır. Bu­güne dek, önceki dönemler dışında Semih Gü­müş de, M. Sadık Aslankara da benzer çalışma­lar yaptılar. Birçoğundan yararlandım. Ancak bu tür yazılarda gördüğüm eksik, kendi döneminde genel kabul görmüş, çok okunmuş, hatta döne­me damgasını vuran bazı öykücülerin "aşılmış" olduğu varsayımından dolayı yeni çalışmalarda es geçilmesidir. Hele de hiç anılmıyorsa, çok doğru değil, ama "kasıt" bile aranabilir. Tarihçe yazarken, bugünden eyleyemezsiniz, değinirsi­niz, ancak yok saymak yazınsal anlamda doğru olmaz."

    Devamı Eşik Cini 14'te...

     

    eleştiri ve metnin ruhu BEHÇET ÇELİK

    beni öldürmek isteyen muhteşem hayat MİNE SÖĞÜT

    nezihe meriç’in yaratıcı prizması BİRSEN FERAHLI

    hayatı güzelleyen öyküler SEZER ATEŞ AYVAZ

    nezihe meriç ve yeni ahlak KARİN KARAKAŞLI

     lâ sesini arayan kadın REYHAN YILDIRIM

    korsan berni ve meli MÜGE İPLİKÇİ

    elinin değdiği, yüreğinin duyduğu ÖZLEM N. YILMAZ

    aşktır; akar su gibi NALAN BARBAROSOĞLU

    denizaltı MÜGE İPLİKÇİ

     ah sokağı BERAT ALANYALI

    spor haberleri ETHEM ALPAYDIN

    oyun arkadaşı NURAY ÇİFTÇİ

    masumiyetten şiddete doludizgin öyküler (tarkan barlas) NALAN BARBAROSOĞLU

    türk-italyan öykü alışverişi üzerine OĞUZ KARAKARTAL

     geçmişten günümüze italyan öykücülüğünün gelişimi üzerine bir deneme ESİN GÖREN

    zavallı hastanın eli LUIGI PIRANDELLO

    marx’ın ölümü SEBASTIANO VASSALLI

     banyo köpüğü ALDO NOVE

    dedemin donu İLHAN DURUSEL

     “bürrssst” AHMET BÜKE

    iki öykünün kuşkulu hikâyesi SÜREYYYA EVREN

    sesler ve yüzler: nursel duruel öykücülüğü NECİP TOSUN

    öykünün öznel alfabesi-2 (bir ruh haritası) FERYAL TİLMAÇ - NALAN BARBAROSOĞLU

    anabacı hikâyesiyle hikâyeciliğimizin gizli tarihine giriş SERDAR SOYDAN

    âdem’in türküsü ONUR ÖZGÜNER

    biz bir aileyiz ÖZLEM N. YILMAZ

    işte hayat! REYHAN YILDIRIM

     fatma’nın talihsizliği YENER BAYRAMOĞLU

     "can ağrısı” nedir doktor? YILMAZ YILMAZ

     7. izmir öykü günleri “öyküden sinemaya” MİNE HOŞCAN BİLGE

    öykünün serüvenine bakış KEMAL GÜNDÜZALP

    eşiklopedik sözlük BERAT ALANYALI


    Tarih: 21:07, 21/4/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    HECE ÖYKÜ ÇIKTI!

     

    DOSYA:  ÖYKÜDE BİLİNÇAKIŞI TEKNİĞİ

     

    Necip Tosun                Modernizmin Eleştirel Dili Bilinç Akımı                                     
    Şaban Sağlık               Türk Öyküsünde Bir Anlatım Tekniği Olarak Bilinç Akımı             
    Mehmet Narlı               Öyküde Bilinçaltı ve İnsan                                                  
    Sadık Yalsızuçanlar       Bilincin Aktığı (Geleneksel) Yataklar                                      
    Ercan Yıldırım               Modern İnsan, Zihnin Teşevvüşü, Bilinç Akışı                          
    Cemal Şakar                Bilinçdışının Bulanık Rüyaları                                                
    Esra Kara                    Psikanalizimden Anlatıya, Bilinç Akışı Tekniğinden...                 
    Salih Nurdağ                Psikanaliz ve Bilinç Akışı  

     

                         ÖYKÜDE BİLİNÇALTI VE İNSAN

    MEHMET NARLI

    Öykü ve Bilinç Üzerine Bir Değini

    Modern öykünün başından 1950’lere kadar öykü kişilerinin sosyal, kültürel ve siyasal ilişkiler ağı içinde,  farklı derinliklerle de olsa, bir bilinç düzlemi üzerinde göründükleri bir gerçek. Kendinden öncekiler kadar olmasa da, son otuz yılın öyküsünde de epistemolojik ve ideolojik bir arka plana bağlı olarak konuşan, davranan ve eleştiren kişiler oldukça fazla..  Buna “öyküdeki insanın bilinçlilik hali” diyebiliriz. Öyküdeki bilinç düzlemi, ideolojik, dinsel veya mistik önermeler, eleştiriler ya da sorgulamalar bağlamında kullanılmaktadır. Buna göre öyküde bilinciyle var olan kişinin, bakış açısı, nesnel ve öznel  ilişkiler ağı içindeki tavrı, anlatım tutumu, epistemolojik ve ideolojik bir arka plana ve ortama sıkı sıkıya bağlıdır. Bu tür öykülerin alt ve üst yapılar arasındaki nedensellik bağı da bilinç düzleminde kurulur. İdeolojik düzeyi sosyal gerçekliğin politik bildirileri ve tiyatral davranışları  yüzeyselliğinde olan öykülerde kurgulanan kişi de anlatıcı da bilgiçtir ve kesin inançlı konuşur.  İdeolojik düzeyin, varoluşsal bir arka plan olarak yer aldığı öykü kişileri ise, kendilerini de bilinç düzleminde anlamlandırmak istedikleri için  daha içinden, daha simgesel konuşurlar. Örneğin  iç konuşmalarla, dışsal ve içsel eleştirilerle ağırlaşan öykülerde kişilerle okur arasındaki ilişkiler darlaşmaya ama derinleşmeye başlar. Öykü kişilerinin merkezinde veya çevresindeki leitmotivler, simgesel bir alan oluştururlar ve öykü kişilerini, çeşitli değerleri, idealleri ve iletileri taşıyan varlıklar haline getirirler. Farklı aşamalar, teknikler ve bilinçsel arka planlara sahip olsalar da başlangıcından 1950’le genel olarak roman  ve öykü, Nurdan Gürbilek’in dediği gibi “hem modernliğin hem de modernliğe yönelik direncin, modernliğe göre yeniden tanımlanmış bir yerliliğin inşa edildiği alandır” (Gürbilek 2004:176). Bu alandaki “bilinç”li öykü kişileri, ideolojik, dinsel veya mistik önermelerde bulunabilmek; eleştiriler ya da sorgulamalarda yapabilmek için, bir değerler sistemine ihtiyaç duyarlar, Çünkü Murat Belge’nin deyişiyle “eleştiri bir sistematiğin ürünüdür ve değiştirmeyi amaçlar” (Belge 1994: 188).

                 Öyküde Bilinçaltı ve İnsan

    Modern bilimin fizikten sonraki en köklü keşfi sayılan  bilinçaltıyla yazarların ilişkisi estetik kaygıları aşar niteliktedir. Elbette bilinçten bilinç altına  uzanan öykücü ve öykü kişileri, bütünüyle bilinçten sıyrılmış değildirler. Sorgulamalar, arayışlar, eleştiriler, umutsuzluklar, isyanlar bilinç-bilinçaltı arasında bazen yüzeye çıkar bazen derine inerler. Newtoncu gerçekliğin yönettiği duyulardan, düşüncelerden ve bakış açılarından kuşkuya düşen; son yüzyılın acılarını çok çeken; yürüyen hayatta sordukları sorulara cevaplar bulamayan; “öteki”ne egemen olmaktansa kendi varlığının ve duruşunun kaynakları problem edinen yazarlar, göreceli gerçekçilik anlayışıyla birlikte bilinçaltına yönelirler. Örneğin Jung, Freud ve Proust’un izinde Tanpınar, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de, mistik birikimi ve rüyayı da  işin içine katarak, gerçek ile gerçek üstü arasındaki köprüyü kurmaya çalışarak yeni bir hafıza yapmak ister. Bilinçaltı, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarlarda, kimliksizliğin ve kişilik arayışının kentle ilişkilerini işaret etmeye yarar ve bunalan öykü kişileri görünmeye başlar. Kendi kanalından akan bilinçaltı tekniği taraftan da giderek, öykü kişilerinin bağlantısızlığını doğallaştırma sürecini başlatır. Bir çok öykü kişisin, bilinçaltı labirentlerinin simgesel uyaranlarla dolu yollarında, kişisel ve toplumsal varlığın bağlantılarını yoklama gibi bir ameliye ile meşgul olamayacak kadar bilinçten uzaklaşır ve koyu bir umutsuzluğa kapılır.

     “Bilinçaltı ve insan” tamlamasının taşıdığı anlamlar, öncelikle ironik bir bilince sahip olan ve bilinçaltı tekniğinin öncüllerinden olan Oğuz Atay’ın bir öyküsünde örneklenebilir. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i (Atay 2000)  iç konuşmalar, bilinç akışı, rüya, geriye dönüş tekniklerinin iç içe girmesiyle kurulur. Şehrin en uzağında bulunan evine dönen öykü kişisinin bedeni de zihni de yorgundur. Evde kimin bıraktığını anlamadığı bir zarf görür. Zarfın içindekiler bilmediği bir dille yazılmış ve gizli bir mezhep tarafından gönderilmiştir. Mezhep öykü kişisinin evden çıkmamasını emretmektedir. Bu tuhaf durum, kişinin eve, daha doğrusu kendi üzerine kapanmasının ya da dışarıya çıkacak sebep ve güç bulamamasının başlangıcı olur. Artık o, “korkuyu beklemektedir”.Ev hapsinin daha ilk günlerinde mektubu gönderenlerle iddiaya girer. Onlar, yalnızlığı seçtiği için ona katıksız yalnızlık cezasını vermişlerdir. Fakat o, ölerek, onların bu cezasını boşa çıkaracaktır. Önce kim olduğunu hatırlama çalışır; sonra bütün öğrendiklerini. Konuşmayı hatırlamak, varlığını da yokluğunu da fark etmeyen insanlara ulaşmak için harekete geçmek ister. Yenildiğini kabul eder;  hayata katılacağına, tabiatı ve insanları seveceğine, yurduna yaralı olacağına, evleneceğine, dedikodu dinleyeceğine söz verir. Fakat yine bir ses gelmez; o da mucize ve kudret gösterme yeteneğine sahip olanların bu kayıtsızlığına isyan eder ve içkiye verir kendini; yıkılıncaya kadar içer. Yine kılını kıpırdatan; başına gelenleri değiştirme zahmetine katlanan olmaz. Bu kayıtsız ve tepkisi insanlara yapılacak en iyi kötülük, bu dünyanın ne olduğunu anlamalarını sağlamaktır. Kendisine gelen mektubu bir yığın adrese göndermeye başlar ve  gidip karakola kendini ihbar eder. Fakat polisin de onu ciddiye almadığı açıktır.

     Görüldüğü gibi, öyküdeki kişi, içine kapanan, kendisiyle konuşan; rüyada gördükleri ile uyurken düşündüklerini birbirine karıştıran entelektüel bir bireydir. Yaşanan gerçekliği, ideal kurguyu, sıradanın ve kötünün başarısını, iyinin kimliksizliğini veya yitimini, hem görüneni hem de görünenin arakasındaki ağır ve değişmez kütleyi, iddia ve hiçliği kısaca  her şeyi aynı anda görür ve duyar. Hayatın sıradan alışkanlığı içinde sürekli kendisiyle uğraşır; kendi varlığını hayatın içinde bir yere koyamaz; yalnız ve başarısızdır. Kendi içindeki yıkılışları, toplumsal düzlemin yüzeysel ve çıkarcı ilişkilerini görür ama onları düzeltemediği gibi  daha derin uçurumların eşiğinde durur ya da oradan atlama isteği duyar. Durdurulamaz bir otomasyonla çalışan zihniyle başa çıkmak için belki de, kendisiyle alay eder. Bütün bildikleri, bilmediklerine ve başaramadıklarına cevap olmamıştır. Evet bunları hak ettiği kesindir. Ne tabiatı, ne insanları ne de olup bitenleri hiç sevmemiştir. Belki de başına gelenler  hatta başı bile  var olan bir şey değildir; hiç kimse kendisini duymadığına, anlamadığına, sevmediğine göre bu mümkündür. Artık nerede kaldığını unuttuğu için nereden başlaması gerektiğini de bilme imkanı kalmamıştır. İnsanlığın ve insansızlığın yüzkarasıdır; kendine acımayı, mutlak bir umutsuzluğu bile başaramamıştır; belki de her şey kelimelerden ibarettir! Hiçbir şeye zamanında tepki verememiştir; fakat hiç şey de zamanında kendisine verilmemiştir. Eleştiri ve önermelerin etkili olabileceği  bir değerler sistemi olmayan toplumun entelektüelinin izleyeceği yol eleştiriden, kendine acımaktan ve sonunda “özyıkım”dan geçer ve Oğuz Demirap’in  “Özalay” (Demiralp 1998: 106) dediği umutsuzluğun estetik inşası olur.

     Ömer Türkeş’in söylediği de bu: “Oğuz Atay’ın bütün eserlerinde aynı duygu: Buruk bir tebessümde ifadesini bulan umutsuzluk” (Türkeş 2007). Bu umutsuzluğu,  hem bağışlanma hem de bir bağışlama isteğini duyurur da denilebilir. Ama o, “ben insanların arasında olmak istiyorum (..) Eski durumum bağışlanırsa tabiatı seveceğim; insanları seveceğim; evleneceğim; çocuk yetiştireceğim; onların altını değiştireceğim; dedikoduları dinleyeceğim” diyerek bağışlanma isteğiyle de bağışlayacağı yaşama biçimiyle de alay eder. Adeta büyük bir hızla çalışan zihnin boşuna döndüğünü sezen okur için de bu, trajik bir ironidir. Yazar gibi okur da kaçışı, çığlığı, eleştiri ve saldırıyı ve umutsuz bir daveti  aynı anda yaşar ve acı bir gülümseme kalır dudaklarda; daha doğrusu gülümsemek için hareketlenen kaslar trajik şokla öylece dona kalır.

     “Bilinçaltı ve insan” bağlamında Necip Tosun’un Aynalar ve Sırlar öyküsüne de değinmek istiyoruz. Tosun’un Otuzüçüncü Peron (Tosun 2005) adlı kitabındaki öykü kişilerinin tamamı yalnız, kırık, belirsiz bir geçmişin uzağında veya yıkımı altında kalmış; hayatlarındaki eksikliğe veya parçalanmışlığa  bir anlam arayan, belki bu yüzden sürekli hem iç hem de dış yolculuklara  çıkan kişilerdir. Arayan, sorgulayan, hesaplaşan, bir anlamın ve bütünün peşine düşen bu kişiler, genellikle bilinçaltı tekniği ile kurgulanırlar. Cemal Şakar’a göre öykücü, “modernizmin tahribatlarını anlamaya ve anlatmaya yönelmekte ama modernleşmenin sorunlarını irdelerken çatışmanın toplumsal planda meydana getirdiği değişime atıflar yap(a)mamaktadır. O, değişimin sonuçlarını çözümlerken bile bireyin iç dünyasındaki etkileriyle ilgilidir” (Şakar 2006:142).

     Aynalar ve Sırlar’da sadece ressam olduğuna ya da uzun yıllar resimle uğraştığına dair ipuçları olan, hakkında başka da dış bilgiler bulunmayan (kaç yaşlarında, ailesi var mı vs) bir kişi, “ne aradığını bilmeden, her adrese koşacak bir ruh haliyle” şehri dolaşmaya çıkar. Kendini fazla oynanmış, karıştırılmış, örselenmiş bir beyaz gibi; hiçbir resmi aydınlatamayacak, ışıksız, parıltısız bir renk” (Tosun 2005:8) gibi hissetmektedir. Her ne olduysa “hayatta umut bağladığı tüm yollar, günden güne daralmış tıkanmıştır”. Sanki ruhu başka yerde, bedeni başka yerde kalmış; tam bir parçalanmışlık duygusu içinde şehri dolaşmaya çıkan kişi, “rüyalar, karabasanlar, ödeşmeler” içinde geçen yakın geçmişine, boş bulduğu kağıtlara resim çiziktiren çocukluğuna, resim eğitimi aldığı muhtemelen üniversite yıllarına ve içinde bulunduğu günün bilinmezliğine yürür.  Metruk bir konağın önünden geçerken, binaya girmek için karşı konulmaz bir istek duyar. Ona öyle gelir ki, içeri girince kabusları bitecek; soruları cevaplanacak; eksikliği tamamlanacaktır. İçerde terkedilmiş eşyaların geçmişine dalarak sigara içerken kendini bir boy aynası karşısında bulur. Fakat eyvah,  aynada yüzü görünmemektedir. Telaş, korku ve  baş dönmesi içinde şakaklarında kan izleri görür ve  kendinden geçer. Kendine geldiğinde aynanın üst tarafının sırının silinmiş olduğunu, aynanın üst kısmının düpedüz cam olduğunu fark eder. Fakat işte bu “sır” kelimesi onun bilinçaltının derinliklerinden bir mesaj fısıldar; ama ne? Evine gelir ve uzun bir zamandan beri ilk defa rahat bir uyku uyur. Sabah uyandığında aynada yüzünü görür ve dudaklarından utangaç ince bir gülümseme yayılır.

    Öyküde insan, olay ve zaman olarak bir dış dünya yok. Mekan olarak öne çıkan konak yol üstünde bir bina gibi görünse de,  dalgın, kırık ve yorgun bilincin simgesel bir uyaranı olmalıdır. Şakaktaki kan, baş dönmesi ve öykünün evdeki aynanın karşısında bitişi,  konak ve sırının yarısı dökülmüş boy aynasının  bir bilinçaltı yansıması veya darbeyle gelen halusülasyon ihtimalini de yedekte tutar.

    Acaba  entelektüel ve modern  bir birey olduğuna dair ip uçları (düşünme biçimi, yalnızlığı, resim hakkında düşündükleri, dinlediği müzik) öykü kişisi neyi tasarlamış ve neleri istemiş de olmamıştır? Bu kişinin bilinç düzlemi üzerinde neden hep sorgulamalar, ödeşmeler, kopukluklar ve parçalanmışlıklar vardır? Ruhunu başka, tenini başka yerde bırakacak kadar insanı ikiye ayıran hangi güçtür? Bu soruların cevabı olan somut bilgiler yoksa da, bireyin şikayetlerinden ve korkularından yola çıkarak bu soruların cevaplarını işaret edebilecek göstergelere ulaşılabilir. Öykü kişisi, isteyerek resim eğitimi almış, çizdiği resmin kendisi olabilirse, kendine ulaşacağını düşünmüş ama düşündüğü gibi bir ressam olamamıştır. Kendisine ulaşamadığı gibi gördüğü yüzlerin, dokunduğu ellerin iç haritalarını okumamayı umut etmiş: ama yüzler, daima meçhul suretler gibi kaybolup gitmişlerdir. Resimle, “eşyanın, bitkilerin, doğanın üstünden örtüyü kaldırmak ve ışığı ortaya çıkarmak istemiş; ne var ki ortaya ışık değil; cırtlak renkler ve kaba saba taklitler çıkmıştır” (Tosun 2001:12). Koyu bir yalnızlığa ve umutsuzluğa doğru aktığını duyan birey, son bir hamle ile canlı, neşeli, ortada durup duran insana ulaşmak istemiş; ama bunda da başarılı olamamıştır. Bireyin kendini keşfetmek için yaptığı bütün hamleler boşa çıkmış; çıktığı bütün yollar kendi üzerlerine kapanmışlardır. Öykü bireyi bu haliyle  Oğuz Atay’ın umutsuz kişilerine benzer ama aralarında önemli bir fark vardır. Atay’ın kişileri Enis Batur’un “kanlın bir kristal” (Batur 1993:180)  dediği kara mizahın içinde görünürler. Necip Tosun’un kişileri ise sanki hâlâ “bulma” umudunda oldukları için solgun bir yüzle  gezmeye devam ederler.

     Aynalar ve Sırlar’ın entelektüel bireyi soyut bir gerçekliğin keşfinin peşindedir. Öykünün adı olan “ayna” ve “sır” da  bunun işaretidir. Ayna, bireye, zihnini, kalbini ve modern dünya içinde aldığı yaraları gösterecek simgedir; sır ise, kendisi dışındaki varlığın örtüsünü kaldıracak kutsal bir düğümdür. Fakat bunların ayrı ayrı bulunması problemi çözmemektedir. Bütünüyle “sır”lanan ve evreni içinde tutan bir ayna gerekmektedir. Mitolojiden, dinlere, mistik algıdan modern algıya ayna, daima görünenin ötesindeki varlık veya anlamla ilişkili köklü bir simgedir. Aynanın içinden cin de çıkar, sultan da çıkar. Ayna nefsin kendisi ya da nefsin kendisini temaşasıdır. Mistik insan, aynaya bakarak, “alem-i mana”nın insandan eşyaya yansımasını da görebilir. Modern psikanalitikte de ayna, aşılamayan “ben”in göstereni olarak çözümlemelerin konusu olmaktadır. Örneğin Nurdan Gürbilek  aynanın “Tanpınar’ın neredeyse bütün anlatılarında, kahramanın karşısına aşılmaz bir kader, bir huzursuzluk alameti gibi” (Gürbilek 2004:142) çıktığını söyler.. Aynalar ve Sırlar’ın bireyi, modern binaların aralarına sıkışıp kalmış çeşmeleri, yıkılmaya yüz tutmuş evleri, renkleri ve canlılıkları kaybolmuş camileri bildiğine; onlar arasında dolaşırken tarihin kitabelere dokunduğuna, parmaklarını yazıların kıvrımlarında gezdirdiğine; daha da ötesi tarihin gizine ve ruhuna dokunacakmış gibi hissederek sisli hülyalara daldığına göre, aranan sırlı ayna geçmişte kalmış ya da geçmişten kalkıp gelecektir. Öykü kişisi konağa girerken sanki geçmişinin gelip kendini (yani bugünü) de içine alarak bir “sırlı ayna”da yansıyacağını sezmektedir. Öyle de olur. Fakat ne yazık ki aynanın üst tarafının sırları dökülmüştür ve kişi sadece bedenini görmüş, yüzünü görememiştir. Sırın dökülmesi, bireyin,  peşinde olduğu gerçekliği algılayabilecek bir yaşama biçiminden, bikrimden ve teslimiyetten uzak olduğunu gösterir. Ama böyle de olsa modern birey, sırlı bir aynanın var olduğunun ve bunu bütünüyle kavramanın mümkün olmadığını kavramıştır.

     Son olarak Murat Gülsoy’un Binbir Gece Mektupları adlı öyküsüne eğilmek istiyoruz. Bu öykü, bilinç akışının, post modern tekniklerle buluşmasını da gösterebilecek bir öyküdür. Böylece özellikle son yirmi yılda bilinç ve bilinçaltının kaynaklık ettiği gerçeklik algısından sadece metnin kaynaklık ettiği çoklu gerçeklik (belirsizlik) algısına da atıfta bulunulmuş olur. Binbir Gece Mektupları adlı öykünün, yalnızlığın, anlamsızlığın, korkunun ölüme çalan yüzünde duran kişisi, kim olduğunu ve hangi zamanda yaşadığını bilmediği birine mektuplar yazar. Öykücü daha ilk mektupta “kendi geçmişimi hiçbir zaman yazmadım; okuyanların hep öyle sanmasına özen gösterdim ama. Neden böyle davrandığımı bilmiyorum. Belki de hep içimde kalmış olan bir oyuncu olma isteğinin dışa vurumudur. Hiçbir şeyden emin olamadığım bir yerde anlatıyorum hikayelerimi. Belki de emin olduğum tek şey, bunları sana anlattığım” (Gülsoy 2003:174) diyerek, aslında yazının bir gerçekliği anlatmayabileceğini, her öykünün kendi gerçekliğini yaratacağını söylemek ister. Tıpkı Bin Bir Gece Masalları’ında  Şehrazat’ın yaptığı gibi: öykü yaratılan gerçekliktir, yaşanan değil. Bu mektuplardaki gerçeklik bir “oyun gerçekliği” olsa bile, bu oyunun aslında bilincin toplumsal kalıplarını çatlatan, bilinçaltını özgür bırakan, saplantıları, takıntıları ve korkuları ortalığa döken bir oyun olduğu ortada. Mektuplardan örneklenecek durum, eleştiri, duygu ve istekler, hem oyunun ortaya neler döktüğünü, hem metinler arasına uzanan anlatıcının kendini nasıl gizlediğini gösterebilir.

     Birinci mektupta, anlatıcı kişi, akşam vakitlerinde “çoğunluğu ölmüş kişiler tarafından yazılmış kitaplarını yakma isteği” duyar. Bu istek, içinde olduğu güne kadar yanlış ve özgür olamayan bir hayatı yaşamış olma düşüncesine bir tepki olarak okunabilir. Kitap yakma isteği narsist bir dışa vurum olarak okunabilir. Bu durumda öykü kişisi aslında içindeki kötücüllükten ve bunun bilinmesinden korkmaktadır. Otoriteye ve kurulmuş gerçekliğe isyan olarak da okunabilir. Bu durumda da kişinin kendi gerçekliğini yaratmak isteğiyle ilgili olabilir. Öykü kişisi bugüne kadar yaşanılan her şeyin  bir yanılsama olduğuna teslim olmak ister. Yenilginin kabulü olarak düşünebilir bu istek. Mademki yaşanılanlar kayıp gidiyorlar; mademki gidenler bir daha asla gelmiyorlar; mademki  o saf  coşku  giderek kayboluyor; o halde olan biten her şeyin bir yanılsama olması daha iyidir. Bu kabul, şimdide ve gelecekte yaşanılan ve yaşanılacak olanların da bir yanılsama olduğunu ispatlar ve insan gerçeklik duygusunu tamamen kaybeder. Anlatıcı özne, her gece yazılan mektupların ölüm  korkusunu  hafifletmek için yazdığını düşünür. Bilincin yenik itirafıdır bu. Geçmişte ve gelecekte kesin olan tek şey ölümdür.  Bunu bilmek insanoğlunun en büyük trajedisidir. Belki de bütün sanat oyunları bu trajediyi unutturmak içindir.

     İkinci Mektupta, anlatan ve yazan özne, evle, dostlarla, sevgililerle arasında örülen ipin koptuğunu ve  kopup gidenlerin çocukluğunun karanlık kuyusuna yuvarlandığını söyler. Mektuplarda çocukluk, saf coşkusuyla, korkusuyla, avuçta tutulan ölü bir kuşla sık sık bilinç altından çıkıp gelmektedir. Saf coşkunun birmiş olması, insanın hayat içinde coşkuyla bir yurt tutamayacağının gösterenidir. Avuçtaki ölü kuş, ölümle karşılaşmış olmanın ölüm korkusu olarak devam ettiğini ve aslında dokunulan, yaşanılan her şeyin ölü olduğunu simgeler. Gittiği şehirde delilerle tanışan kişi, onları isler ve görünmez olma korkusundan bahseder. Bu  ilişkilendirmede görünmez olmak, bedeniyle görünmemek anlamına gelmez. Deliler, toplumsal ilişkilere gölge düşüremezeler daha doğrusu insanlar onları görmezden gelirler. Öykü kişi, her gün aynı yere giderek, hatırlanmak, bilinmek ister; insanlar ve mekanlar içinde yurt edinmeyi umutsuzca yeniden dener.

    Üçüncü Mektupta, her gece yazdıklarına döndüğünü; yazılanlarınsa her an  kendisine döndüklerini fark eder. İlk planda kısır döngünün anlatımı gibi görünür bu fark ediş. Ama bu bumerangın ötesinde gerçeklik ve kurgunun birbirine geçtiği; gerçekliğin kurguyu oluşturduğu; kurgunun kendi gerçekliğini hayata aktardığı görülür. Tarihsel akışı, mekansal gerçekliği altüst eden bu iç içe geçişte  Şehrazat’tan sonra öne çıkan imge “at”tır. At, bilinme ve tanınma korkusunun olduğu durumlarda, çocukluğundan çıkar gelir  ve kişiyi uzaklara kaçırır.

    Beşinci mektupta öykü kişisi anlatıcı özne olarak çalışma ofisindeki müştemilatı sayar: Bir otelden araklanmış ayna, bir bumerang, İsa ve İsa’yı çarmıha geren haydutları gösteren bir röprodüksiyon, tren istasyonlarında göz göze kalınan kadınların itiraf mektupları, çizgi roman kahramanların portreleri, karnındaki bebekle konuşan annenin gençlik fotoğrafı ve babanın bezik takımı. Bir çalışma ofisi için oldukça tuhaf bir eşya birlikteliği. Bu nesnelerin beraberce ve ayrı ayrı kişinin bilinçaltında ve tahayyülünde simgesel ve imgesel anlamları olduğu açık. Ayna, benliği; İsa ve haydutlar, kötülüğün egemenliğini; bumerang, kısır döngüyü; çizgi roman kahramanları, çocukluğun ve kurgusal gerçekliğin içine dalmayı; anne fotoğrafı kaybolan masumiyeti; babanın bezik takımı, ilgisi otoriter babayı gösterebilirler.

    Altıncı mektupta kişinin  günlük hayatı, bilinçaltı, okudukları birbirine girerek bir kâbusa dönüşür. Kişi, kar maskesi takarak bankaya gider; banka kayıtlarında  öykü kişisinin adını taşıyan on iki kişi daha vardır. Onların adreslerini ister. Bankadan çıkarak herkesi rahatlatır. Polis kılığına girmiş bir simitçiden (simitçi kılığa girmiş bir polis değil)  yüklü miktarda leblebi tozu alır. Güvenlik kameralarının kaydettiği sayısal görüntüsünün alışveriş merkezlerinin girişlerine asıldığını görür. Bir tarih öğretmeni, yolunun kesip adını sorar. O da yazdığı mektupları bilinmeyen kişiye ulaştırması için tarih öğretmenine verir. Dolaşmaktan yorulduğu anda bütün parasını canlı mankenlik yapan bir adamın beyaz mantosunun cebine koyar. Adam kendisini İsa Sanır. Bu anlatılanları  neyle karşılanabilir: Şizofreni, kâbus ya da bu ikisinden kaçan bireyin öykü kurarak ikisini ötelemesi.

    Atıflar

    Atay, Oğuz (2000). Korkuyu Beklerken. İstanbul: İletişim Yayınları

    Batur Enis, (1993). Yazının Ucu. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

    Belge, Murat (1994). Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: Yapı Kredi yayınları

    Demiralp, Oğuz (1998). Yazı ve Yalnızlık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

    Gülsoy, Murat (2003). Binbir Gece Mektupları. İstanbul: Can Yayınları

    Gürbilek, Nurdan (2004). Kör Ayna Kayıp Şark. İstanbul: Metis Yayınları

    Şakar, Cemal (2006). Yazı Bilinci. Ankara: Hece Yayınları

    Tosun, Necip (2005). Otuzüçüncü Peron. Ankara: Hece Yayınları

    Türkeş,Ömer  (2007). “Tehlikeli Oyunlar”, www. Yazarlar/eu/atay, 10.04.2007

     

                                                       

    Tarih: 16:32, 20/4/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (24): CEMİL KAVUKÇU

    1980 sonrası öykücülüğümüze bakarken anılması gereken ilk isim kuşkusuz Cemil Kavukçu’dur(1951). Çünkü Cemil Kavukçu günümüz öykücülüğünün en üretken, en nitelikli isimlerinden biridir. Kavukçu, öykü dünyasını Sait Faik-Orhan Kemal öyküsünün kesiştiği yerde kurmuştur. Bu anlamda onun için, özellikle Orhan Kemal’in açtığı yolu estetize etmiştir diyebiliriz. Öykülerinde gündelik yaşamımızda varlıklarını bile hissetmediğimiz küçük insanların sıradan yaşamlarını, “tutunamayanları”, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, delileri, meczupları, alkolikleri gündeme getirmiştir. Bu yüzden onun en ayırt edici özelliği bir dönem çok gözde olan “küçük insan”ı yeniden Türk öykücülüğüne kazandırmış olmasıdır.

    Kavukçu’nun öykülerinde tematik “çeşitlilik”ten çok tematik “odaklaşma” gözlenir. Çağdaş insanın yaşadığı yalnızlık, korku, iletişimsizlik ana ilgi alanları olurken, bunları aşmak için kasabada geçen çocukluğu, ergenliği önemli bir kaynak/açılım olarak değerlendirmiştir. Kasabanın hem insanı saran, yaşatan sıcak/dost atmosferi, hem de gelecek vadetmeyen boğucu yanı üzerinde durmuştur. Kavukçu’nun öyküsü iki ana damardan akar. Birincisi kasabadaki insanlık manzaralarından oluşan damar (ki onun öykülerini yasladığı en önemli damar), diğeri ise büyülü gerçekçilik diyebileceğimiz ikinci damar. Kavukçu, birinci seçimde (yalnız, tedirgin ve yenilmiş insanlar) oldukça başarılıdır. İkinci damar ise Gemilerde Ağlarmış’daki “Unutulmayan”, Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak’taki “Ludwing Grundig”, Yalnız Uyuyanlar İçin’deki aynı adlı öykü, “Kuzeydeki Kum Kosterleri”, “Kargalar Rotası” öykülerinde sergilediği büyülü gerçekçilik yaklaşımıdır.

    Kavukçu, genelde olaysız, entrikasız, durum ve atmosfer öyküleri yazar. Öykülerde bir anın, ruhsal bir durumun tespitini yapar. Onun öyküde aradığı sadelik ve yalınlıktır. O, öykülerin hayatta olduğu gibi sadelikle, süslemeden anlatılmasından yanadır. Bir hayatın, bir kişinin, olayın öyküye/yazıya  dönüştürüldüğünde aslından uzaklaştığını düşünür ve bunu bir çok öyküsünde eleştirir.

     


    Tarih: 21:36, 27/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (23): MURAT YALÇIN

    Murat Yalçın (1970), öykülerinde, yerleşik, kabul görmüş anlatı kalıplarına mesafeli, deneysel, yenilikçi bir yazınsal tutumu benimser. Bu anlamda öykülerinde, genel okurdan çok, yazmayı, yazıyı mesele edinmiş, daha sınırlı bir okur kitlesini ilgilendirecek bir edebiyat anlayışını gözetir. Anlatarak, izah ederek değil, anlatamayarak, hatta anlatmanın imkânsız olduğunu belirterek ve giderek susarak meselesini aktarmayı seçer. İmalar, çağrışımlar, kısaltmalar ve susmalarla kendine has bir tahkiye oluşturmaya çalışır. Gerilmiş bir dille, sıkı dokunmuş, deşifreye muhtaç metinler üretir. Ancak özgünlük ve farklılığın onda suni bir çabadan çok, kendini izahın kaçınılmaz bir sonucu olarak dışlaştığını görürüz.

    Onun öykü anlayışını, azaltmak, tüm fazlalıkları atmak ve rafineleşmek olarak formüle edebiliriz. Bu nedenle öykülerinde metaforik söylem ve aforizma yaklaşımları belirgindir. Böylece çağrışımlar, zihni gelgitler, bilinçaltı metinlerde işlevseldir. Söylediklerine değil söylemediklerine dikkat çekmek isterken, yazıda, niyetlerle, varılan yerlerin farklılığını açık etmeye çalışır. Bu yüzden de hep sözcüklerle mücadele eder. Üretilen anlamların neye tekabül ettiğini sorgular.

    Yalnızlık, melankoli ve nostalji onun öykülerinin en belirgin temalarıdır. İster bir yazar/anlatıcı isterse üçüncü bir kişi anlatılsın, öyküler çoğunlukla içe dönük bir benin hesaplaşmaları ve yüzleşmeleriyle oluşur. Kahramanlar, vefadan, dostluktan uzak kişisel bir yaşantı sürdürmektedir. Dışarıda ise kaotik bir ortam ve kötülük vardır. Bu da bireyi kaçınılmaz bir yalnızlığa sürüklemektedir. Anıların, zamanın, ilişkilerin künhüne varmak isteyen anlatıcı, bilinçaltı gelgitleriyle yaşanan olumsuzlukları çözmeye çalışır. Gün boyu suskunluğunun yankısı, konuştuğunun,  konuşamadıklarının yankısı, yatakta bir yalnızlık anında zihninde dönenip durur. Hikâye, yalnızlığın ipinin iyice gerildiği anda oluşmaya başlar.

     


    Tarih: 21:33, 27/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (22): MURAT GÜLSOY

    Murat Gülsoy (1967), sürekli yenilikçi arayışlar içerisinde olan, kelimenin tam anlamıyla bir “atölye öykücüsü”dür. Pek çok öyküsü, özgünlük, biçimsel arayışlarının bir yansımasıdır. Yazıyı, hayatla yüzleşmenin bir aracı yapar. Edebiyatı hayatın içine sokup, kurgu ve gerçeği karşılaştırarak, hayatı yazınsal düzlemle, edebiyatı yaşamsal alanlarla test eder. Gülsoy, gerçeğin yazıya aktarılırken nasıl doğal hâlinden kopup başka bir biçime dönüştüğünü gündeme getirir. Zihinsel işleyişlerin yöntemini tartışırken, bu işleyişi de edebiyat algısı üzerinde irdeler. Onun öykülerinin büyük çoğunluğu üstkurmaca özellikleri taşır. Kurgu içinde kurgu, okuru öykünün yazılış sürecine ortak etme, başka metinleri öykülere dayanak yapma (metinlerarasılık) anlayışı öykülerde baskın yaklaşımlardır.

    Murat Gülsoy ilk öykü kitabı Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul’de (1999), adeta daha sonra bütün bir öykü serüveninde işleyeceği temaların ve yazın anlayışının genel çerçevesini çizer. Öykülerin tümü, yazı, yazmak ve edebiyat üzerine oturur. Edebiyatın kendisi öykülerin temel sorunsalıdır. İkinci kitap Bu Kitabı Çalın (2000) postmodern öykünün neredeyse tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. Kitap bir üstkurmaca olarak tasarlanmıştır. Özne her zaman kurgunun kendisidir. Anlatım, kurgu ve oyun anlayışı, yazarın klişeleri, hayat ve yazı ilişkileri, yaratım olayı gibi edebiyatın temel sorunları öykü içinde tartışılır. Oyun ve bulmaca öğesi hep öne çıkarılır. Âlemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler’deki (2002) öykülerin kahramanı/anlatıcısı yine yazardır. Bir öyküyü kurgularken hem öykünün oluşum serüveni hem de çevrenin bir yazara olan bakışını harmanlayıp yeni bir metne dönüştürür. Yazar bu serüvende kurgusal dünya ile dışsal dünyayı aynı anda yaşarken, kurgu ve gerçek konusunu, edebiyatın biçimsel sorunlarını öyküsünde işler. Bu süreçte sandığı gibi “edebiyatın sentetik bir şey olmadığını” keşfeder. Binbir Gece Mektupları (2003), masallar, büyüler, rüyalar evreninde gezinir. Öyküler, mektuplardan oluşur. Mektup biçimi, okurla söyleşmeye uygun bir yazış biçimi olduğu için, Gülsoy pek çok öyküsünde  bu biçimi tercih eder. Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım (2004) ise, ağırlıklı olarak deja vu kavramı etrafında oluşturulur.

     


    Tarih: 23:35, 26/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (21): ÖZCAN KARABULUT

    1980 sonrası öykücülüğümüzde yalnızlık, yüzleşme ve içe dönüş temalarını ağırlıklı olarak işleyen öykücülerden olan Özcan Karabulut (1958), yayınladığı beş kitabıyla, 1980 ile 2000 arası yaşananların bir tutanakçısı gibidir. İlk öyküsünün ikinci paragrafında bir kahraman “koyu bir yalnızlık düğümleniyor boğazıma” der. Bu, onun yirmi yıllık öykü serüveninin bir ipucu gibidir. Bu ilk kitapta (Karşı Öyküler, 1984) “yalnızlık”, toplumsallık adına aşağılanır, yalnızlığın aşılması önerilir.

    Onda yalnızlık, doğrulara olan güvensizlikten değil geçmişe olan özlemden kaynaklanır. 12 Eylül kesintisiyle birlikte kolektif dostluklar bitmiştir. Dostların kimi tutuklanmış kimi de başka yönlere savrulmuştur. Marş sesleri kesilmiş, ev, kahve arkadaşlıkları sona ermiş, dayandıkları temeller yıkılmış, mücadeleleri yenilgiye uğramıştır. Bu insanların yaşadıkları derin bir boşluktur. Kurtarılmış mahalleler, pankartlar, sloganlar ortalıktan çekilmiştir. Artık kentler de, kent insanları da davalarına ilgisiz, duyarsızdır. Sanki hiçbir şey olmamış, geçmişte o coşkulu günler yaşanmamış, mücadeleler yapılmamış gibidir.

    Hayata dostlarıyla, mücadeleleriyle tutunmuş bu insanların etrafları boşalınca tam bir hayal kırıklığı ile yalnızlığa “düşer”ler. Bir şekilde ideolojik geçmişleri olan insanların, inandıkları ideolojileri eski parlak günlerini yitirmiş, giderek gözden düşmüştür. Bunlar da bir yandan eski ideolojilerine bağlı kalmak isterlerken bir yandan da yeni hayata tutunmaya çalışırlar. Hayatta tek amaçları “örgütlenmek” olan insanları ideolojik bir değişimin yaşandığı günlerde ne yapacaklardır? Baskılar, çözümsüzlükler, etrafın boşalması yalnızlığı doğurur, giderek besler.

                Özcan Karabulut, Hüzünle Bazı Günler (1990), Baştan Sona Yalnızlık (1997), Belki de Kaybeden Zaman (1998), Aşkın Halleri’nde (2000) ağırlıklı olarak siyasal/toplumsal olayların bireydeki duygusal yansımalarını öyküleştirir. Devrimci gençler, dağdaki gerillalar, Sivas olayları, cumartesi anneleri, eski tüfekler, dünyadaki devrimci sosyalist mücadele öykülerinde yerlerini alır. Ama bunlar öyküde özne değildir. Çoğu kez bir fon olarak kalırlar. Tiplerini kahramanlaştırmak için siyasal tutumlarını, zayıf yanlarını anlatmak için de insani yanlarını öne çıkarır. Ancak bu siyasal tutum altında bireyin kendi özgürlük alanlarını koruması zor, hatta kimi kez imkânsızdır. Siyasal tutum bazen kadın erkek ilişkilerini eşitleyecek bir zemin olarak önerilmeye çalışılsa da sonuçta bir çözümsüzlüğe ulaşılır. Siyasal tutumun hayatı zenginleştirdiği vurgulansa da bunun da iletişimsizliği önleyemediği görülür.

     


    Tarih: 23:30, 26/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (20): YEKTA KOPAN

    Yekta Kopan (1968) bu dönemde beş kitaba imza atar: Fildişi Karası (2000), Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri (2001), Yedi Derste Vicdan Muhasebesi (2003), Kara Kedinin Gölgesi (2005), Karbon Kopya (2007). Yekta Kopan, öykülerini, yüzleşme, aşk, yalnızlık kavramları etrafında oluşturur. İlk kitabı Fildişi Karası’nda (2000), ağırlıklı olarak yazma sorunları ve aşk eksenli bir evren kurar. İkinci kitap Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’nde (2001) aynı izlekleri sürdürür. Kaçırılmış, söylenmemiş aşkların, terk edilmelerin yalnızlaştırdığı insanların acılarını anlatır. Tüm öykülerin odağına yazma sorunsalını yerleştirir. Çoğunlukla anlatıcı yazardır, bir öykücü. Tam buralarda yazının hayatı yansıtmadaki gücünü tartışır. Yazı, kimisi için beğendiği kadının sevgisini kazanmak, kimisi için aşkı/kadınları hayallerde yaşatmak, kimi için de işten kovulmanın izahta bir yöntemdir. Bütün bu insanlar yaşadıkları hâlleri yazıyla aşmak isterler. Ancak, yaşamlarını yazıyla izah etmek isteyen bu kişiler kurmacanın farklı yüzüyle karşılaşırlar. Kopan, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi’nde (2003), bilinçaltı göndermeleriyle aşk, yalnızlık etrafındaki yüzleşmeleri sürdürür. Kara Kedinin Gölgesi’nde ise (2005), olay anlatımdan uzaklaşıp, küçük anıların, fotoğrafların metaforlar, aforizmalarla şiirsel-düzyazıya aktarılmasıyla oluşur. Kent, yalnızlık, aşk ve zaman temaları baskındır. Karbon Kopya’da (2007) metinlerarasılığı yine öykülerinin merkezine koyar. Ama bu kez metinlerarasılığı bizzat yazarlardan yaptığı alıntılarla metnin içinde dipnot ve alıntılarla, kolajla gerçekleştirir. Albert Camus, Ludwing Wittgenstein, Oğuz Atay, Selçuk Baran… Borges’in dünyasında dolaşır (“Borges ve Ben”), Kafka’nın hikâyelerini yeniden yazar (“Kafka ile Yolculuk”). Postmodern anlatıların metinlerarasılık ve oyunsuluk yaklaşımları iyice belirginleşir. Beş kitaplık birikimine karşın, Yekta Kopan’ın öykücülüğü, oturmuş, sınırları belirlenmiş bir öykü evreninden çok, sürekli arayış içerisinde olan, biraz dağınık, deneyci bir görünüm sergiler.


    Tarih: 22:09, 25/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (19): BAŞAR BAŞARIR

    Başar Başarır (1970), Kent Kitabı (1992), Eski Şehrin Ayazı (1996), Nedir Hayat (2000), Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri (2003), Çıktığınız Hevesle İniniz (2004) kitaplarıyla nitelikli bir öykü evreni yaratır. Nedir Hayat’ta, hayatı, ülkeyi değiştirmeye çalışan insanların dramatik durumlarını ironik bir tutumla yansıtır. Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri’nde hayat kurgusu, düzeneği altüst olan insanların yenilgileri üzerine eğilir. Çağdaş yaşamın getirdikleri, bireysel idealler, aşk ve rüyalar bir gün insanın elinde kaçıverir. İnsan artık boşlukta yapayalnızdır. Ya bir köprüde intihar eder (“Köprüdekiler”), ya da aşırı doz marifetiyle canına kıyar (“O Bende”), bir sabah küflenmiş evliliğini hayretle fark eder (“Küf Kokusu”). Aslında ölüm gerçeği varken bu hayatı değiştirmek de mümkün değildir. İnsan gittiği yere kendini götürdükten ve tek gerçek ölüm olduktan sonra, kaçmak da çözüm değildir. Buralarda hayatın oyunsuluğu ve fanilik duygusu öne çıkarılır. Çıktığınız Hevesle İniniz, bir arayış kitabı olur. Her öyküden önce bir grafik ve kıssadan hisse yerleştirerek bir kitap bütünlüğü gözetir. Ancak tematik anlamda diğer kitaplarla benzer yaklaşımları sürdürür. “Yazı Bankası”, “İçim Dışım Bir”, “Uykusuz” öykülerinde postmodern edebiyatın izleri görülür.


    Tarih: 22:05, 25/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    GÜNÜMÜZ ÖYKÜSÜ (18): YÜCEL BALKU

                     Genç yaşta kaybettiğimiz Yücel Balku (1969-2003), zengin bir imgelem ve düş gücü, derinlikli/kuşatıcı bir birikim ve kusursuz tahkiyesi ile 1990 sonrası öykücülüğümüzün en parlak isimlerinden biri olmuştur. Tarih ve güncelliği harmanlayıp olağanüstü güzellik ve akıcılıkta şaşırtıcı öyküler kaleme almıştır.           Tarihe eğilip günümüz insanlığının değişmeyen yanlışlarını, trajedilerini devşirir. Doğu kültürünün masal birikiminden, efsanelerden, mitlerden yola çıkarak, heyecan, merak öğelerine yaslı, çağcıl masallar anlattı. Gizemli, özenli, çok katmanlı derinlikli öykülerdir bunlar. Korku, gotik yaklaşımlar, cinayetler, katiller, gizemli arayışlar gözde seçimleri olmuştur. Özellikle katil-anlatıcı yaklaşımı oldukça başarılıdır.

                İlk kitabı Sükût Ayyuka Çıkar’da (2001), hazine peşindeki insanları (“Sisten Sonra”), kesik baş efsanelerini (“Kesik Başın Hikâyesi”), zehirlenen şehzadeleri (“Akarib”), kaybolan manastırı (“Arguri”), gizemli cinayetleri (“Son Promethe”), göldeki batık kasabaları (“Göl”) anlatır. Ölümünden sonra çıkan ikinci kitabı Goncanın Üçüncü Günü’ünde de (2004), sahte cevşenlerle izlenen toplumsal hayatı (“Cevşen”), imparatorun kızını kaçıran aşığı (“Tıley Ya da Hiç”), kendi hayat hikâyelerini anlatan ölüleri (“Aileden Biri”), baba katillerini (“Boğanak”), gölden çıkıp gelmesi beklenilen ölüleri (“Yalnız İğdenin Kokusu”), yılanlaşan insanları (“Yılan ve Erguvan”) öyküleştirmiştir.

                Yücel Balku’nun öykülerinde, postmodern edebiyatta gördüğümüz tarihsellik, metinlerarasılık, eğlence, oyunsuluk, düş ve gerçeğin iç içe geçişi, gizem, ironi, öykülerin yazılış sürecinin okurla paylaşılması yaklaşımları ağırlıklıdır. Balku, ayrıca fantastik edebiyatın gotik, polisiye, korku öğelerini bolca değerlendirir. Onun öykülerinin en dikkat çekici özelliklerinden biri de finalleridir. Öykünün sonunda anlatıcı birden yer değiştirir, anlatıcı aslında kendisinin anlatıcı değil bir başkası olduğunu söyler. Balku, kimi öykülerde de birden fazla final yazarak, okurun dilediğine inanması için ona tercih hakkı sunar.

    Yücel Balku sadece iki kitabıyla bile öykücülüğümüzde kendisine seçkin bir yer edinmiştir.

     


    Tarih: 23:26, 24/2/2008
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->