Embed

DOĞU EDEBİYATININ BAŞYAPITLARINDAN: BİNBİR GECE MASALLARI

                    Binbir Gece Masalları hayatın bütün renklerinin, şekillerinin, motiflerinin bir araya getirildiği büyük bir Doğu halısı gibidir. Günah ve sevabın, hainlik ve sadakatin, cinler ve insanların yan yana, iç içe resmedildiği, hayat verildiği bu halı, bir yandan da büyük bir insanlık fotoğrafıdır. Ancak bu halı, desenleri, motifleri ve şahısları rastgele bir araya getirmez, büyük bir uyum, sonsuz bir derinlik, çarpıcı zıtlıklarla ince ince işler. Sonunda ortaya büyük bir hayatın, dünyanın resmini çıkarır. Ama o renkler o kadar canlı, ilmekler o kadar sağlamdır ki yüzyıllardır ne renkler solmuş ne de ilmekler çözülmüştür. Bu nedenle ölmez bir güzellik, sönmez bir ışık, suyu bitmez bir kaynak olarak yüzyıllarca insanlığa güzellik, ışık ve derya sunmaya devam eder. Kitaptaki benzetme, sembol, mecaz sanatları, çok farklı okumaları, anlam çeşitliliğini ve derinliğini yaratır. Sihirden, büyüden bahsederken bile gerçekliğe, hakikate sıkı sıkıya bağlıdır ve hikmetler, imalar ve özellikle ele avuca gelmez bir hikâye çeşitliliğiyle nasıl bir dünyada yaşadığımızı bize duyurur. Ana hikâyeden kopmadan neredeyse bütün insanlık hâllerini ciltlere taksim eder. Bayağılığı, inceliği giderek tüm zıtlıkları dahiyane bir dokunuşla yakınlaştırır, elle tutulur somut bir nesneye dönüştürür. Bu anlamda Binbir Gece Masalları büyük bir insanlık destanıdır.

        Yazılış tarihi, ait olduğu köken ve yazarı bilinmeyen Doğu edebiyatının başyapıtlarından olan Binbir Gece Masalları[1], barındırdığı iki yüzü aşkın hikâyesiyle yaygın, bilinen halk hikâyelerinin bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Araştırmacılar, hikâyelerin tek bir yazar tarafından yazılmadığı ve tek bir döneme ait olmadığı konusunda hemfikirler. Hikâyeler, muhtemelen birbirlerini hiç tanımayan onlarca yazarın katkısıyla oluşmuş, Hindistan, İran, Arap, Mısır derlemeleriyle bugünkü hâlini almıştır. Uzun bir süreç içerisinde 8. ve 9. yüzyıldan başlayarak dönem dönem halifelerin masalları yazdırarak çoğalttıkları, zenginleştirdikleri düşünülmektedir.

         Hikâyeler, İslamiyet’ten önceki dönemi de kapsayan ancak ağırlıklı olarak Abbasi halifelerinden Harun Reşit dönemindeki olaylarda yoğunlaşan bir içerik taşır. Olayların Kahire, Şam ve Bağdat’ta geçmesi ve hikâye mekânların da buralar olması onun daha çok Arap masalları olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Mekân yanında, genel atmosferde, edebî tutumda Arap, Fars, Hint anlayışı baskındır. Hikâyeler, dönemin sosyal yaşamını, kültürünü, medeniyet algısını, edebiyatını, insanların hayata ve eşyaya bakışını yansıtması açısından da emsalsiz bir kaynak görünümündedir. Hikâyelerden o dönemlerde özellikle Bağdat’ın büyük bir kültür, medeniyet ve ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bu hâliyle Bağdat, rengini İslam’dan almakla birlikte kozmopolit bir dünya şehri görünümündedir. İşte Binbir Gece Masalları’na bu kozmopolit şehrin renkleri, hayatı, yaşam düzeni siner.

Binbir Gece Masalları’nın çerçeve hikâyesinde bir aldatma olayı yer alır. Karısı tarafından aldatılan hükümdar Şehriyar, bu olaydan sonra kadınlardan intikamını almak için, her gün bir kızla evlenip ertesi gün onu öldürtmektedir. Vezirin kızı Şehrazat ise ülkesinin kadınlarını bu zulümden kurtarmak istemektedir. Ve bir plân hazırlar. O da hükümdar Şehriyar ile evlenecektir. Ama öldürülmeden önce son bir arzu olarak kız kardeşi Dünyazat’ı görmek isteyecektir. Kardeşi de kendisinden “Ne olursun ablacığım, o güzel masallarından birini son defa bana anlat” diyecek ve Şehrazat, hükümdar Şehriyar’ın yanında masal anlatmaya başlayacaktır. Bu plânları tamamen işler ve Şehrazat masallarını anlatmaya başlar. Ama tam sabah olurken, “Gündüz masal anlatılmaz”  diyerek masalını keser. Masalın sonunu merak eden hükümdar kendi kendine; “Doğrusu, öykünün şaşırtıcı sonunu öğrenmeden onu öldürmeyeceğim,”  diyerek Şehrazat’ın ölümünü hep erteler. Bu merak “binbir gece” sürer ve bu arada hükümdar ve Şehrazat’ın üç çocukları olur. Masalların etkisi altında kalan hükümdar da, böyle akıllı bir eşi öldürmekten vazgeçer.

         Hikâyelerde, insanın fıtratından kaynaklanan zaafları, çelişkileri, arzu ve açmazları sayısız olayla test edilirken, değişmez, evrensel bir insan portresi de ortaya konur. İnsanlık tecrübeleri bir araya getirilip insanlık durumları bir bir örneklenerek bir insanlık komedyası, trajedisi sergilenir. Binbir Gece Masalları’nın bu anlamda en büyük özelliği, bildik masalların aksine sadece üst kesim insanlarının hayatını değil toplumun her kesiminden insanların hikâyelerine eğilmesidir. Hamallar, hayat kadınları, tüccarlar, hekimler, terziler, berberler hikâyelere konu olur. Bazen günümüzde geçiyormuş gibi gerçek, bazen tümüyle masallara özgü gerçeküstü anlatıma yaslanır. Şeytan, büyü, devler, cinler gibi olağanüstü durumlar da çok bildik hukuki bir durum da arka arkaya anlatılır. Adalet, merhamet, güzellik arayışı, vefa, dostluk gibi insanın evrensel yanları tüm hikâyelerin merkezindedir. Binbir Gece Masalları bizzat hayatın içine girer ve hayatın nabzını tutar. İnsanlık hâlleri her şeyden öndedir ve onun gücü de buradan gelir. İnsanlara iyilik yapayım derken, münasebetsizlik, densizlik yaparak onu toplum içinde rezil eden berberin hikâyesi (“Topal Gencin Öyküsü”); Hayatı hovardalıkla geçen ve elindeki parayı har vurup harman savurduktan sonra kimsenin dönüp bakmadığı Ali-Nur’un sonunda yoksulluktan karısını satmak zorunda kalış serüveni (“Enis-Ac-Celis ile Ali-Nur’un Öyküsü”) gibi pek çok insanlık hâli anlatılır. Kadın erkek ilişkileri şaşırtıcı derecede gerçek ve dönemine göre cüretkârdır. Özellikle eğlence, hoş vakit geçirici yanı baskındır. Çoğunlukla zevk ve sefa anlarını, okurları kışkırtan rüya mekânlarını aktarır. Çok zengin bir konu ve hikâye barındırır: Körler, kolu kesikler, topallar, kamburlar, köpeğe dönüşenler, zenginken fakir, fakirken zengin olanlar bu hâle nasıl geldiklerinin hikâyelerini anlatırlar.

        Ama ne olursa olsun Binbir Gece Masalları’nda insanların en kıymetlisi anlatacak, dinlenecek ilginç, şaşırtıcı, hayret uyandırıcı bir hikâyeye sahip kişilerdir. Bir insanlık tecrübesinin saklandığı, hakikatinin örneklendiği “hikâye”nin bizzat kendisi tüm hikâyeler boyunca en kıymetli, en değerli hazinedir. Hikâye o kadar değerli bir şeydir ki insanlar sadece değerli hikâyeler için can bağışlarlar. Bu hem insanlar da hem de ifritler dünyasında böyledir. Attığı bir hurma çekirdeği ile çocuğunu öldürdüğü ifrit, tüccarın canını almaya and içer. Ama burada da üç farklı kişi ifrite ilginç, olağanüstü hikâyeler anlatarak tüccarın canını kurtarırlar. (“Tacir ile İfritin Öyküsü”) Herkes garip, olağanüstü, mucizevi, harika öykülerin peşindedir. İyi hikâyeler hemen altın harflerle yazılarak devlet arşivinde saklanır. İyi hikâye sahiplerinin sadece canları bağışlanmaz, hediyeler verilir, iyi yerlere getirilir.

        Duyulan, şahit olunan önemli, şaşırtıcı “hikâye”ler hemen yazılı kayıtlara geçirilerek gelecek nesillere aktarılmak istenir: “Vali bu sözleri duyunca çok şaşırmış ve ‘Kamburun bu öyküsü salnamelere ve kitaplara geçmeye layıktır’ demiş.” İyi bir öykü duyan Sultan hemen bunu yazdırır: “Sultan duyunca çok şaşırmış büyük bir neşeye kapılmış. Sonra da saray kâtiplerine bu öyküyü altın suyuyla kaleme almalarını emretmiş.” Hikâyeler o kadar merkezdedir ki hayatlar kurtarır. Kim daha iyi hikâye anlatırsa bir başkasının hayatını kurtarır. Bazen ikna edilemezler: “Ey simsar, senin öykün bundan daha üstün değil! Bundan dolayı, benim soytarım, şu zavallı kamburun ölümüne neden olduğunuzdan ötürü tümünüzü hemen astıracağım” derse de, yeni bir öyküyle karşısına çıkılır: “İzin verirseniz, bugünlerde duyduğum, kamburunkinden daha şaşırtıcı ve daha harika olan bir öyküyü size anlatayım! Eğer işittikten sonra siz de böyle olduğuna hükmederseniz, umarım ki hepimizi bağışlarsınız!” der. Hükümdar da “Hele bir öyküyü duyalım” diyecektir. Ve her dinlediği hikâyeden sonra tehdit eder: “Ama ilgi uyandırmaktan yana nafile ve üstün niteliklerden yoksun bir öykü anlatırsan, başına gelecekleri düşün!” Beğenildiğinde ise hemen kayda geçirilir: “Halife Harun Reşit, çok hayret etmiş ve üç kalenderinkiyle birlikte bu iki öykünün özenli ve güzel bir yazıyla kalemdeki kâtipler tarafından yazılmasını; sonra da el yazmalarının arşivine kaldırılmasını emretmiş.”

        Hikâyelerin “anlatma” özelliği baskındır. Önce anlatılır sonra yazıya geçirilirler. Biz ise dinleyiciyizdir ve anlatma anına tanıklık ederiz. Bu anlatma çoğunlukla bir muhataba yapılır. Ve en çok tercih edilen yöntem ise topluluk önünde anlatmaktır. Bunun nedeni çoğunlukla bir can kurtarmak olabileceği gibi hoşça vakit geçirmek de olabilir. Ama aslonan o anki kendi durumlarını izah eden bir hikâyeye sahip olmalarıdır. Örneğin üç hadım zenci yan yana sabahın olmasını beklerken kendi hikâyelerini, hadım olma serüvenlerini anlatırlar. (“Ganem bin Eyüp ve Kızkardeş Fitne’nin Öyküsü”)

        Kadın erkek ilişkileri en yoğun kullanılan tema olarak belirginleşir. Erkek ve kadın karşılaşırlar, sonra ilişkiler başlar ardından çoğunlukla olağanüstü bir olay meydana gelir ve şaşırtıcı bir kadınlık hâli ortaya çıkar. Bu atmosferde cinsellik çoğunlukla erkeğin aklını çelici bir zaaf olarak ortaya çıkarken kadın erkeği kullanan taraf olarak yer alır. Kitapta “çürümüşlük”, “hovardalık”, “ahlaksızlık” kavramı meşru olmayan ilişkilerde kullanılır. Erkeklerin kadınlara yetmediği vurgulanırken, hep bir kadın aldatmasıyla hikâyeler sürer. Dinin olumsuz baktığı cinsel arayışlar övülmemekle birlikte erotik ayrıntıların bütün açıklığıyla anlatılmasından çekinilmez. Cinsellik hikâyelerde hem okunsun hem de merak uyandırsın diye bir gereklilik olarak düşünülmüş gibidir. Bir yandan da çoğunlukla cinsellik peşindeki kadın mahkûm edilir, zina olumsuzlanır. Ancak meşru görülen cinsellik sahnelerinin cüretkârlığı gerçekten şaşırtıcıdır.

        Anlatılan kadınlık hâllerinde onların bir muamma, gizemli bir yaratık ve çözülemeyecek bir denklem olarak ortaya konarak çok bilinen klişeleri haklı çıkaracak örneklerle verilir. Çoğunlukla erkekler kadın tecrübelerini anlatırken yaşadıkları travmaları aktarırlar. Diğer masallardan bir farkı da artık bir resimle, rüyayla değil, erkekler bizzat sokakta, pencerede gördükleri bir kadına bir görüşte âşık olmalarıdır. Hikâyelerde cinselliğin, özellikle kadın vücudu ve estetiğinin yüceltildiği, daha çok kadına estetik bir nesne olarak bakıldığı görülür. Hıristiyanlar ve Müslümanlar karşılaştıklarında bile merkezde kadın erkek ilişkileri vardır. Din, inanç ve cinsellik iç içe şaşırtıcı bir karmaşa ile verilir. İşte Binbir Gece Masalları’nı en iyi anlatan cümleler: “Ben yabancının biri, Müslümanlar içinde bir Müslüman’ım! Yolumu falan şaşırmış değilim; aksine bu gece ay ışığında sadece arzumun ateşini söndürmeye yarayacak bir kadın arıyorum.” Hikâyeler erotizmin uç noktalarında dolaşırken buralarda bile din gündemdedir. Aslında Doğu ilk kez mahrem hayatının kapısını aralamıştır diyebiliriz. Ayrıca hadisler, Kur’an öğütleri, sahabeden alıntılar ve bilge sözleri hikâyelere serpiştirilmiştir. Bu anlamda parçalı, farklı bir bakış açılarının hikâyelerde yer bulduğu görülür. Abdesti güzel almanın faziletleriyle ayrıntılı cinsellik tasvirlerinin iç içe, yan yana oluşu kitabın aynı kalemden çıkmadığının kanıtı gibidir. Aynı şekilde birebir gerçeğin aktarımı ile fantastik anlatım yan yanadır. Belki de bu kaotik ortam pek çok okuru cezbetmiştir.

Adalet vurgusu da hikâyelerde en çok öne çıkan temalardandır. Haksızlıkların önlenmesi, adaletin yerini bulması ve hükümdarların adil davranması gerekliliği hikâyelerde vurgulanır. Tebdil-i kıyafet gezen Halife, adaletin sağlanması için her durumda devreye girer: “Çünkü adalet görevlerin birincisidir.” Faili meçhul bir cinayeti tespit eden halife bunu aydınlatamayan vezirini ölümde tehdit eder. Çünkü adalet her şeyin başıdır. Ayrıca mahkeme hikâyeleri çoklukla yer alır ve adaletin önemi vurgulanır: “Bir kadı, belirgin bir tarzda kanıt sağlamalıdır ve davalı taraflara, soylu suçluya, fakir suçludan daha fazla saygı göstermeden eşitlikle davranmalıdır. Bir suçluyu işkenceye ve açlığa bağlı tutarak itiraf ettirme yoluna asla başvurmamalıdır.” Kimi hikâyelerin, günümüzdeki “katil kim?” anlatılarına benzeyen bir yapı içerisinde oldukları görülür. Bunun için pek çok katil adayı ortaya çıksa da sonunda katil bulunur. Aslında burada aranan adalettir.

        Geleneksel anlatılarımızda sıkça rastlanan, “hikâye içinde hikâye” Binbir Gece Masalları’nın temel anlatım biçimidir. Bu nedenle bütün dünyada çerçeve hikâye anlayışının temel eseri olma özelliğini taşır. Çerçeve hikâyelerde öncelikle temel bir olay ve kahramanlar vardır ve hikâye bu olaylar ve kahraman etrafında gelişir. Daha sonra hikâyeye başka kahramanlar girer, çerçeve genişler ve kitap bir bütünlüğe ulaşır. Çerçeve hikâyelerde önemli olan kahraman değil temadır. Asıl bütünlük de “tema”larda sağlanır. Her şey, araya giren kahramanlar bile temayla ilişkileri çevresinde önem kazanırlar. Temayla ilgisiz ve temayı zenginleştirmeyen, amaca hizmet etmeyen olay ve kişiler dışarıda kalır. Burada kitapsal bir bütünlük gözetilse de her öykü kendi başına “bağımsız” bir öyküdür. Ama art arda geldiklerinde yepyeni bir güzellik ve bütünlük ortaya çıkarırlar. Çerçeve hikâye anlayışını romandan ayıran pek çok farktan en önemlisi budur. Çerçeve hikâyede her bir hikâye, “hikâye” türünün bütün özelliklerini bünyesinde barındırırken, romanda gördüğümüz “bölümler” böyle değildir. Çoğunlukla romandan bir bölümü ayırdığınızda bir anlam ifade etmezler. Çünkü roman bölümleri ancak o roman bütünlüğü içerisinde anlamlıdırlar. Yani buradaki hikâyeler, romandaki bölümlerden, üslûp, mantık, fonksiyon ve amaç olarak tamamen farklıdırlar. Binbir Gece Masalları’ndaki hikâyelerin her biri bağımsız hikâyelerdir ama bir iç akıntıyla birbirine bağlanırlar. Ne var ki rastgele okunan bir hikâye de bağımsız bir hikâye tadı verir ve geçmişle bağlantı aramaz.

        Binbir Gece Masalları’nda hikâyeler birbirinden bağımsız hikâyeler olarak birbiri ardına anlatılırken sonda bir yerde büyük bir çerçevede birleşir ve bütünleşirler. Bu anlamda hikâyeler aynı zamanda tematik bir bütünlük içindedir. Borges, onun biçimini şöyle değerlendirir: “İçlerinden durmadan başka toplar çıkan Çin toplarını, içlerinden devamlı başka bebekler çıkan Rus bebeklerini getiriyor akla. Öykü içinde öykü insanda tuhaf bir etki uyandırır, neredeyse sonsuz bir etki, baş dönmesi gibi bir şey. O zamandan bu yana bu yönteme öykünen birçok yazar çıkmıştır.”[2]

Türleri çok farklı olsa da (aşk, kahramanlık, dinî) bu tür anlatılar dört temel özelliği bünyelerinde barındırırlar: Merakla okunabilmeleri, hoşça vakit geçirtmeleri, anlam açıklığını gözetmeleri ve ibrete vurgu yapmaları (kıssadan hisse). Bu anlatılarda özellikle merak öğesi çok önemlidir. Geleneksel hikâyenin en önemli fonksiyonlarından biri dinleyene, okura “iyi vakit geçirtmek”tir. Bunun için de ilgi uyandırıcı, çarpıcı, olağanüstü olaylar, imkânsız aşklar, ayrılıklar, zaman ve mekân sınırı tanımayan yaklaşımlar tercih edilir. Bu anlatılarda gözetilen bir başka ilke de anlam açıklığıdır. Hikâyelerde halkın her kesimi hedeflendiği için olabildiğince anlam açıklığı gözetilir. Ama bu anlatıların asıl odak noktaları ibrete vurgu yapmalarıdır.

         Karısı tarafından aldatılan hükümdar Şehriyar’ın kadınlara yönelik kinini yine hikâyeler unutturur. Hükümdar Şehriyar’a kinini unutturan “Binbir Gece” kendisini dinlettiren bu hikâyeler acaba bünyesinde neleri barındırır? Bu nasıl bir etki, nasıl bir büyüdür ki, acı bir ihaneti bile unutturmaktadır? Masalın bir yerinde Dünyazat kız kardeşi Şehrazat’a şöyle der: “Ablacığım, anlattıkların ne kadar tatlı ve zarif ve zevki nasıl okşuyor bir bilsen.” Evet, öncelikle bu masallar tatlı, zarif ve zevk okşar. Peki, Şehriyar ne der bu masallara? O daha çok “son”larla ilgilidir ve sonu öğrenmek ister. Yani Şehrazat, tatlı, zarif, zevk okşayan masallarını “merak” öğesine yaslayarak anlatır. Merak öğesini de kurguyla oynayarak, çerçeveleme öykü tekniğini kullanarak (öykü içinde öykü) ve hikâyeyi en heyecanlı yerinde bırakarak gerçekleştirir. Bazen de daha sonra anlatacaklarını öne çıkartır, önemsetir. Öyle ki hikâyeler, bizzat anlatı içinde, ilginç, garip, hoş, etkili, şaşırtıcı, harika, ibret verici olarak tanımlanır. Şehrazat canını kurtarmak, Hükümdar Şehriyar’ı “yakalamak”, “etkilemek” için, hikâyedeki “merak” öğesini kullanarak amacına ulaşır. Bu merak öğesidir ki hikâyeler binbir gece kendisini dinlettirir. Eğer bu kuru bir bilgi olsaydı, bu süreklilik binbir gece sürdürülemezdi elbet. İşte Şehriyar’a kinini unutturan şey bu meraktır.

        Bu hikâyelerin temel özelliklerinden biri de “ibret” vurgusudur. Anlatılan öyküler, bir hayat tecrübesi olarak, ders olacak şekilde kurgulanır. Anlatılan güzel bir hikâye, insanlar için altın kadar değerlidir. Hatta iyi bir hikâye can bile kurtarır. Hikâyelerde, beğenilen bir hikâye hemen geride kalanlara ders olsun için sultan tarafından yazdırılıp arşivlenir, saklanır. Binbir Gece Masalları şöyle başlar: “Eskilerin yaşam öyküleri, zamanımızda yaşayanlara örnek oluştursun; böylece bir kimse kendinde başkasının başına gelenleri öğrenerek, geçmişteki insanların serüvenlerini ve söylediklerini dikkatle göz önünde tutup onurlandırarak, kendini ıslah etsin! Ve dahi geçmişin öykülerini, sonrakilere ders oluştursun diye saklayanlara da hamdolsun!”

Kısaca Binbir Gece Masalları’ndan çıkaracağımız anlatım ilkelerini şöyle sıralayabiliriz: İyi vakit geçirten, sıkmayan, sürekliliği olan, hayranlık uyandıran, şaşırtıcı sonu olan, tatlı, zarif ve zevki okşayan, kıssadan hissesi olan bir anlatım. Hikâyelerin sonunda Şah Şehriyar şöyle der: “Ey bilge ve güzel konuşan Şehrazat! Beni eğittin ve benden başkalarının başına gelen olayları gözümde canlandırdın; geçmiş zamanlardaki şahların ve halkların söylediklerini ve başlarından geçen olağandışı ya da harika veya sadece düşünmeye değer şeyleri dikkatle izlettin. Ve gerçekte, şu binbir gecede seni dinleyerek derinden derine değişmiş ve sevinç ve de yaşam mutluluğuyla dolu bir ruh kazandım. Ve ey vezirimin mutlanmış kızı, seni bunca seçkin verilerle donatmış ve ağzını kokulandırmış ve diline sözgenlik bağışlamış olan Tanrı’ya övgüler olsun!”

        Binbir Gece Masalları ilk kez 1704’te Fransızcaya,  daha sonra da Almanca, İtalyanca, İngilizce başta olmak üzere pek çok dünya diline çevrilmiştir. Nâzım Hikmet 1949 yılında Müzehher Vâ-nû’ya yazdığı mektupta: “Şu Binbir Gece Masalları’nı mutlaka al oku. İnsan bazen bu kitabın bazı hikâyelerini okurken böyle mükemmel şeylerin bugün dahi yalnız bizde değil, Avrupa’da bile yazılmamış olduğunu hayretle görüyor” derken haklıdır. Ama bizde fazla tartışılmamış, etkisi de büyük olmamıştır. Ne var ki Batı’yı yoğun bir şekilde etkilemiştir. Voltaire, Chaucer, Montesquieu, Swift (Güliver’in Seyahatleri), Daniel Defoe, H. C. Andersen, Oscar Wilde, O. Henry, Edgar Allan Poe, John Bart, Calvino Binbir Gece Masalları’ndan etkilenen yazar ve eserlerden bazılarıdır. Goethe’ye göre, “zengin bir hayal gücünün ürünü olmakla birlikte, aynı zamanda tabiî ve gerçekçi olan bu tasvirlerde derin bir anlam, gerçek bir hikmet gizlidir. Ve işte şairin esas görev ve ödevi de tasvir, benzetme ve sembollerle bir düşünceyi anlatmaktır.” Stendhal’a göre ise, “İnsan bu kitabı okuduktan sonra unutabilmeli ve tekrar tekrar okuyarak zevkine yeniden varabilmeli.” Gabriel García Márquez ve Jorge Luis Borges en önemli esin kaynaklarının Binbir Gece Masalları olduğunu belirtmişlerdir. Binbir Gece Masalları’nın sadece edebiyat, düşünce dünyasında değil sinema, müzik, resim gibi alanlarda da yoğun etkisi olmuştur.

Binbir Gece Masalları’nın dünyadaki etkisini yetkin bir araştırmayla ortaya koyan Katharina Mommsen, “İncil’den sonra yeryüzünde en çok yayılmış olan kitapların başında Binbir Gece Masalları gelir” dedikten sonra, “Bu Doğu hikâyelerinin Batı âlemi üzerindeki ilham verici etkisi, dünya edebiyatının gelişmesinde görülen en ilginç olaylardan biridir” der. Mommsen, daha Batı dillerine çevrilmeden önce Binbir Gece Masalları’nın pek çok yazarda yoğun etkisinin görüldüğünü, gezginlerin bunu taşımış olabileceklerini, özellikle Haçlı seferleri sırasında şövalyelerle birlikte oralara giden saz şairlerinin Doğu ülkelerinden aldıkları konuları memleketlerine taşıdıklarını belirtir. Ancak çevrildiği dönemden itibaren âdeta Batı’yı fetheder: “Her yerde, Doğu ülkelerine ait hikâyeler, âdeta yerden mantar gibi bitmeye başladı. Masallar artık günün modası olmuş, günlük hayata girmişti. Kitapçı dükkânları Arap, Fars, Türk, Tatar, Moğol, Hind ve Çin masallarının taklitleri ile dolup taşıyordu. Avrupa’nın soyluları ve saray çevrelerinde olduğu kadar, halk arasında da, masal anlatmak, üzerinde çalışılmaya değer bir sanat olarak kabul ediliyordu. Avrupa’nın en ünlü şairleri bile Binbir Gece Masalları anlatmadaki ustalıklarını ispatlama gayretini güdüyorlardı. Goethe ve Schiller’i buna örnek olarak gösterebiliriz.”[3]

Katharina Mommsen bu yazısında, Boccocio, La fontaine, Montesquieu, Voltaire, Jonathan Swift, Goethe, Stendhal, Balzac, Maksim Gorki, Tolstoy, Marcel Proust ve pek çok yazar ve şairin eserlerindeki Binbir Gece Masalları’nın etkilerini inceledikten sonra şu yargıya varır: “Görülüyor ki Avrupalı şairler, en üstün ereklerini ifade etmek ve aynı zamanda onun değerlerini belirtmek istedikleri zaman, Doğu dünyasının kalıplarını kullanıyorlar. Bir vakitler aynı amaçla eski Yunan’dan bazı kişileri, örneğin Iphigenie, Sappho, Empedokles’i seçerlerken, şimdi Binbir Gece Masalları’nın kahramanlarını kullanıyorlar” (Mommsen, A.g.e., s. 80)

Borges’in Binbir Gece Masalları’nı “değeri Batı’da Doğu’dakinden daha çok bilinen kitap” demesi boşuna değildir. Hatta Borges daha da ileri gider: “Galland ilk cildi 1704’te yayımladı. Binbir Gece Masalları’nın bu ilk cildi hem ortalığı karıştırdı, hem de XIV. Louis’nin akılcı Fransa’sının aklını başından aldı. Romantik akım dendi mi, genellikle daha sonraki dönemleri düşünürüz. Oysa denilebilir ki, romantik akım Normandiya’da ya da Paris’te birileri Binbirgece Masalları’nı okuduğu anda başlamıştır. O birileri, Binbir Gece Masalları’nı okur okumaz, yasalarını Boileau’nun koyduğu dünyayı terk ederek romantik özgürlüğün dünyasına dalmışlardır.” (Borges, A.g.e., s. 60) diyerek akım başlatıcısı olduğunu ileri sürer.

Binbir Gece Masalları’nı “edebiyatın bugüne dek yazılmış en ilham verici kaynaklarından biri” olarak niteleyen Robert Irwin onun Batı’daki etkisini şöyle açıklar: “Batı edebiyatını İncil’den sonra en çok Binbir Gece Masalları etkiledi.” Irwin bu etkiyi şöyle belirler: “Dickens ya da Stendhal okunduğunda Binbir Gece Masalları’nı sevdikleri açıkça görülür. 18. yüzyıl başlarından itibaren Masallar’ın Batı edebiyatı üzerindeki etkisi, İncil hariç, her kitaptan daha fazladır. Yazarların imgelemi üzerindeki etkisi açıkça görülüyor. Pek görülmeyen etkisi ise 18. yüzyıl başlarında, Britanya ve Fransa’da gerçekçi romanın kökenleri ve gelişmesi üzerindeki can alıcı etkisidir.” der ve ekler: “18. yüzyılda ahlakçılar ve hiciv yazarları Masallar’daki ahlak derslerinden ve yergilerden ilham almışlardı. 19. yüzyılda macera, gizem ve zenginlik daha önemli hâle geldi. 20. yüzyılda ise Borges ve Calvino gibi yazarlar onu yeniden keşfettiler ve modernist bir metin ya da edebi oyunlarla dolu bir kutu gibi gördüler.”[4]

       Cemil Meriç ise Binbir Gece Masalları’nın Batı’daki etkisini anlatırken hikâyenin hasını Doğu söylemiş dedikten sonra bu şahikaya Batı romanının erişemediğini belirtir ve Masallar’ın bütün bir Batı edebiyatını nasıl etkilediğini şöyle örnekler: “Hikâyenin hasını Asya söylemiş. Ama pek ciddiye almamış hikâyeyi. Yığınlar her çağda hikâye dinlemiş, hikâye okumuş. Edebiyat dünyasının kanun koyucuları, masala da, kıssaya da küçümseyerek bakmış. Batı romanının erişemediği bir şahika: Binbir Gece, Doğu’dan çok Batı insanının hayalini kanatlandırmış. İnsanlığın Komedya’sı, on dokuzuncu asır Avrupalısına seslenen bir Binbir Gece. Gurgantua ile pantagruel o bitmez tükenmez kitabın birkaç mebhası. İspanya romanının tümü -Don Kişot dahil- o kaynak kitaptan fışkırmışa benzer. Pikaro’nun âlâsı, Binbir Gece’de.  Andre Gide, hiçbir zaman kitabın büyüsünden kurtulamamış. (…)  İnsanı bütün zaafları ile yakalamış Asya. Şuur ve şuur altını, hiçbir peşin hükme kapılmadan, aydınlatmış. Hazinelerimizin hepsini Batılı hocaların himmeti ile tanıyoruz.”[5]

Yazarın yeniden Şehrazat olarak söz alması gerektiğini düşünen Gabriel García Márquez, Binbir Gece Masalları’nın yazarlığındaki etkisini anlatırken, kitabın kendisini tekrar tekrar okumaya zorladığından söz eder. Öyle ki “Şehrazat’ın anlattığı masalların onun zamanında gündelik yaşamda gerçekten oluştuğunu, ama sonraki nesillerin inançsızlığı ve ödlek gerçekçiliği nedeniyle meydana gelmez olduklarını” düşünecek kadar kitabın etkisi altındadır.[6] Franz Kafka’nın Dönüşüm’ünü okuduğunda şunları düşünür: “Gerçek olması için yazarın öyle yazmış olması yeterliydi, bunun yeteneğinin gücü ve sesinin otoritesinden başkaca bir ispatı yoktu. Yazar Şehrazat’tı yeniden, ama her şeyin mümkün olduğu bin yıllık dünyasında değil de, her şeyin çoktan kaybolduğu ve geri getirilme olanağı olmayan bir dünyada.” (Márquez, A.g.e., s. 283)

İçki sefası, hamamlar, cinler, zebaniler, uçan halılar, korkulu gemi seyahatleri, maymuna, köpeğe dönüşen insanlar, şaşırtıcı cinsellik tasvirleri, büyücüler, katiller gibi tema ve metaforların Doğu’dan çok Batı’lıların ilgisini çekmesi anlaşılabilir. Çünkü Binbir Gece Masalları Batı’lıların hep görmek istedikleri bir dünyadan seslenir ve kalıplaşmış Doğu imgesini yansıtır. Ama bir yandan da Doğu’nun gizemli, büyülü atmosferini yansıttığı da bir gerçektir. Bu anlamda Batı’nın ilgisini sadece oryantalist bakışla açıklamak yanıltıcı olur. Aynı zamanda hikâyenin gücüyle anlatılan şaşırtıcı insanlık durumları, insanlık tecrübeleri de Batı’ya cazip gelmiştir. Çünkü ortaya konan sonunda değişmez, evrensel insan portreleridir. Diğer yandan Batı’nın rasyonalist zihni işleyişi için ciddi bir alternatif sunan Binbir Gece Masalları böylesine bir ilginin nedeni olmalıdır. Bunca yıl zevkle okunuyor olması onun gücünü gösterir. Oluşumu geniş bir zamana yayılan bu hikâyelerin günümüzde çeşitli biçimlerde sürdüğü söylenebilir. Tam da Borges’in dediği gibi: Binbir Gece Masalları bitmiş değil; bin bir gecenin sonsuz zamanı kendi yolunda ilerliyor.” (Necip Tosun, Karagöz Dergisi, Sayı: 25)      

 

 

 



[1] Binbir Gece Masalları, Çeviren Alim Şerif Onaran, 16 Cilt, Afa Yayınları, 2. Baskı 1993.

[2] Jorge Luis Borges, Yedi Gece, İletişim Yayınları, 4. Baskı 2006, s. 59.

[3] Katharina Mommsen, “Binbir Gece Masalları ve Batı Edebiyatı”, Yeni Dergi, Ağustos 1986, Sayı: 23, s. 73.

[4] Can Bahadır Yüce, “Batı Edebiyatını İncil’den Sonra En Çok Binbir Gece Masalları Etkiledi”, Zaman Gazetesi, 24 Mayıs 2010.

[5] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2013, s. 357.

[6] Gabriel García Márquez, Anlatmak İçin Yaşamak, Can Yayınları, 5. Baskı 2006, s. 252.

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !