Necip Tosun

3/8/2009 - BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN

Okuma serüvenimin, yazma serüvenimin bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle çoğunlukla düzensiz bir okuma yerine, yazacaklarıma katkısı olacak, onları zenginleştirecek bir okuma süreci izledim. Ama bendeki kalıcı kitaplar hem sevdiğim hem de yazma bilinci anlamında bir şeyler öğrendiklerim oldu. Bu bağlamda Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Katherine Mansfield’ın Ölü Albay’ın Kızları, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı, Elsa Triolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı, Rainer Maria Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları, Ingeborg Bachmann‘ın Malina’sı, Truman Capote’nin Gece Ağacı benim her zaman yol göstericim, dönüp dönüp okuduğum, etkilendiğim el kitaplarım olmuştur. Bu kitaplarda  çarpıcı bir insanî zenginlik, varoluşsal bir hesaplaşma, nesnelerin ruhuna nüfuz ediş vardı. Öte yandan şiirsellik/ritim, dil tutumu, bakış açısı farklılığı dikkat çekiciydi. Kitaplardaki yoğunluk ve zengin imgelerle oluşturulmuş göstermenin şiiriyetinden büyülenmemek elde değildi. Dediğim gibi, okumalarım her zaman öykü yazma serüvenimin bir parçaydı.

Katherine Mansfield, Ölü Albay’ın Kızları’nda, acıyı, hüznü, yalnızlığı öykülerinin merkezine yerleştirmesine karşın nasıl melodrama düşülmeyeceğini örnekliyordu. Michel Butor, Değişme’de, Paris-Roma arasında geçen bir tren yolculuğunda, bir aşkı, imgeler, anılar, çağrışımlar etrafında çarpıcı bir biçemle (ikinci tekil şahıs) anlatıyordu. Elsa Triolet Gün Doğarken Bülbül Susar’da, yıllar sonra bir araya gelen dostların hayatla, anılarla yüzleşmesini içe işleyen bir incelikle sanatın diline dönüştürmüştü. Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda, (Behçet Necatigil’in eşsiz çevirisi) bir romana nasıl girileceğinin örneğini veriyordu sanki: “Demek buraya yaşanacak yer diye geliyorlar; burası ölünecek yer desem daha doğru.” Ingeborg Bachmann’nın Malina’sından, faşizmin iki insan arasındaki ilişkide başladığını öğrenmiştim. Wolfgang Borchert Bu Salı’da melankoli, hüzün ve başkaldırıyla ördüğü öykülerini müziksel araçlarla destanlaştırıyordu. Henüz yirmi altı yaşındayken hayatını kaybeden Borchert’in öykülerini, savaşın ne olduğunu kavrayamamış insanlara yöneltilmiş ürpertici bir çığlık olarak görmüştüm. Truman Capote’un Memet Fuat Bengü çevirisi Gece Ağacı, etrafında dönüp durduğum kitaplardandı.

Ne var ki okuma/yazı hayatımın dönüm noktası Virginia Woolf’un Dalgalar kitabıyla karşılaşmam olmuştur. Kitap, Milliyet Yayınları’ndan çıkmıştı ve çevirmeni de Oya Özay’dı. Dalgalar’ı okuduğumda, “Tamam, işte bu!” demiştim. Bu romanda beni çeken, anlatılan şeyden, olaydan ziyade; akışkanlık, ritim, şiirsellik ve o an rastladığım yepyeni bir bakış açısıydı. Bu yeni bakış açısı, kitabın kapağında da belirtilen “bilinç akımı” tekniğiydi. O günden bugüne, bilinç akımı tekniği, bana öyküde hep müthiş bir imkân olarak görünmüştür. Sonra, Mrs. Dalloway, Deniz Feneri ve diğerleri… Ardından bilinç akımını kullanan yazarları keşfim başlamıştı. James Joyce’un Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve çok sonraları Ulysses, William Faulkner’in Ses ve Öfke’si… Bir de Yeni Romancılar.  Alain Robbe-Grillet’nin, Marguerite Duras’ın, Nathalie Sarraute’nin önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış anlatı tekniğini ilgiyle izlemiştim. Ne var ki Alain Robbe-Grillet’in romanları, parlak kuram kitabı Yeni Roman’ın ışıltısının çok gerisinde kalmıştı.

Kırıkkale’de “taşra sıkıntısı” yaşarken, Suç ve Ceza’yı okumuş, herkes gibi ben de sokak aralarında bir Raskolnikov olarak dolaşmıştım. Her zaman başyapıtım olan Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sının hiçbir zaman aşılamayacağını düşünüyorum. Elias Cannetti’nin Körleşme’sinde Prof. Kien’in fildişi kulesinde körleşme serüveni karşısında sarsılmıştım. Bana göre, Körleşme, “kitap” üzerine yazılmış başyapıtlardan biriydi. Oscar Wilde’nin Dorian Gray’in Portresi defalarca okuduğum kitaplar arasında oldu. Nikos Kazancakis’in El Greko’ya Mektuplar’daki şiirsel dile çok özenmiştim. Herman Melville’nin Moby Dick’ini sevgiyle anmalıyım. Saint-Exupery’in Savaş Pilotu’nu, Knut Hamsun’un Pan ve Açlık’ını yirmili yaşlarda niçin sevdiğimi anlayabiliyorum.

Ortaokulda “ödev” olarak okuyup özetini çıkardığım Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’nün hâlâ etkisi altındayım. Askerde, parkamın cebinde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı vardı. Roman henüz bu denli kült olmamıştı. Yıllar sonra arkadaşlarım anlatıyor, en büyük rüyam bu romanı filme çekmekmiş. Umutsuzluktan olacak hayalini bile unutmuşum. Mehmet Rauf’un Eylül’ünü ise hep Türk romanının ilk onunda görürüm. Yıllarca “sağcı” diye uzak durduğum Peyami Safa, Tarık Buğra ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuduğumda ise nasıl bir utanç ve çarpılma yaşadığımı unutamam: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Küçük Ağa ve Huzur. Elimde Huzur, İstanbul sokaklarında dolaşırken, Tanpınar’ın birikimi karşısında ağır bir “eziklik” yaşadığımı hatırlıyorum. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları sevdiğim eserler arasında yerini aldı. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ni okuduğumda, her Anadolu kasabasında bir Zebercet’in olduğuna kesin kanaat getirdim.  

Edgar Allan Poe’nun korku/fantastik, Anton Çehov’un minimalist/yalın, Franz Kafka’nın kırık/boğuk, Jorge Luis Borges/Carlos Fuentes/Gabriel Garcia Marquez’un düşsel/büyülü, Ernest Hemingway’in özgür/maceracı, İtalio Calvino’nun deneysel/masalsı dünyası kimi olsa etkilerdi. Ayrıca Nikolay Gogol, Guy de Maupassant, Thomas Mann, Robert Musil, Marcel Proust, Dos Passos, Julio Cortázar benim yazarlarım oldular.

Deneysel öykücülüğümüzün en ileri noktalarından biri olan Bilge Karasu’nun Kısmet Büfesi’nden çok şey öğrendim. Bu bağlamda Vüs’at O. Bener, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Hulki Aktunç, Tomris Uyar, Nursel Duruel ve Sevim Burak gibi dilde, biçimde özgünlük arayışı içerisinde olmuş, öykücülüğümüze entelektüel bir düzey, felsefi bir derinlik getirmiş yazarlarımızı beğeniyle okudum.

Edebiyata, birikimlerimize, ayırıcı değil kuşatıcı bir bütünlükle bakabilen ve yazarlık serüveni boyunca, Türk ve dünya edebiyatını özümseyerek yeni bir değer üretme çabası içerisinde olan Selim İleri’nin neredeyse her yazdığını dikkatle okudum. Destan Gönüller ve Dostlukların Son Günü favori kitaplarım oldu. Rasim Özdenören’in Hastalar ve Işıklar, Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye, Murathan Mungan’ın ilk öykülerinden oluşan Son İstanbul kitaplarının Türk öykücülüğünün önemli yapıtları olduğunu düşünüyorum. Ahmet Kekeç’in Son İyi Şeyler bende önemini ve değerini hâlâ koruyor. Sabahattin Kudret Aksal, Ümran Nazif Yiğiter, Samet Ağaoğlu, Feyyaz Kayacan, Ayhan Bozfırat, Kamuran Şipal’in ise yeterince hakkının teslim edilmediğine üzülüyorum.

Şiirlere gelince… Sezai Karakoç’un yüzyılın en büyük şairlerinden biri olduğu kanısındayım. Turgut Uyar, Edip Cansever, Ülkü Tamer herkes gibi benim de sevdiğim şairlerim. İsmet Özel’in Erbain’i hep “benim kitaplarım”dan biri oldu. Özel’e karşı uzun süreç içerisinde her uç noktaya da giden taşkın yargılara aldırmadan, Özel’le aynı çağda yaşamaktan hep mutluluk, kıvanç duydum. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabının onun en büyük şiiri olduğunu düşündüm hep. Öğrenciliğimde kendisini ziyaret ettiğimde Zarifoğlu sadece “sözlük” okumamı önermişti. Önce şaka zannettiğim bu sözün haklılığını yıllar sonra kavrayabildim. Kendi kuşağımdan Hüseyin Atlansoy’un Kaçak Yolcu, Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler kitapları elimin altında oldu.

Günlük türünde ise  Katherine Mansfield’in Bir Hüzün Güncesi, Virginia Woolf’un Bir Yazarın Güncesi, Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı temel kitaplarımdı. Bu kitaplar bir günce olmanın ötesinde, sanat-edebiyat üzerine derinlikli görüşler içeren manifestolarla bezeliydi. Kendi intiharını duyuran Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı şöyle bitiyordu: “Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler Değil. Eylem. Artık yazmayacağım.” Bu bağlamda okuduğum Pablo Neruda’nın Yaşadığımı İtiraf Ediyorum anı kitabının, şiir-düzyazı karışımı bir başyapıt olduğunu düşünüyorum.

Buradan bakınca okuma/yazma ile hayat arasında çelişik bir durum olduğunu görüyorum. Bir başka deyişle okuma/yazma ile hayat arasında bir seçim yapmak şart. Ama hangisini seçersek seçelim doğru yaptığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağız.

 


Benim Kitaplarım, Kitapzamanı, 3 Ağustos 2009

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2009-08-10 17:29:17 - benim kitaplarım

Yazan isimsiz
sizin kitaplarınız bende de çok etkin oldu.
çok güzel bir yazı.
ayşe kara
Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

Gündeme getirmek istediğim / SELİM İLERİ
KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ /
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL Ö
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL
YÜCEL ÇAKMAKLI'NIN ARDINDAN
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ A
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 /
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -tem
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOS

Kategoriler

Arkadaşlarım

cemiyyet
Blogcu Yardım
salihamalhun
sinefil78
hayriyeunal
kozanali
esitgin
gereksizedebiyat
suaviyazgic
cemal şakar
sheepishsherry
aliemree
iffet oral
sekercocuk
furkanulubeyli
cihatduman
uguripek
hakangeziyor
edebiyatlik