AĞIR AMA EKSİK YAZI

        Yazının en basit işlevi, sözcükleri belirsizliklerden, karanlıklardan alıp bir düşünceye mal etmektir. Yazar, düşüncelerini sözcüklerle, cümlelerle adlandırarak okurla bir köprü oluşturur. Amacı, bir şey kurmak, yıkmak, değiştirmektir. Yani yazar yazarak bir değer üretmeye çalışır. Hiçbir yazı tarafsız, edilgen değildir ve içinde okuru değiştirmeye yönelik bir iddia, düşünce, ileti taşır. Kuşkusuz yazıda yazarın ille de iddiasını kesinliğe ulaştırması beklenemez. Ortaya koyduğu mevzuu üzerine düşünüyor olması bile yeterlidir. Bu sesli düşünmeden bizim haberdar olmamızı isteyebilir. Ancak bu sesli düşüncede  bile bize iletilen bir şey olmalı, yazar bu niyetle düşüncelerini bizimle paylaşmalıdır. Değilse bunu yazmak, için bir gerekçesi kalmaz. Yani bir yazının öncelikle söyleyeceği bir şey olmalı ve biz de okur olarak bu şeyin peşinden gitmeliyiz.
       Oysa son günlerde, düzyazılarda, ilginç, tuhaf, anlaşılmaz bir tutum gözlenmekte. Bu tür yazıların ortak özelliği hiçbir şey anlatmamaları ve anlaşılmaz, ağır yazılar olması. Çözümleyici, açıklayıcı, aktarıcı ve aydınlatıcı olması gereken bu yazılar, her nedense imgeler ve metaforlarla anlamı kapatma, öznelleştirme ve yazının öznesini bağlamından kopartıp her yöne çekilebilecek bir şirazesizliğe ve savrukluğa dönüştü. Edebiyat, felsefe, estetik gibi disiplinler arasındaki ilişkiler sağlam zeminlere oturtulamadığı için her yazar kendine ait ve sadece kendisinin anlayabileceği bir yazı evreni yaratarak tam bir karmaşa ile yazılarını oluşturmaya başladı. Bu yazılarda, yazarlar, bir kelebek gibi düşünce duraklarında, sanat sorunlarının üzerinde uçuşup duruyorlar, ama onların yol haritalarından yeni, özgün anlaşılabilir rota çıkaramıyoruz. Elbette yazarların başka düşüncelerle, disiplinlerle ilişkiye girmeleri, oradan yeni verimler elde etmeleri anlaşılabilir bir şey. Ama topladıkları, devşirdikleri şeyler yeni bir şeye, anlatılmak istenen özneye bir katkı sağlamalı. Oysa duygu, algı ve düşünceleri metne ne yazık ki tam olarak yansımıyor, tutarlı bir bütünlüğe ulaşamıyor. Bütün bunlarla okurun çaba göstermesi gereken metinleri değil, içine girilse de bir anlamı olmayan, yazarda karşılığı oluşmamış eksik yazıları kastediyoruz.
        Hiç kuşkusuz her metin, dünyasını, kendi diliyle, kelimeleriyle ve kavramlarıyla konuşur. O meseleyi öğrenmek isteyen de bu çabayı göstermelidir. Bu anlaşılabilir bir şeydir. O dünyaya, meseleye ilgi duymayan okur da o yazıya yaklaşmamalıdır. En azından bu yazıların anlaşılamamasının haklı nedeni vardır. Ancak bu, şu anda gündeme getirdiğimiz “hiçbir şey söylememe” meselesinin dışında bir durum. Her yazının elbette “bana” bir şey söylemesi gerekmiyor. Bizatihi metnin kendisinin bir şey söylemesi gerekiyor. Bunu ben anlamayabilirim belki ama bir başkası/öteki anlayabilir. Konuşuyor olması, bir şeyler söylüyor olması bir metnin olmazsa olmazıdır. Bir derdinin olması, bir derdini açıyor olması önemlidir, çünkü dilsiz bir yazı hiç yazılmamış hükmündedir. Kuşkusuz bütün bunlarla yazarın dünyasını okurun algısına göre ayarlaması gerektiğini ileri sürmüyoruz. Söylediğimiz, yazarın yazdığı yazının kapısını kilitleyip anahtarını da kendi cebine koymasıdır. O anahtarın da başka örneğinin olmamasıdır. Hatta o eve girsek bile o dünyada birdenbire yabancılaşacağımız bir durumdan  söz ediyoruz.
        Bir okur bu tür yazıları okurken neden yazı dışına düşüyor, yabancılaşıyor? Öncelikle yazı kaçınılmaz bir zorunluluk olarak yazarda doğmuyor, onun zihninde tam olarak ete kemiğe bürünmeden metne aktarılıyor. Sonuçta ortaya eksik, tamamlanmamış bir yazı çıkıyor. Öte yandan yazar bir düşünce aktarma peşinde değil. Sadece bir yazı yazmak peşinde. Bunun için de değişik atraksiyonlar sergiliyor. Prematüre düşünce yazıyı kavram kargaşasına, muğlaklığa dönüştürüyor. Tam burada diğer edebi türlerin, edebi sanatların dilini kullanmaya başlıyor. Elbette farklı, özgün, yaratıcı yazı peşinde koşulabilir ve yazının/düzyazının güzelleştirilmesi için edebiyatın gücüne yaslanabilir. Yazar düzyazı da bile imgelere, simgelere, kimi metaforlara başvurabilir. Ama bu göndermelerin hepimizce bilinen ortak bir dili olması, onu işaretlemesi gerekir. Ayrıca yazı için de elzem ve anlamlı olmaları gerekir. Ancak bu yazıların çoğunda bir görüş ileri sürülmediği, konu toparlanamadığı zaman imgelere, simgelere başvurulmaktadır. Yani bir kaçış olarak kullanılır bütün bunlar. Oysa bilinir ki yazı ve okur arasında iletişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi için aynı dili konuşmaları, ortak bir imge/simge evrenlerinin olması gerekir.
       Hiç kuşkusuz, bir yazarın ilke olarak “kapalı anlatmak”, “anlaşılmaz olmak” gibi bir “amacı” olamaz. Haldun Taner’in de dediği gibi: “Açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur.” Yazar, yazarak, ikinci kişiyle iletişim kurmayı seçtiğine göre, bu yolu tıkayacak yaklaşımlardan kaçınmak durumundadır. Söylemek istediklerinin üstünü örtmemeli ve bilakis açmalıdır. Ama yazar, herkese ulaşayım diye, anlattıklarının hakkını da yememeli, onu doğasından uzaklaştırarak, mahremiyetinden soyup bırakmamalıdır. Yazmak, bir şey aktarmak, paylaşmak ise yayınlamak sadece paylaşmak değil, kamunun dünyasına açılmaktır.
       Peki bir insan hem herkese seslenmek hem de niçin anlaşılmamak ister? Anlaşılmamak ister, çünkü kimi kez bunun kendisine bir ayrıcalık, saygınlık kazandıracağını sanır. Bu yazarlar, anlaşılır olduklarında basitleşeceklerinden korkarlar, bu yüzden de “üst dil” kullanırlar. Ne kadar anlaşılmaz, kapalı, muğlak yazarsa, yazdıklarının o kadar derin, yüce niteleneceğini düşünürler. Ağır ve kıymetli yazıya onu muğlaklaştırarak ulaşacaklarını sanırlar. Çünkü onlar eni konu yazdıklarını ulaşılamaz, büyülü bir dünya olarak algılamamızı isterler.
       Schopenhauer “Yazarlık ve Üslup” başlıklı makalesinde (Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Şule Yayınları, s. 53. ) yazarları ikiye ayırır. Sırf ele aldığı konu için yazanlar ve sadece yazmak için yazanlar. Schopenhauer şöyle devam eder: Birinci tür, insanlarla paylaşmaya değer görülen düşüncelere ve yahut tecrübelere sahiptir. İkinci türdekiler ise yazmak için düşünürler ve düşüncelerini eğip bükerek uzattıkça uzatmalarıyla kendilerini ele verirler. Onların yazılarındaki açıklık ve sarihlik eksikliğinin nedeni budur. Düşünceleri yerine sözcükleri satmak isterler. Bunlar ayrıca kendi düşüncelerini söylemezler. Böyle söylerlerse eserlerinin muhtemelen çok basit ve çocukça görüneceğinden korkarlar. Yazar böylece kendisini gerçekte sahip olduğundan daha fazla akıl ve anlayışa sahipmiş gibi göstermeye çabalar. Oysa der Schopenhauer, gerçek düşünür düşüncelerini mümkün olduğunca saf, açık, belirgin ve veciz bir şekilde dile getirmeye çalışır. Şu hâlde birinci kural: Yazarın söyleyecek bir şeyi olmalıdır. Söyleyecek bir şeyleri olmadığı hâlde böyle bir şeye sahipmiş gibi gözükme arzusu yazarlık tutumu değildir.
Son söz: Bir yazının başarısı kendini açık, net, basit şekilde ifade etmesiyle anlaşılabilir. Gerekli donanım, bilgi, dikkat ve özene rağmen anlaşılmayan yazılar başarısız, eksik yazılardır. (Necip Tosun, Hece 113)


 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !