Embed

2013’te ÖYKÜ / NECİP TOSUN / 1. Bölüm

2013 yılı, öykü kitapları açısından verimli bir yıl oldu denilebilir. Gerçi roman yanında en azından sayısal anlamda oldukça yetersiz bir alanı kapladı ama yine de umut verici çıkışlar vardı. Öyküde artık belirgin bir yer edinen Mustafa Kutlu, Ali Haydar Haksal, Fatma Barbarosoğlu, Cihan Aktaş, Başar Başarır, Faruk Duman yeni öykü kitapları yayınladılar. 2013 “ilk öykü kitapları” açısından da hareketli bir yıldı. Seyir Balkonu / Fatma Rânâ Çerçi; Biraz Sonbahar Biraz Hüzün / Fikri Özçelikçi; Meleğin Gölgesi / Mustafa Başpınar; Yarım Sevmeler / Bedia Koçakoğlu; Günler Ne Kadar Kısaldı / İsmail Özen; Kırmızının Çağrısı / Zeynep Hicret; Kefendeki Misket / Yunus Emre Özsaray ilk öykü kitapları olarak yayınlandı.

En nitelikli ve düzenli hâliyle öykü dergisi olarak Hece Öykü yine göz doldurdu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, “Genç Öykü 1”, “Günümüz Türk Öyküsünde Kadının Sesi”, “Çağdaş Kırgız Öyküsü-2”, “Genç Öykü 2”, “Çağdaş Pakistan Öyküsü”, “Öyküde Eril Bakış dosyaları hazırladı, yüzlerce öykü yayınladı.

2013’te Dünyanın Öyküsü dergisi yayın hayatına son verdi. 28 Ağustos 2013’te şu duyuru yayınlandı: “OKURLARIMIZA: Dünyanın Öyküsü Dergisi, iki aylık öykü eleştiri dergisi olarak, Şubat 2012 tarihinde 1. sayısını yayınladı. Türk öykücülüğünün yanı sıra dünya edebiyatından da örneklerin yer aldığı edebiyat dergimiz bu amaçla yola çıkmıştı. 9. sayıda basılı yayınına son veren dergimiz, gelişen teknolojiye ayak uydurma kararı aldı. Heyamola Yayınları adına Ömer Asan'’ın sahipliğini ve Yayın Yönetmenliğini üstlendiği Dünyanın Öyküsü, 2014 yılından itibaren e-dergi olarak edebiyat yayınına ve tüm ülkede Roman Kahramanları Dergisi ve Homeros Akademisi işbirliği ile edebiyat örgütlenmesine katkı sunmaya devam edecektir.”

İlk sayısı Eylül 2012’de yayınlanan Sarnıç Öykü dergisi 2013’te yayın yaşamını sürdürdü. Her sayısında “Odak Kitap” başlığı altında bir öykücüyü öne çıkardı. Bu bağlamda, Murat Yalçın, David Vann, Başar Başarır, Fahrettin Demir, Ferit Edgü, Feryal Tilmaç, Müge İplikçi, Katherine Mansfield’i odağa aldı. Dergi ayrıca Temmuz-Ağustos sayısını “Yaz Öyküleri” özel sayısı olarak düzenledi.

Öyküdeki bu hareketliliğe nazaran 2013’te de öykü eleştirisinin oldukça yetersiz kaldığı görüldü. Bu bağlamda Örümcek Kapanı / Cemil Kavukçu / Can Yayınları; Öykü Ağacı / Ali Haydar Haksal / İz Yayıncılık; Öyküyü Okumak / Feyza Hepçilingirler / Okur Yazar Yayınevi; Kurmacanın Büyülü Sureti / Abdullah Harmancı / Profil Yayınları öykü odaklı eleştiri kitaplarındandı.  Öykü eleştirisi daha çok dergilerde varlığını sürdürdü.

2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nün Alice Munro’nun öykülerine verilmesi tartışıldı. Bu yılki ödülün tür olarak öyküye verildiği konuşuldu. Oysa ödüllere türler açısından bakmamak gerekir. Bir Romancı ya da şaire de verilebilirdi. Bu şaşırtıcı olmazdı. Ancak yazınsal bir tür olarak öykünün ödüllendirilmesi bizim dikkatimizi çekiyorsa yine de bu da ödülün bir mesaj içerdiği anlamını taşır.

Öykü Kitapları

Sıradışı Bir Ödül Töreni / Mustafa Kutlu

Mustafa Kutlu, Sıradışı Bir Ödül Töreni’nde sanat ve edebiyat ödüllerini ironize eder. Bir karnaval anlatımı çerçevesinde, insanların yükselme tutkularını, her şeye para gözüyle bakmalarını eleştirir. Küçük bir kıyı kasabasını bir turizm cenneti hâline getirmek için müteşebbis ruhlar harekete geçer. Tüm amaçları buranın ticaretini geliştirmek ve zengin olmaktır. Sıradışı Bir Ödül Töreni her ne kadar bir ödül törenini anlatıyor gibi gözükse de törenin burada bir metafor olarak kullanıldığı açıktır. Hikâye aslında dünyanın bir karnaval şeklindeki yorumudur.

“Türkiye Kafadanbacaklılar Derneği Ödülleri” edebiyat, sinema, tiyatro, fikir vb. ödülleri vermektedir. Ödüllendirdiklerinden biri de maliyeci Aziz Bey’dir. Aziz Bey’e ödül dört ciltlik Maliyeci Yazarlar Ansiklopedisi kitabı için verilir. Hikâye, doksan yaşındaki bu yazarın ödül almak için yaptığı mücadeleyi öne çıkarır. Ömrünün sonunda gelen ödül Aziz Bey’i hayata bağlar. Bir başka  kahraman Tufan Aktaş ise farklı bir dünyada yaşamakta, bir kütüphane kurmaya çalışmaktadır. Daha sonra yükselme hırsındaki Nezaket’i tanırız. Ve ona âşık olan Kaymakam Ferdi’yi. Nezaket, Taş Ambar’ı, Albeni El Sanatları merkezi’ne dönüştürecektir. Ve sıra ödül törenine gelir. Sırasıyla ödül alanların üzerinden bir Türkiye panoraması çıkarılır. Nezaket, törenin, panayırın sonunda bir ezan sesi duyar ve o sese doğru ilerler. Kutlu’nun bu uzun hikâyesi Türkiye’de ödül olayının nasıl istismar edildiğini anlatan emsalsiz bir ironidir.

Bildiri Öyküler / Ali Ulvi Temel

Ali Ulvi TemelBildiri Öyküler’de, ideal insan, ideal toplum ekseninde insanın önündeki engelleri ve bunu nasıl aşacağını örnekler. Ölüme duyarsız toplumun açmazları ve modernizmin fıtratla çatışması gündeme getirilirken, insanların duyarsızlığına, suskunluğuna, sürüp giden yanlışlığa müdahale etmemesine eleştiriler getirilir. Tüm öykülerde doğal hayata, aya, göğe, yıldızlara övgü, modern hayatın insanı boğan görünümüne yergiler vardır. İnsanlar modern hayat ve mimari ile birlikte ne güneşi güneş,  ne ayı ay olarak görebilmektedir. Çağdaş seçimlerle kendi kendilerine hayatı yaşanmaz kılmışlardır.

Öyküler bölüm bölüm Edebiyat dergisi duyarlığını yansıtır. Edebiyat dergisi ortak duyarlığı, mesajları, jargonu bu metinler aracılığıyla sergilenir. Eylem, emek, kitap, doğa, kalem, dostluk, sorumluluk, direnç gibi dergi ve çevresinin kodlarını içerir. Kitap, daha önce 1978’de Edebiyat dergisi yayınlarından çıkan Uzun Yürüyüşte kitabıyla, “Bildiri Öyküler” başlıklı bir başka bölümden oluşur. Bu anlamda kitap daha önce yayınlanan Uzun Yürüyüşte’yi de içine alan Bildiri Öyküler’in basımı olarak da değerlendirilebilir. Bu iki bölüm arasında tematik anlamda örtüşmüşlük bulunsa da biçimsel anlamda farklılık vardır. “Bildiri Öyküler” ağırlıklı olarak kısa kısa öykülerden oluşur.

Ali Ulvi Temel tahkiyeye yaslı hikâyeler anlatmak yerine, imgesel öyküler anlatır. Çok temel bir insani sorun, küçük bir fotoğraf, bir anekdot etrafında örer öyküsünü. Âdeta anlatacaklarını keser, kırpar, arındırır ve bir fotoğrafın üzerine yerleştirir. O fotoğrafı canlandırmak, çoğaltmak, zenginleştirmek okura bırakılır. Sonuçta imgesel, soyut bir öykü dünyası yaratır. Bu imge yardımıyla, düşüncelerini, duygularını kurgular.

Ali Ulvi Temel’in öyküleri, büyük olaylara, entrikalara, hikâyelere yaslanmaz. Daha çok iç monologlarla oluşturulan enstantanelere, küçük anıştırmalara, çağrışımlara dayalıdır. Bir mekândaki izlenimden, küçük bir anıdan, bir duygudan yola çıkarak metnini oluşturur. Tümüyle ben anlatıma yaslanan öyküler, hem biçimsel hem de tematik anlamda birbirine yakındır.Olayın, tahkiyenin, kurmacanın iyiden iyiye azaldığı anlardametinler,deneme diline yaklaşır. Öykülerdeyazar (anlatıcı), yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, bir temanın peşinde onu açıklamaya çalışır.

Ali Ulvi Temel, çok az yazmasına, öyküye uzun aralar vermesine karşın, öykününparlak örneklerini vermiştir. İmgesel yaklaşımlar,yarım bırakılmış cümleler ve örtük anıştırmalarla metne gizem, merak unsuru ve devamlılık katarak tutarlı bir öykü evreni yaratmıştır. Öykülerde, bir dünya görüşünün, bir duyuş, bir bilinç aktarma hedefi elbette vardır. Ne var ki pek çok öyküsünde amaç, temel bir insani durumun, duygunun, düşüncenin aktarımıdır. Öykülerde günümüz insanına neyi kaybettiğini hatırlatır. Tüm kitabı özetleyen cümle tam da budur: “Çok çoraklaştı insan, sıksan bir damla gözyaşı çıkmaz.” Kitabı da bir uyarıyla bitirir: “Ses gelsin baylar!”

Güneşe Koşan Adam / Ali Haydar Haksal

Ali Haydar Haksal öykülerini, kent ve modernizm eleştirisi, gelenekten / kutsaldan kopuş, bireyin yabancılaşması yaklaşımları etrafında kurgular. Çocukluk, kutsaldan kopuş, kent, aşk, fanilik, yalnızlık, küçük insanlar, bunalımlar onun tüm öykülerinin ana temalarıdır. Özellikle yoksulluk, yalnızlık, köy hayatı pek çok öyküsünün konusunu oluşturur. Haksal, çevreyle bağlarını koparmış, iletişimsiz, yenik, yalnız tiplere eğilir. Tüm hayatı kentin karmaşasına hapsolmuş, hayat deneyiminde yenilmiş öykü kişileri; yenilgilerinin izleri ve yaraları ile sokaklarda yapayalnızdırlar. Bu kahramanlar bazen bir evlilik mağdurudur, bazen bir çocukluk hatırası peşindedir. Kalabalıkların yürüyüşüne bir türlü ayak uyduramayan tipik tutunamamışlardır. Çevrelerine kırgın, kızgın ve küskündürler.

Güneşe Koşan Adam’da soyut, var olup olmadığı bilinmeyen, cisimleşmemiş ancak bir duygu ve ses olarak var olabilen karakterlerin izinde, Doğu, Batı, şehir, yalnızlık, acı etrafında oluşturulur öyküler. Bazen bir aşk hâli, günah sınırında yaşayan Yusuf gibi sınanan bir kahramanın iç döküşleri, bazen bir açmaz içindeki kahramanın bir yol, yöntem arayışları hikâye edilir. Kahramanların bir kurgu ve düş içinde hayatı anlamlandırmaya çalışmaları bir iç sesle dışa verilir. Kalabalıklardan, yanlışlardan, şehirden kaçmaya çalışan insanlar bir adaya ya da bir düşe sığınırlar.

Ayak İzlerinde Uğultu/ Cihan Aktaş

Cihan Aktaş’ın öykülerinde kurduğu atmosfer “konuşkan” bir zemine yaslanır ve herhangi bir insanın zihninden geçen günübirlik duygulardan, olaylardan, aktüaliteden oluşur. Aktaş, günceli konuşmaktan çekinmez, gazete, televizyon haberlerini, öykünün temel meselesi, odağı yapar. Öyküde tek etkiden çok, bilince akan pek çok olayı değerlendirir. Üst üste pek çok duygu, konu aktarır. Sosyolojik tanıklığı ve haklının yanında yer alma duruşunu daha çok önemser. Kadınlık hâllerinin bütün ritüellerini bir bir sıralar, üst üste bindirir, öyküye bir değil bazen sayısız kahraman girer böylece çok sesli bir öykü atmosferi oluşturur. Cihan Aktaş, öyküde düşünce aktarımını önemser. Ama duygu aktarımının öne çıktığı öykülerde daha başarılıdır. Kahramanın bir korniş takıntısı, bazen apartmanda duyduğu bir ses gibi küçük ayrıntılarla oluşturulan öyküler modern öykünün tüm özelliklerini yansıtır. Düşünce ve duygu dengesi her öyküde gidip gelir. Aslında bu da kaçınılmazdır. Kuşkusuz seçtiği tipler ideolojik tipler olunca öyküler kaçınılmaz olarak düşünce yoğunluklu bir anlatıma uzanır.

Ayak İzlerinde Uğultu mülteciliğin, göçmenliğin odak alındığı aynı temalı öykülerden oluşur. İnsanlar gitmekle kalmak, umut ve yenilgi arasında eşikte beklemektedir. Bulundukları dünyada, ülkede, coğrafyada kendilerine yer bulamayan, mutlu olamayan ya da bir şekilde yurtlarını terk etmek durumunda kalan insanları yeni bir hayat, yeni bir mekân, yeni insanlar beklemektedir. Ama insan gitmekle umutlarını gerçekleştirebilecek midir? İşte anlatıcı, dünyanın çeşitli yerlerinde giden, gitmek isteyen, bu arayış içerisindeki insanların durumuna bakıyor. Sınır metaforu üzerinden yersizlik yurtsuzluk duygularını, giderek sürgünlüğü ele alıyor. Göçmen psikolojisini hikâye ederken, mekân, anı, kaybetmek duygularını gözler önüne seriyor, çoğu dertleri, rüyaları olan bu dava insanlarının kırılmalarının sarsıcı etkisini aktarıyor. Özellikle yurt dışındaki Müslüman kızların, kadınların Batılı insanlar tarafından algılanışlarını ve çarpık bakışı irdeliyor. Başörtülü olarak Batı’da var olmanın zorluklarına eğiliyor. Ama asıl tema kadın ve kadın sorunları. Onun öykülerinde kadınlar bir şekilde erkekler tarafından terk edilmiş mutsuz kadınlar. Gerek anlayışsız erkekler, kocalar gerekse ülkede yaşanan baskı ortamı bu kadınlara hayatı çekilmez kılmaktadır. Terk edilmiş kadınların gözünden bu hâlleri hikâye edilir.

Rüzgâr Avı/ Fatma Barbarosoğlu

Genel olarak bakıldığında, Barbarosoğlu öykülerinde modern hayatın algılarını, tezahürlerini ve değer yargılarını sorgular. Sahih olma çizgisinden uzaklaşan her konumdan (yazar, sunucu, öğretmen) insanın ikiyüzlülüklerini hikâyelerle örnekler. Hakikatle bağları kopmuş bu insanlar, çağdaş yaşam sahnesinde sadece oynamaktadır. Bu öykülerde dinde, gündelik yaşamda kendisi olmayan, sahihlik çizgisi dışında “oynayan” insanların hikâyelerine eğilir. Çağdaş yaşamın ürettiği, dayattığı yaşam tarzlarını, anlayışları, beğenileri karakter ve olay düzleminde ele alıp, yaşanan açmazlara ilişkin ipuçları sergiler. Özellikle medya çağını odak alarak, medyanın gerçeği orijininden koparıp bir oyuna, yalana dönüştürdüğü insanlık hâllerini, olayları sorgular.

Biçimsel anlamda ise öykülerinin geleneksel hikâye anlayışıyla bağları sıkıdır ve tümüyle anlatmak ve aktarmak peşindedir. Hayatı olduğu gibi metne aktarır, gündelik hayatın tanıklığına başvurur. Onunla ödeşir, yüzleşir, paylaşıma açarak, anları, durumları kayıtlara geçirir. Büyük hikâyeden çok sahici hikâyeye yönelir. Hayatın oldukça belirgin görünümünü, hatta aktüel olayları, temaları işler. Akışkan, pürüzsüz dil, sahiplenimi kolay temayla birleşince öyküler muhatabını kolaylıkla yakalar. Biçimsel anlamda her öykünün dramatik yapısına uygun kurgusal yapıyı oluştur.

Fatma Barbarosoğlu Rüzgâr Avı’nda, Kürt sorunu, başörtüsü, çarpık din algısı gibi yine güncel hayatın sorunlarına, aktüel olaylara, temalara eğilir. Daha önceki öykülerinde ötekileştirilen Müslüman kadınları işlerken bu kez ağırlıklı olarak iktidara gelmiş Müslüman kadınları gündeme getirir. Müslüman kadınların güzellik tutkusu, gösteriş merakı öne çıkarılırken, zenginleşen, iktidara gelen dindar kesimin, modernizme teslim olup, sıradan bir insana dönüşmeleri, özlerini, ilkelerini yitirmeleri hikâye edilir.

Öykülerde muhafazakârların, yeni zengin ve iktidar sahiplerinin parayla, güçle imtihanları anlatılırken, bu insanların köklerinden kopmalarıyla içine düştükleri çarpık hâlleri ironik bir dille hikâye edilir. Bir kültürün temsilcisi olarak öne çıkanlar, bunu unutup görgüsüz, türedi zenginler olarak gülünç/acınası duruma düşerler. Sınıf atladıklarını düşünerek, aynı inançtaki insanlara kibirle bakıp araya mesafe koymaya çalışırlar.

Baykuş Virane Sever / Faruk Duman

Baykuş Virane Sever’de doğaya, doğallığa ve fakirliğe gömülmüş, dışarıyla teması neredeyse tümüyle kopuk bir ailenin hâlleri çocuğun gözünden hikâye edilir. Ormana yaslı bir ev, maceralara ve düşlere mekânlık yapar. Masalsı bir üslupla çocukluk anılarına eğilen anlatıcı, çocuğun gözünden ailesine, akrabalarına bakar. Ölümüne tanıklık ettiği abisini, neşeli, coşkun biriyken sessizliğe gömülen teyzesini, tiyatroya merak salan Ender abisini, doğurmak üzere olan annesinin ıstıraplarını, resim tutkunu amcasını anlatır. Yine dil arayışları, kurgu yetkinliği baskındır.

Anlatıcı çocukluğuna baktığında gördüğü her şey neredeyse doğa ve onun yansımalarıdır. Genel anlamda konuşursak doğa çoğu yazar için resimsel bir estetik araç (fon) işlevi görmüştür. Duman’da ise doğa, pek çok simgesel göndermenin aracı olur. Bozulmanın, kirlenmenin ve kayıtsızlığın tam karşı kavramları yani, safiyet, bozulmamışlık ve arınmayı kodlayan doğa, tarihsel süreç içerisinde başta romantikler olmak üzere pek çok yazarın temel başvuru kaynaklarından biri olmuştur.

Dilsel arayışları, çok anlamlı okumaya yatkın anlatımı ve içe işleyen psikolojik derinlikli yaklaşımlarıyla Faruk Duman’ın sağlam bir öykü evreni oluşturduğuna kuşku yok. Ne var ki tematik anlamda bir tekrar sorunu yaşayabilir. Duman’ın aynı öyküyü (Doğa / çocuk, anne masalı, hayvan ve insan içiçeliği) giderek derinleştirdiği, zenginleştirdiği, hatta kusursuzlaştırdığı söylenebilir. Ama tam da burada öykü dünyasına yeni bir kapı, evren açmasının kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu, çünkü bu tutumun bir tekrar ve kısır döngüye yol açabileceğini belirtmek gerekir.

Teklifinizle İlgilenmiyorum / Başar Başarır

Başar Başarır, Teklifinizle İlgilenmiyorum’da tümüyle marazi insanların seslerine odaklanıyor. Ama bu tek ses değil, herkesin aynı anda konuştuğu bir platform sanki. Bu anlamda çok sesli bir öykü dünyası kuruyor. Hayat, durmaksızın konuşuyor. Neredeyse çevremizde duyduğumuz her şey metne akıyor. Ayrım yapmıyor Başarır. Güncel olaylar, geçmiş, tüm zamanlar iç içe ve her kesimden, yaştan insan öyküde söz alıyor. Bir söz cümbüşü içinde kelimeler havada uçuşuyor, deyimler, atasözleri, argo deyimler… Neredeyse kimsenin sözünü kesmiyor yazar, mikrofon elden ele dolaşıyor, karmaşa ve kaos içinde ironi ve kara mizah öykünün kaderi oluyor. Kocasının kendisini aldattığını televizyondan öğrenen kadın, hayata daha küçücükken yenilen ve müzede öylece ortada kalan çocuk, şeytanın baskınına uğrayan Reha Bey, zulmettiği devenin saldırısına uğrayan Fayık, sokak aralarında varolmaya çalışan bıçkın delikanlılar öyküde arızalı hâllerini sergiliyorlar. Başarır öykülerde, toplumun bilinçaltına eğilirken, özellikle argo diline, onun her şeyi cinsellikle izah eden bel altı küfürlerine bolca yer veriyor. Zaten yenilmiş, bir şekilde problemli, arızalı insanlardan farklı bir ses de beklenemez. Tam da orada durup, onların bozuk hayatlarından sesler aktarıyor.

Tezcanlı Hayalet Avcıları / Müge İplikçi

Müge İplikçi öykülerinde, yersiz yurtsuzları, dışarıdakileri, azınlıkları, kadınları, başörtülüleri kısaca tüm ezilmiş ve yenilmişleri anlatırken, iktidar ve otoritenin dayattığı yerleşik anlayışları / kavramları, doğru diye bilinenleri yıkmak ister, adalet, eşitlik, mutluluk üçgeninde bir üst hayat biçimi teklif eder. Tüm öykülerde bir şekilde kadın kimliğini tartışmaya açarken, kadının toplumsal hayattaki yerini, algılanışını ve giderek toplumsal konumu nedeniyle kaçınılmaz yenilgisini örnekler. Kadının yazgısı ile ülkenin yazgısı arasında bir paralellik kurarak kadın öznesi üzerinden bir yandan da Türkiye okumasına girişir. Toplumsal değişim ve dönüşümle bireysel dramları iç içe anlatır. Biçimsel anlamda ise kendisini kolay ele vermeyen, okurdan çaba ve dikkat isteyen bir yapıyı tercih ederken yaşanan kaotik ortamla biçim seçimi arasında bir örtüşmüşlük kurar. Yalnızlığı, iletişimsizliği ve kadın olmanın güçlüğünü bu biçimsel örgü içinde aktarır. Erkek egemen zihniyet, otoriter yapının acımasızlığı, faşizm belli tonlarda öykülerde yerlerini alır.

Müge İplikçi, Tezcanlı Hayalet Avcıları’nda sorunlu kadın erkek ilişkilerine bakarken sonunda hep terk edilen kadınların dünyasına odaklaşır. Geçmiş, anılar ve kaçırılmış ilk aşklar gündeme getirilir. Öykülerde, çocukluğun, ilk gençliğin rüyalarının, kararlarının, anılarının bugüne yansıması ele alınarak, mazinin, halı altına süpürülmüş duygularının bugün ne hâle geldiği yorumlanır. Yıllardır birbirini görmemiş insanlar yıllar sonra bir araya gelip, üç beş kırık cümleyle o günlere bakarlar. Sonra kırık dökük herkes kendi yoluna gider. Bu anlamda öykülerin çoğu bu ayrılık anlarına odaklanır. Ama kahramanlar yıllar önce verilen kararın yanlışlığı ya da doğruluğuyla yüzleşecek cesareti kendilerinde bulamaz ve sessizce ayrılırlar. “Gramafon Avrat”ta, terk edilmiş kadının sevgilisini bir sinemada görmesi, “Çatlak”ta, gençlik sevgilisinin aşkını reddeden Füsun’un hayatı yorumlaması, “Arı”da, küçük bir oğulla hayatta yapayalnız kalan annenin sürgünlük serüveni, “Elveda 1984!”te iki eski sevgilinin tesadüfen karşılaşmaları, “Astronotlar ve Şarkıcılar”da, millî şarkıcı olmak isteyen kızın yıllar sonra gerçekten de milli şarkıcı olması anlatılır.

“Kırmızı Top” kitabın en başarılı öyküsüdür. Beyin kanaması geçirmiş bir kadının düş ve gerçek iç içe hayatla yüzleşmesi, imgeler, küçük görüntüler,  sembollerle bir mazi yorumuna dönüşür. Beyindeki pıhtı (kırmızı top), duvardaki resim, çocukluğundaki kırmızı top çok iyi harmanlanarak, kırık, terk edilmiş kadının hayatı simgesel bir anlatıma kavuşur. Geçmişe, maziye övgüden çok, oradaki simgesel bir olaya, ana temaya eğilerek ortaya ustalıklı bir öykü çıkarılır. Bildik, çok konuşulan kimi olaylar anlatılırken, aktüaliteye düşmeden, o olayı temsil edecek küçücük bir ayrıntı yakalanıp öykü bunun etrafında oluşturulur. Sonuç olarak onun öykü anlayışı bir enstantaneye, bir imgeye, hatırası olan bir anıya yoğunlaşıp, oradan dalga dalga yayılan izlenimlerle hayatı açıklamak olarak dışlaşır. Bir kırmızı top, ateşler içinde bir çocuk, havaalanında küçük bir karşılaşma, bir film sahnesi onda öyküye dönüşür.

Güneşin Doğduğu Yerde / Recep Seyhan

Recep Seyhan 1990 yılında çıkardığı Çiçekler Kesmişti Selamı öykü kitabından sona 2013 yılında Güneşin Doğduğu Yerde kitabıyla sürpriz bir dönüş yaptı.

Recep Seyhan öykülerinde, geçmişe, ilk gençliğe, çocukluğa dönerek oradan nostaljik tatlar aktarır. Özellikle kırsal kesimdeki, köydeki yaşamı ve insanlık durumlarını anlattığı öyküler dikkat çekicidir. “Gülbeyaz Düşler” öyküsünde kaybedilen güzellikler örneklenirken, çocukluk aşkları, köy hayatı anlatılır ve Habir adlı köpeğin asilliği üzerinden mesajlar verilir. Öykülerde nostaljik bir bakış açısıyla bugünden geçmişe bakılır ve değişimlere vurgu yapılır: “İnsanlar yaşlandıkça değişiyordu elbette. İnsanlarla gülüşler, ağlayışlar, bakışlar, oturuşlar, yemek yiyişler, çocuk sevişler, girişler, çıkışlar, selâmlar, kelâmlar, kapılar, odalar, kediler, köpekler, dağlar, bayırlar da mı değişiyordu? Önceden de böyle miydi? Sevgiler ve tutkular, acılar ve umutlar, özlemler ve utkular, bütün bunlar eşyanın yedeğinde miydi? İnsanı insanla ve zamanla götüren neydi ve nereye götürüyordu?”

Diana’nın Kanlı Kavakları / Hasibe Çerko 

Yılın en dikkate değer çalışmalarından biri Hasibe Çerko’nunDiana’nın Kanlı Kavakları adlı öykü toplamıydı. 

Öykülerde özellikle kadınların yalnızlaşma serüveni iç burkan bir derinlikle işlenir. Bir ait olma, yurt edinme, sürgünlük, yabancılaşma kavramları etrafında insanlar ve nesneler hikâye edilir. Duyarlıkları iyice incelmiş bu kahramanlar kaba dünyada kendilerine ait bir yer, yurt bulamazlar. Kırılgan yapılarıyla kaçınılmaz olarak yalnızlığa sürüklenirler. Anlatıcı; masalsı, mitolojik, fantastik dünyalara eğilerek duygular, durumlar devşirir. Âşık periler, duygusal ağaçlar ve fantastik dünyanın atmosferinde aşk hâlleri aktarılır.

Öyküler dış dünyaya değil, iç dünyalara doğru derinleşir. Bu da kaçınılmaz olarak bir yüzleşme, içte derinleşme ve imgesel anlatıma götürür metinleri. Kitap, sembolik, kapalı, iyiden iyiye yoğunlaşmış duygu parçacıklarına tutunmuş, ritim, şiirsellik ve akışkanlığa yaslı bir öykü anlayışını yansıtır. Zaman zaman bir olayın varlığı değil, dilin güzel kullanımı ve akışkanlık alır götürür okuru. Diğer yandan öykülerin felsefi derinlik, çok katmanlı anlatım, zihinsel gel-gitlerle oluşması dikkatli olmayan okuru kolayca metin dışına düşürebilecek bir tehlikeyi de içinde barındırır. Bu da öyküdeki tek etki ve odaklaşma gerekliliğini hatırlatır.

Anlatıcı, gözünü doğaya, insan dışındaki canlılara çevirerek iki dünya arasındaki örtüşmüşlüğü ve birbirini izah eden durumları hikâye eder. Ağaçlardan, kuşlardan, doğa hareketlerinden insani durumlar çıkarır, tespitler yapar: “Kavağımıza şiirsel birkaç imgenin dışında kalarak bakmayı becerebilseydim daha anlaşılır bir anlatım kendiliğinden düşecekti.” Doğadaki her şey bir işarettir insan için: “Nâlan! Kardeşim, bak işte! Kuşlar sürüyle başının üstünde uçuyor. Uzakları sana getiriyor onlar. İşte! Gördün mü? Kuşburnu ağacı titredi, parmakla içindeki tümsekten, alnının üstünden bir kuş havalandı.”

Diana’nın Kanlı Kavakları yılın en iyi kitaplarından biriydi.

Biraz Sonbahar Biraz Hüzün / Fikri Özçelikçi

Fikri Özçelikçi ilk kitabı Biraz Sonbahar Biraz Hüzün’de, yitirilmiş, kaçırılmış güzellikleri, hayatın kırılgan, dokunaklı hikâyelerini işler. Özçelikçi, kadına, sevgiye adanmış öyküler yazar. Bu öykülerde insanlar, hayatlarının bir döneminde birbirlerine yaklaşırlar; ama sonra ayrı ayrı yönlere savrulurlar. Karşılaşma, aşk ve yarılma üçgeninde oluşur öyküler. Kavuşma (evlilik) gerçekleşmez. Yaşanırken bunun adı tam aşk değildir. Bu; ilgi, dostluk, arkadaşlık bazen de tutku gibi bir şeydir; ama kopuş gerçekleşince ve “buradan bakınca” aşk doğar. Yaşanırken bunun adı aşk değildir. Böylece bu kopuştan sonra, geleneksel edebiyatımızdaki müphem, gerçekle düş arasındaki soyut sevgili, platonik aşk doğar. Bir görüntü, bir an için derin aşklar… Susmak ve içe, derine gömülmek…

Özçelikçi geç kalmışlığın, yitirilmişliğin, ayrılıkların hikâyesini anlatır. Hayatta ve aşkta kıstırılmış bireyin duygularını, lirik bir dille, yoğun cümlelerle, ama bütünlüklü bir şiirsel fotoğrafa giden kurguda incelikle işler. Arabeske, abartıya, melodrama düşmeden insanların en melankolik, yenik anlarını, özellikle terk edilmiş, ihanete uğramış bireylerin hüzünlerini öyküleştirir. Onun öykülerinde insan yalnızlığının yansımaları aktarılırken, etkili, sahici ve iç burkan bir dünya kurulur. Etraftaki her şey bu yalnızlığı simgeler, büyütür, derinleştirir. Dil hep şiirseldir, içli, lirik bir akıcılığa ulaşır.

Öyküler genellikle “ayrılık” anlarına odaklaşır. Anlatıcı, hayata, hayatın gerçeklerine bir şekilde yenilmiş insanların acılarına, yaralara bakar. Sanki bütün kahramanlar aynı ya da benzerdir. En azından bütün yaşanmışlıkları aynıdır. Acıları, yenilgileri, kıyıya vurmuşlukları aynıdır. Bu kırgınlar, aynı fotoğrafta yan yana durup bir bütünlük oluştururlar. Klasik hikâyeyle bağlantılarını tümüyle koparmasa da şiirsel düzyazıya daha yakındır. Bir görüntü, bir ses yaşanmış bir gerçeğin kalıcı, çok katmanlı bir imgesine dönüşür. Bu işaretlerden, çağrışımlardan, imgelerden varoluşsal sorunlara ulaşılır. Kişi bir yandan kendi kendisiyle bir iç döküş hâlinde söyleşirken, bir yandan da hayatı yaşanmaz kılan, olumsuzluklarla hesaplaşır. “Baktığımdı, Denizdi, Sendin” abla, delikanlı, sevgili üçgeninde kaçırılmış bir aşk öyküsüdür. Şair Osman Özbahçe’ye ithaf edilen “Pörtlemiş Hayat” ise kitabın en güzel öyküsü. Babasız büyüyen bir şairin dokunaklı öyküsü kurşun imgesiyle oldukça ustalıkla kurgulanır.

Hep mutsuz insanların dünyasına eğilir, evde mutsuz, şehirde mutsuz, aşkta mutsuz insanların dünyasına. Sonunda ya susmayı ya de gitmeyi seçer kahramanlar. Bu yüzden “Gidişlere ve kalışlara dair öyküler” diye başlar tüm öyküler. Gitmek, terk etmek kitabın ana temalarından biridir çünkü. Bulunduğu şehirden, ortamdan, atmosferden bunalan insanlar için tek çıkar yol gitmektir. İnsanlar önce susar, kendi içlerine gömülür, sonra da çekip giderler. Ama bu gidişler mutlaka sebeplidir: “Gidiş zordur çünkü ve giderken geriye dönecekmiş gibi gidilmelidir. Her zaman bir giden her zamanda gideni bir anlatan vardır çünkü. Giden, niçin gittiğini bilir belki ama kalanlar bunun sebebini hep merak eder.”

Onun öykülerinde her şey olmuş bitmiştir ve biz geri dönüşlerle olan biteni anlatıcıdan dinleriz. Ayrılık anları, güzel günler hatırlanır, geçmişin, kaybedişlerin acıları,  anıları bu güne yansır. Bu yüzden öyküler hep kırılma anlarına odaklanır.

Mümkün Öykülerin En İyisi / Aykut Ertuğrul

Mümkün Öykülerin En İyisi Aykut Ertuğrul’un kalıcı bir öykücü olacağının göstergesi olur. İlk kitaptaki benzer izlekleri ve biçimsel tutumları geliştirerek sürdürür. Gelenek ve modern semboller iç içe, çağdaş, melez bir anaforla öyküler kurgulanır. Kur’an, peygamber, din büyükleri öykülerde bazen mesaj bazen sembol olarak yer alırken bunun tam karşısı gündelik, modern tüm araçlar facebook, twitter, google aynı kişinin zihnini işgal eder. Yusuf-Kuyu, Yedi Uyuyanlar, Âdem-Havva gönderileri, Borges, Dostoyevski, Marquez metinleri iç içe geçer. Kahramanımız kaybolmuş insanı internette ararken Havva’sını bulur. Mucize ve oyun iç içe geçer.

Onun öykülerinde genel olarak gündelik hayatın karmaşası, kaosu içinde yol alan anlatıcı, bazen bir kitabın içine girerek kahramanlardan biri olur bazen gördüğü bir şeye takılır kalır; her şey iç içe geçer, sonuçta ortaya parçalı, büyülü, gerçeküstü bir metin çıkar. Anlatıcı etrafıyla fazlasıyla ilgilidir, facebook, twitter, google ve gündelik hayatın hemen her şeyi bilinçaltı, hayaller, çağrışımlar devreye girer, bir türlü anlatacağı şeye gelemez. Aslında yazmak için oturduğunda, bilinçaltına teslim olmuştur, birbiriyle ilgili ilgisiz tüm çağrışımları dile getirir, dipnotlar, okuduğu kitaptan alıntılar metne dökülür, bu yüzden bir türlü odak bulamaz. Sonunda bu dağınıklık onda bir biçim olup çıkar. Postmodern tutum, metinlerarasılık, deneysellik de tam bu karmaşada belirginleşir. Ertuğrul zaten en çok edebiyatın bu “oyun” yanını sever. Bu nedenle anlatma sorunları hep öyküsünün merkezindedir. Bu anlamda pek çok anlatı ustası ya kitapları ya da bizzat kendileri olarak öykülerde yerlerini alır. Ancak, anlatıcının hep yazılan, bilinen yazar klişelerine teslim olmamak için yaptığı mücadele ironik bir durum olarak bu özgünlük peşindeki yazarların metinlerine ulaşmasıyla sonuçlanır. (Sürecek)

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !