2014’TE ÖYKÜ / NECİP TOSUN

ÖYKÜ KİTAPLARI

          Mustafa Kutlu 2014’te de üretkenliğini sürdürdü ve yeni bir öykü kitabı yayınladı. Mustafa Kutlu Nur’da bir hidayet, iyilik, merhamet öyküsü anlatır. Bir uzun hikâye olan Nur’da insanlar arasından çekilen iyilik ve merhamet duygusu öne çıkarılırken Nur adlı genç kızın gerçekten bir nura dönüşüşünün arka planı hikâye edilir.
         

         Cemil Kavukçu Üstü Kalsın’da yine diğer kitaplarında olduğu gibi yalnızları, kıyıya vurmuşları gündeme getirir. Sade ama derin bir anlatımla insan yalnızlıklarının perde arkasını açık eder. Bu kırgın, yenik insanların en dramatik anları hikâye edilir. İçkiye, balkon dalmalarına, doğaya sığınan bu insanlar yalnızlığı yenmeye çalışırlar. Ama kendilerinden başka gidecekleri yer yoktur. Kırık dökük ilişkilerden sonra gelip gelip içkiye sığınırlar.
 

         Cemal Şakar son kitabı Portakal Bahçeleri’nde artık olgunluğun yetkin ürünlerinden birini sergiler. Cemal Şakar’ın özellikle son dönem öykülerinde duygu ağırlıklı öykülerden düşünce ağırlıklı öykülere evrildiğini görürüz. Portakal Bahçeleri, onun güncel ve belgesel öykü anlayışının en somut örneği olur. Şakar Portakal Bahçeleri’nde toplumsal dramın bireysel yansımalarını örnekler. Ama seçtiği tipler hep zulme başkaldıran, mücadele eden ve ölümde cenneti gören insanlardır. Yoksul da olsalar doğayla barışık bir şekilde, sevgiyle, güzelliklerle kaderlerini yaşayan bu insanların köyleri, memleketleri savaş alanına çevrilmiştir.
 

        Yıldız Ramazanoğlu Çiçekli Bir Boşluk’ta bir şekilde, iktidarlar, modernizm ve yerleşik anlayışlar tarafından ezilmiş, dışlanmış insanların acılarını anlatır. Bu ezen güç bazen kent olur bazen çeşitli anlayışlar. Kürtler, Afganlılar, İslamcılar bu yapıdan etkilenirler. Öykülerde aynı zamanda modern hayatın dışarı vurduğu yalnızlıklara ve dışlanmışlıklara bakılır. Hayatın belli bir zaman diliminde bir girdap olup insanları nasıl içine çektiği örneklenir.
 

        Nalan Barbarosoğlu’nun son kitabı Okur Postası, yirmi sekiz yazara yazılmış mektuplardan oluşur. Mektup biçiminde yazılmış öykülerde, çeşitli sosyal gruplardan bu okurlar, (bakkal, şoför, mühendis vb.) kendilerini özdeşleştirdikleri yazarlara mektuplar yazarlar. Bu mektuplarda insanlık durumları, ülkenin yaşadığı toplumsal, siyasal olaylar, bireysel acılar yer alır. Burada okur, hayatı ile eseri içselleştirmiştir. Okunan hikâye/roman ile okurun hayatı iç içe geçer ve kitaplar okurun hayatını anlamlandırmada bir ışık, kılavuz görevi görür. Mektup yazıcısı okurlar, roman/öykü kahramanları ile kendi yaşadıkları arasında bir bağ kurar. Böylece hem eserlerin hayata dönük yüzleri açık edilirken bir yandan da alttan alta bir öykü eleştirisi geliştirilir.
 

        Yekta Kopan’ın İki Şiirin Arasında kitabında mutsuz evlilikler, yalnızlığa yazgılı hayatlar, edebiyat sevgisi/yazarlık serüveni öykülerin ağırlıklı temaları olur. Hayatın herhangi bir anında yapılan seçimle yüzleşme, hayat boyunca unutulmayan anılar, hayat ve sanat arasında ezilmiş kayıp hayatlar kitapta gündeme getirilir.
 

         Sibel K. Türker Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu’nda tematik bir bütünlük peşinde, korku, güvensizlik, yalnızlık duygusunu irdeler. Yaşanan ve gelecek âna ilişkin duyulan kuşku öykülerin odağındadır. Tam burada gerçek ile gerçeküstü, fizik ile fizikötesi iç içe geçer. Hayaller ve rüya öykülerin açılım alanları olur. Tüm öykülerde kadınlar öne çıkarken yazı, yazma ve hikâye etme öykülerde yer bulur. Okur, hikâyenin anlatılma serüvenine eşlik eder.
 

        Ahmet Büke Yüklük’te, ölüm, hayat, sanat ve adalet kavramları etrafında kurgular öykülerini. İlk bölümde daha çok adalet duygusunun peşine düşen Büke, çocuk işçileri, iş kazalarını, çatışmaları ve işkenceyi gündeme getirir. Toplumsal sorunları, egemen devlet anlayışını sorgularken adalet duygusunun olmayışı tüm yaşanan olumsuzlukların temel nedenlerinden biri olarak öne çıkar. İkinci bölüm ise tümüyle yazı, öykü, hayat kavramları etrafında oluşur. Vüs’at O. Bener, Orhan Veli, Sevgi Soysal, Platonov gibi yazarları günümüze getirerek, yazar/öykücüyle karşılaştırıp öykü biçimlerini, onların hayata bakışlarını tartışır.
 

        Güray Süngü üçüncü öykü kitabı Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk’ta, toplum dışına düşmüş, yenilmiş insanların dünyasına eğilir. Delirerek kendini direk sanan kahraman, dünyaya/hayata yenilmiş müntehir, katil anlatıcı onun tipleri olur. Dışarıda, yenik ve kıyıya vurmuş bu kahramanlar, savruldukları hastalıklı hâllerden geriye dönüp onları bu hâle getiren durum, ortam ve yanlışlarla yüzleşirler. Öykülerde samimi, yenik kahramanın iç konuşmaları daha çok kafa karışıklığı ve açmazları, yaşanan ironik durumlar klasik bir biçimle hikâye edilir.
 

       Handan Acar Yıldız, Cam Koridor’dan sonra ikinci kitabı Ağır Boşluk’ta daha çok kelimeler ve çağrışımlarla ilerleyen, felsefi göndermelerle yüklü bir öykü anlayışı sergiler. Sıkı örgülü, düşünce yüklü öykülerinde iç monolog, bilinç akışı, geriye dönüş, sembolik yaklaşım, soyutlama gibi anlatı yöntemlerini kullanır. Yalnızlık, acı ve sevgisizlik tüm öykülerin temel vurgularındandır. Her yaşta sevgisizliğe, adaletsizliğe itilmiş insanların dramlarına bakılır. Handan Acar Yıldız, modern öykünün imkânlarını kavramış, duygu ile düşünceyi aynı metinde kaynaştıran, daha çok içe doğru zenginleşen yaklaşımıyla öyküye iyi bir giriş yapmış gibi gözüküyor.
 

       Akif Hasan Kaya Ölmüş Oyuncaklar Müzesi’nde, ağırlıklı olarak ezilenlerin, dışarıdakilerin, mazlumların dünyasını öyküleştirir. Her kesimden yoksullara, dışarıdakilere ilgi gösterir, hayatın hemen kıyısındaki insanlara, hayata ilişkin hikâyeler anlatır. Yaşanan karmaşık ve kaotik ortamda bireyin dünyasına eğilir, bu insanların yaşadığı iç dünya ile dış dünya arasındaki gerilime vurgu yapar. Tinerciler, yoksullar, dışlanmışlar var olma mücadelesi verirler.
 

         Nazlı Karabıyıkoğlu’nun Olivya Çıkmazı “şehir”, “yalnızlık/ayrılık” ve “yazı” üçgeninde oluşur. Şehir öykülerin odak noktalarından biri. Şehir insanların üstüne bir kâbus gibi çökmüş, nefes aldırmamaktadır. Bazı insanlar ise şehrin boğan, bunaltan nefes aldırmayan baskısından kurtulup kendi olmak ister. Ama onları bekleyen yalnızlık, kimsesizlik, dışlanmışlıktır. Yolları yalnızlığa çıkan bu insanların çoğu yazardır ve yazının temel sorunlarıyla karşı karşıyadırlar.
        

        Mustafa Çiftçi Bozkırda Altmışaltı’da, yaşadığı Yozgat’a odaklanarak, memleketinden insanlık manzaraları aktarır. Çiftçi öykülerde, tasvire, modern öykünün imkânlarına başvurmadan doğrudan karaktere ve olayın kendisine odaklanarak öykülerini oluşturur. Taşra’yı mekân olarak seçerek anlatımda bir sahihlik duygusu yaratır. Tüm öykülerinde, anlatmaya odaklı bir biçim geliştirerek, Esendal’ı Mustafa Kutlu’yu izler. Diyaloglara, yerel deyişlere yaslı anlatımı ve sohbet anlatılarından beslenen tutumuyla geleneksel hikâyeyi anımsatan bir yöntem izler.
 

       Aysun Kara son dönem öykücülüğümüzün önemli isimlerinden biri. 2010 Orhan Kemal Ödülü’nü kazandığı Panovaroş ile iyi bir çıkış yapan yazar, Kıymık ile öyküsünü ileri bir seviyeye taşır. Aysun Kara, Kıymık’ta kocasını terk eden, kocasının terk ettiği kadınları, savaş atmosferinde hiç kuş görmemiş çocukları, çocuk yaşta evlendirilen kızları, masalları başlarına yıkılan çocukları bir başka deyişle hayatın dışına düşmüş, kıyıya vurmuş insanları anlatır. Aysun Kara, dili özenli, dikkatli ve işlevsel kullanır. Ayrıntıları incelikle hikâye eder, geriye dönüşlerde yüreğe dokunan insanlık hâllerini öne çıkarır. Öykü kişileri hayatla yüzleşirken kalıcı bir deneyimi de aktarmış olurlar. Gerçekçi gözlemler insani duyarlıkla harmanlanır. Kıymık, iyi bir öykücünün habercisi bir kitap: “Parmağım buğulu camda kaydıkça başına buyruk bir hikâye kılığına giren çizgim alıp başını gidiyor.”
 

        Güzide Ertürk, Öbür Dünya Öyküleri’nde “Cehennem”, “Araf”, “Cennet” başlıkları altında bu kavramların açılımını hikâye eder. Kitap bu anlamda tematik bir bütünlüğe ulaşır. Öyküler, dinler tarihinin, İslam’ın bu kavramlara yüklediği anlamları açmaya, görüntülemeye ve hikâye etmeye çalışır. Bu kavramlar etrafında yapılan tartışmalar hikâyenin gücüyle öyküleştirilir. Musa, Nuh, Firavun, zebani, sırat köprüsü, şeytan, kevser, zemzem, Hacerül-Esved kutsal göndermeleri yanında, Dante, Rumi, Hafız göndermeleriyle anlatım kurgulanır.
 

       Baro Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü’de kapalı, tümüyle içe doğru genişleyen, şifrelerle döşeli bir anlatım tarzını tercih eder. Daha çok dilin imkânlarına yaslı, karanlık bir atmosferde ve gerçeküstü öğelerle oluşturulan öyküler olağanüstülüklerden güç alır. Özellikle kurguyla fazlasıyla oynar yazar. Olaylar, nesneler sıra dışı bir düzenlemeyle anlatılır. Baro Abdo’nun öykülerinde kapalı anlatımın iyi örneklerine de olumsuz örneklerine de rastlamak mümkün.
 

       Funda Özsoy Erdoğan Öğrenilmiş Çaresizlik’te,  özellikle aile içi ilişkilere odaklanır. Çocukken annesi tarafından terk edilen çocukların büyüyünce yaşadığı travmalar, mutlu bir yuva kurmak için didinen genç kızlar, kocasından dayak yiyen kadınlar, aile ile kariyer yapma arasında sıkışan genç kızlar, anlayışsız erkekler onun öykülerinin merkezinde yer alır. Tüm öykülerde mutsuz bir geçmişin, çocukluğun insanın bütün hayatını nasıl etkilediği hikâye edilir. Funda Özsoy Erdoğan, öykülerde anlatım tekniği olarak iç monologu kullanırken, otobüsün tüm olayların geçtiği mekân olarak seçilmesi bu tekniğin imkânlarının en iyi şekilde değerlendirilmesi sonucunu doğurur.
 

        Mehmet Kahraman ilk kitabı Minareden Düşen Ezan’da öykü serüvenine oldukça iyi bir düzeyden başlar. Dilde özenli, tutarlı, anlatımda ise yetkin bir öykücü görünümü sergiler. Aşk, ayrılık, hüzün, düş kırıklığı, kaybolan manevi değerler, arkadaşlıklar/dostluklar, çocukluk Mehmet Kahraman’ın öyküsünü yasladığı ana temalardır. Bunların içinde en baskın tema aile ve aşktır. Bu öykülerde insanlar, hayatlarının bir döneminde birbirlerine yaklaşırlar; ama sonra ayrı ayrı yönlere savrulurlar. “Yüzük”te, “Hız”da bu ayrılık anları başarıyla öyküleştirilir.
 

        Doğukan İşler, Öykü Yapım Çalışmaları’nda, postmodern anlayışa yaslı, yenilikçi, deneyci bir yaklaşım sergiler. Üstkurmaca, gerçek ve gerçek dışının iç içe geçmesi, dil oyunları, metinde anlatıcının sürekli devrede olması, birden fazla bakış açısı, tamamlanmamış anlatılar onu postmodern tutuma yaklaştırır. Doğukan İşler öykülerde, daha çok bilinç akışı şeklinde, kelime ve kuram çağrışımlarına yaslı, Oğuz Atay’ı hatırlatan, parlak, zekice bir anlatımı yeğler. Edebiyat, hayat, felsefe metinlerin odağındadır. Yaşanan karşıtlıkların, saçmalıkların, kaosun üzerine kurulu gücünü tümüyle ironiden alan bir modern hayat eleştirisi oluşturur. Öykü Yapım Çalışmaları parlak, ışıltılı bir öykücünün habercisi.
      

        İsmail Isparta Gergin Bir Yay kitabına iyi öykü ile girer. “Düş Vadileri”nde, az yapılan haliyle, geleneksel bir hikâyeyi ters yüz edip orijinal bir öykü oluşturur. Bu yaklaşım daha sonra “Bitmeyen Bir Filmin Hikâyesi”, “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Yedi Uyuyanlar” ile devam eder. Bunlar aynı zamanda kitabın başarılı öyküleridir. Ancak bu öyküler yanında pek çok güncel, aktüel öyküler anlatılır. Sembolik, fantastik hikâyelerle gerçekçi hikâyeler arka arkaya yer alır. Yaşanan güncel olayları öyküye taşırken bildik konuları yeniden işler. Gezi olayları, AVM inşaatında ölen işçiler, işsizlik, sorumsuz zamane gençleri öykülerde hikâye edilirler. Dilde, anlatımda özenli, dikkatli bir yaklaşım sergileyen İsmail Isparta öyküde, güçlü, iyi bir damar yakalamış gözüküyor. Özellikle “Düş Vadileri”nde onun derinleşeceği damar olmalıdır.
 

       Bünyamin Demirci Kelebeğe Tapan Adam’da sembolik, yoğun, kapalı bir anlatımı tercih eder. Kendini kolay ele vermeyen bu öykülerde iş büyük çoğunlukla okura düşer. Metinler öykü ile deneme arasında gidip gelir. Kimi öyküler, fablları çağrıştıran hayvan hikâyeleri üzerinden anlatılır. Örneğin bir kaplumbağanın karşıdan karşıya geçişi hikâye edilirken zaman kavramı sorgulanır. Kitaba da adını veren “Kelebeğe Tapan Adam” öyküsü kitabın en başarılı öyküsü olur. İnsanın bir kelebeğin (aslında bir rüyanın, bir idealin, bir umudun) peşinden koşuşu ve onu elde edememesi fanilik ekseninde oldukça güzel bir şekilde anlatılır. Aralara serpiştirilen annenin söylediği aforizmalar ise bir lait motif olarak metne devamlılık unsuru katar. Bünyamin Demirci öyküye, zor ama farklı bir cephesinden yaklaşır.
 

        Merve Koçak Kurt Ellerin Mavi Kelebek’te parlak bir ilk kitap başarısı gösterir. Öykülerin/metinlerin merkezinde yazma, anlatma teması yer alır ve yaşananları tanımlama, ölümsüzleştirme duygusunun çabaları kaydedilir. Anlatıcı bir fotoğraf albümünü karıştırıyor gibidir. Ayrı ayrı fotoğrafları, onların anılarını, çağrıştırdıklarını metne aktarır. Anılar, sesler, görüntüler iç içe geçer. Bu anlamda ekranda sinemanın bir video klibinin akan görüntüleri vardır. Metinlerde sinemasal dil, sinemasal teknikler baskındır. Risk alan bir arayış ve orijinallik arayışı öykülerde baskındır. Bir araya gelme, ayrılma, buluşma ve o anda zihne üşüşen malumatlarla, anılarla metin oluşur. Metinler uzaktaki bir dosta yazılmış içli mektuplar gibidir. Bu anlamda metinler bir dostluk senfonisini yansıtır. Sözcük, kavram oyunlarına sıklıkla başvurulur. Anlatım boyunca pek çok filme, şaire, metne gönderme yer alır. Klasik, geleneksel olana başvurmayıp yenilikçi arayışa yaslı bir öykü anlayışı yansıtır.
      

      Müzeyyen Çelik Kamu Baş Rüyacısı’nda, karakter odaklı öyküler yazar. Bir karakter oluşturuyor ve bundan sonra onun insanlık durumlarına bakıyor. Bir berber, bir sahaf, bir öğretmenin hayatından anekdotlar aktarıyor. Olaylar tam da öykü anlatım anında oluyor. Öykülerde altı çizilecek cümlelerden ziyade gündelik hayatın aktarımını yapıyor. Sadelik en temel anlatım biçimi olarak öne çıkıyor. Öyküler zaman zaman dramatik dil ile ironik durumlar arasında gidip geliyor. Kitaba da adını veren “Kamu Baş Rüyacısı” kitabın en başarılı öyküsü.
 

          Fadime Uslu, Yaz Korkuları’nda, doğadan, insan olmanın erdemlerinden uzaklaştıkça insanın nasıl değersizleştiğini giderek yaşanan tüm olumsuzlukların bu iki temele olan yabancılaşmadan kaynaklandığını örnekler. Yaşanmış ama unutulmuş anılardan, hayallerden, rüyalardan beslenerek oluşturur öykülerini. Yenilgilerin, hüzünlerin, ayrılıkların insan ruhunda yarattığı acılara bakarken, yalnızlaşma serüveninin nedenlerini irdeleyip ipuçları bulmaya çalışır. Naif bir yaklaşımla hayal ve gerçeği birbirine karıştırarak “geçmiş”e bakar. Bireyin içsel serüvenini anlatırken, çevre-toplum-yapı gibi dış koşullardaki değişimi, bunların birey üzerindeki etkisini irdeler. Öyküler onun bireysellik ve toplumsallık arasındaki gel-gitlerini, arayışlarını yansıtır.
  

        Emrah Öztürk ilk kitabı Limon Yağmuru’nda çocuk bakışıyla kıstırılmış insanların dünyasına eğilir. Bir masanın altından, bir kayanın altında gizlenmiş çocuk etrafı yorumlar. Doğa onun temel ilgilerinden. Benzetmeler, övgüler, yergiler hep doğadandır. Doğa onun için bir dil, onunla her şey çözülebilir, anlatılabilir. Özellikle nesneleri anlattığı öyküler ilginç ve başarılı. Leğen, nergis kokusu…
M

        Meral Afacan Bayrak Gitme Saati adlı ikinci öykü kitabını yayınlayarak öyküde ısrarlı olduğunu gösterdi. İçli, derin, kırılgan insanların dünyasına eğildi. Birbirlerini tam olarak kavrayamayan insan ilişkilerindeki kopukluğu irdelerken, kopan, ayrılan insanlık durumlarını bu parçalanmışlık durumlarıyla hikâye eder. Bu anlamda olay öyküden çok durum ve atmosfer öyküsü tercihi olur ve iç monoloğu bir anlatım biçimi olarak öne çıkarır.
  

       Fahri Ayhan Kuyu’da kırsal kesimin insanlarına eğilir. Köy romanlarının, köylülerin gözden düştüğü bir dönemde köy öyküleri yazması Fahri Ayhan’ı farklı kılan bir özelliği. Mevsimlik işçi olarak çalışan insanları, ekip biçmekle, hayvancılıkla geçinen insanları gündeme getirir. Hüzünlü, nostaljik bir bakışla dostluklara, kaybedilen güzelliklere bakar. Taşrada insanı yaşatan dinamiklerin iç dünyasını açık eder. Fahri Ayhan taşrayı bir rüya kasabası olarak çizer: Boy boy servi ağaçlarının uzandığı bir yol, hemen yanında usulca akan bir dere, bütün güzelliğiyle suya vuran gökyüzü, her yanda gözleri, ruhları dinlendiren bir yeşillik, bir tazelik… Ama burası ekmek kavgasında yenilmiş, gözleri dışarıda, çocuklarını okutmak isteyen mutsuz insanların yeridir. Doğanın sundukları ile hayatın gerçekleri örtüşmez. İnsanlar yaşamak için farklı kentlere gitmek, buradan uzaklaşmak zorunda kalırlar. En temel çıkışları ise çocuklarını okutmaktır.
 

        V. Hüseyin Kaya Beni Oğuz Atay Öldürdü’de, hikâyeyi merkeze koyarak insanlık durumlarını öyküleştirir. Sade ve yalın anlatımı yeğleyen V. Hüseyin Kaya aşk, hikâye anlatma ve edebiyatı öykülerinin merkezine alır ve öyküler bunların etrafında oluşur. Oyun, sürpriz sevdiği anlatım imkânlarından. “www.ikiyabanci.com” kitabın en başarılı öyküsü olarak belleklerde yer eder. İkiyüzlülüğün, yalanların üzerine oturmuş evliliğin eleştirisinin yapıldığı öykü, çağdaş bir yaraya da parmak basar.
 

      Nuhan Nebi Çam, Yolcu ve Eşkıya’ya, “Çırak” ve “Derg-Âhh” adlı başarılı öyküleriyle girer. “Çırak”ta şiirsel, akıcı, duygusal bir dil ile tümüyle görüntünün gücüne yaslı bir anlatımla bir öykünün yazılma serüvenini anlatır. Kurgu, geçişler, dramatik örgü yerindedir. Düşünsel ve duygusal atmosfer iyi verilir. “Derg-Âhh” onun bir başka başarılı öyküsüdür. Kirli, yasadışı, toplumdışı işlerden dervişliğe dönen Musa’nın iki hayatı geçişlerle aktarılır. Zıt duygular incelikle örülür. Onun öykülerinde anlatıcı genelde bir yazardır ve şehri gözler. Kalabalıklar arasında yalnızlığı yaşayan bu yazar, İstanbul enstantaneleriyle öyküsünü oluşturur. Onun öykülerinde İstanbul hep öznedir. Anlatıcı İstanbul’u bir atmosfer, bir mekân olarak aktarmaz, bir kahraman olarak öne çıkarır. Her şey, herkes onun etrafında döner. Özellikle bu öykülerde kurgu, dramatizasyon olmadığında metinler denemenin sınırlarına geçerler.
 

       Remzi Şimşek’in Borges mi Ben mi hem postmodern hem de klasik diyebileceğimiz anlayışla yazılmış öykülerin yer aldığı ilginç bir toplamdan oluşur. Öyküler, sinemanın imkânlarından yararlanan bir biçim içinde var olur. Ne var ki sinemanın görüntüsel imkânları değil daha çok diyalog/konuşma imkânı değerlendirilir. Tüm öyküler boyunca kahramanlar bol bol konuşur, öyküler genel olarak diyalogun gücüne yaslanırlar. Tarantino’nun filmlerindeki o konuşkan tipler bir mesele hakkında konuşmaya başlarlar. Öykü bu konuşmalarla oluşur. Bu ilk öykülerdeki hayat-kurgu, gerçek-oyun kavramları postmodern yaklaşımları çağrıştırır. “Yalan”, yalan ve gerçek konusunu hikâye eder. “Oyun” ise sanatın temel sorunlarını merkeze alarak gerçek-yalan konuları etrafında kurgulanır. Daha sonraki öykülerde ise gerçek diye bilinen şeylerin gerçek olamayabileceği, hayatta hiçbir şeyin kesin olamayacağı tartışılır. Kitaba da adını veren “Borges mi Ben mi” kitabın en güzel öyküsü olur. Bir gün kendini Borges zanneden, onun gibi konuşmaya, onun gibi düşünmeye başlayan anlatıcının yaşadığı şaşkınlık başarıyla öyküleştirilir. Son öykülerdeki müzik düşkünü incelikli insanların dünyalarının anlatıldığı öyküler ise klasik tarzda oluşturulur. Bu tarzdaki öykülerden “Kayıp Sesler” başarılı öykülerden biridir.
 

         İbrahim Eyibilir, ilk öykü kitabı Teyzemin Radyosu’nda memleket hikâyeleri anlatır. Ülkemizin çeşitli yerlerindeki, insanlık durumlarını, acıları, efsaneleri bir araya getirir. Otuz öykünün yer aldığı kitap, konu ve anlatım çeşitliliğiyle dikkat çeker. Öyküler, genel olarak, sıfatlar, tasvirler, incelikli duygular üzerinden ilerleyen,  semboller, simgeler, göndermelerle meselesini anlatan bir yapı içerisinde var olur. Olayın zaman zaman iyiden iyiye geri plana çekildiği, lirik bir üslupla metinler oluşur. Bazı öykülerde duygu aktarımının çok yoğunlaştığı gözlenir. Bir olay etrafında gelişen, duygu-düşünce aktarımı dengesinin sağlandığı öykülerde ise öyküdeki başarısı daha bir belirginleşir. Özellikle şiirsel bir üslupla anlattığı ve bir hikâyeye yaslı “Şair Masalı” kitabın en güzel hikâyesi olarak dikkat çeker.
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !