Necip Tosun

20/5/2009 - DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN


                                                                   

“Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi
. 
James Joyce

     James Joyce’un (1882-1941) bütün bir edebiyat serüveni neredeyse Dublin etrafında şekillenmiştir. Joyce, tarih ve siyasal görüşlerini, sanat algısını, dil arayışlarını Dublin kenti üzerinden kurgular. Dublin, onun öykülerinden, bir mekân, fon değil, her şeyin izahı için en temel başvuru kaynağı, bir öznedir. Dublin onda hayatı yaşanmaz kılan modernizmin tüm olumsuzluklarını simgelemektedir. Joyce, yapıtlarında bu olumsuzlukları gündeme getirip bunlarla hesaplaşır. Öncelikle, İrlanda’nın kültürüne, aile yapısına, papaz baskısına karşıdır ve bütün bunların da sanatını olumsuz etkilediğini düşünür: “Sevgili aşkım, Dublin beni hasta, hasta, hasta ediyor. Başarısızlık, hınç ve mutsuzluk kenti. Dışında olacağım günleri bekliyorum,”[1] diyen Joyce, sonunda Dublin’den ayrılır ve yıllarca Avrupa’da sürgün yaşar. Ama bu sürgünlüğüne rağmen, ne o Dublin’den kurtulabilir, ne de Dublin onu terk eder. Bütün yazdıklarını âdeta Dublin belirler.

     Joyce’la Paris’te yakın ilişki içinde olan Arthur Power onun Paris günlerini şöyle anlatır: “Hayatının büyük kısmı boyunca Avrupa’da yaşamasına rağmen bu onun ilgisini çekmiyordu; Hayal gücü her zaman Dublin’e odaklanıyordu.”[2] Power devam eder: “Fikrini o kadar nadir belirtirdi ki temel inançlarını tahmin etmek çok zordu. Aslında zihni iki ana sorun dışında hiçbir şeyle meşgul olmuyor gibiydi - insan davranışı ve insanın çevresi sorunları - ve bunlarla da yalnızca Dublin'le alakalı olduğunda ilgileniyordu. Etrafını tüm ihtişamı ve cazibesiyle çevreleyen Fransız hayatı onun umurunda değilmiş gibi görünüyordu ve yeteneğini yalnızca entelektüel özgürlüğünü ve kendi deyişiyle "uygunluğunu" takdir ettiği müddetçe besliyordu. Paris hakkında birisi fikrini sorduğunda söylediği tek şey "çok elverişli bir şehirdir" oluyordu fakat bu sözle neyi kastettiğini hiçbir zaman keşfedemedim.” (Power, A.g.y., s. 70)

     Joyce, şehir anlatılarıyla pek çok şeyin ifade edilebileceğini düşünür. Ona göre, çürüyüşün özel kokusu ancak şehirleri anlatmakla mümkündür: “Şimdiye kadar bir yazarın Dublin’i dünyaya tanıttığını sanmıyorum. Binlerce yıldır Avrupa’nın başkentlerinden biridir, Britanya İmparatorluğu’nun ikinci şehri olarak kabul edilir. Venedik’in neredeyse üç katı büyüklüktedir. Dahası, burada ayrıntısını veremeyeceğim bir nedenle Dublinliler deyişi bana anlamlı geliyor; ‘Londralı’ ve ‘Parisli’ sözcükleri için, bir çok yazarca başlık olarak kullanılmış olmalarına karşın, aynı anlamlılığının ileri sürülebileceğinden kuşkuluyum. Zaman zaman yayınevlerinin listelerinde İrlanda’yla ilgili kitap duyuruları görüyorum ve insanların öykülerimde –gezindiğini umduğum- çürüyüşün özel kokusunu almaya istekli olacağını düşünüyorum.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 58). Genel olarak İrlandalılık özel olarak Dublinlilik onun aracılığı ve yorumuyla edebiyat dünyasında yer bulur. Onun “Dublin günün birinde yok olursa, benim sayfalarımdan yeniden yaratılabilir” sözü boşuna değildir. Bu anlamda kuşkusuz onun eserlerinde kentin toplumsal, kültürel, tarihsel, mimarı ve ekonomik yapısına ilişkin pek çok gönderme yer alır. Ama asıl ilgisi kentin sosyolojik yapısı, kültürel dokusu ve insanlarıyla birlikte oluşturduğu “ses”tir: Dublin’in sesi. O daha çok bu sesle ilgilenmiştir.

     Lewis Mumford şehri şöyle tanımlar: “Şehir, tarihte görüleceği üzere, bir topluluğun gücünün ve kültürünün en fazla bir araya geldiği noktadır. Yaşamın dağınık ışın huzmelerinin, toplumsal etkililik ve önem kazanarak odaklandığı yer olan şehir; iç içe geçmiş toplumsal ilişkilerin biçimi ve simgesidir: ibadethanedir; pazar, adliye sarayı, öğrenim akademisidir. Şehirde, uygarlığın olumlu vasıfları çeşitlenip çoğalır; burada insanın tecrübesi, bağımsız olarak var olan işaret, simge, davranış modelleri ve yöntem dizgelerine dönüşür. Uygarlığa dair meseleler burada odaklanır: kimi zaman, ritüeller de tamamen farklılaşmış ve öz farkındalığına sahip toplumun dramasına katılır.”[3] Kuşkusuz bütün bunlar tam da edebiyatın ilgi alanlarına girer. İşte Joyce, Dublin’in bu işlevlerini edebiyata taşımıştır. George Simmel, “Modern yaşamın en derin sorunları, bireyin, etkin kuvvetler; tarihsel miras, dışsal kültür ve yaşam tekniği karşısında varoluş özerkliğini ve bireyselliğini muhafaza etme amacından kaynaklanır,” der.[4] James Joyce’un yaptıklarını bu mücadelenin bir parçası olarak tanımlamak mümkündür; Modernizme karşı eleştirel bir bilinç geliştirerek, bireyin varolma, kendi olma mücadelesi…

 

                                                                                                                “Bilinç akışı, sanatçı için, modernizmin ana

                                                                                                                      problemleriyle baş edebilme yoludur.”

                                                                                                               Franco Moretti

     T.S. Eliot, Ulysses’i okuduktan sonra Virginia Woolf’a, James Joyce’u kastederek şöyle der: “On dokuzuncu yüzyılı bitiren adam.” Bu söz aslında modernist hareketin temel amacını ifade ediyordu. Çünkü modernist hareket, pek çok alanda olduğu gibi kültürel alanda da on dokuzuncu yüzyılın bitişini haber veriyordu. Bilimsel, teknolojik gelişmeler, felsefecilerin yeni görüşleri, toplumsal ve sosyal hayattaki değişimler, modernist sanatçıların estetik tavırları birbirini besleyerek modernist hareketi doğurdu. Eskiler miadlarını doldurmuşlardı, sanatta, edebiyatta artık yeni şeyler yapmanın zamanıydı. Her şey yıkılmalı yeniden yapılmalıydı. Bunu da yeni çağın dayattığı, gerekli gördüğü yeni bir dille, biçimle, anlayışla yapmak gerekirdi. Her şey yeniden şekillenirken, sanat edebiyatın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Bütün bu nedenlerle sanatsal algıyı yeniden tanımlamak kaçınılmazdı. Nesnelere artık daha öncekilerin hiç bakmadığı bir biçimde bakmak gerekiyordu. Bu düşüncelerin edebiyattaki ilk yansıması, biçimsel yaratıcılık, seçkincilik ve gerçeğin algılanışındaki değişim oldu. Bireyin iç dünyasına eğilme,  iç zenginliğini yansıtma temel tercihti. Yaşanan gerçeklikler, görünürdeki yanıltıcı kaba olaylardan/olgulardan değil bireyin iç dünyasında olup bitenlerden  çıkarılabilirdi. Çünkü görünür gerçek her zaman yanıltıcı olabilirdi. Yaşanan “hız”la birlikte zaman algısının değişmesi, krizler, şoklar, bölünmüş benlikler, huzursuzluk ve tutarsızlık, insanın birey olarak önemini ortaya çıkarmıştı.

     Bu anlamda modernist hareketin düzyazıda bilinç akımı ile dışlaştığını söylemek mümkündür. Kuşkusuz bilinç akımının öncüleri modernist sanatçılardır. Öyle ki James Joyce’u “makine çağı” yazarı olarak niteleyenler çıkmıştır. Joyce’ta Einstencı fizikten, Bergsoncu zaman anlayışından, psikanalizden, modern bilim adamlarının buluşlarından, dilbilimci arayışlardan etkiler tespit edilmiştir. Bilinç akımı yazarları bedene değil insan ruhuna eğildiklerinde modern insanın yaşadığı pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Bu modernizmin doğurduğu; gerçeğin çift anlamlılığı, tanımlanamaz, anlatılamaz insan kişilikleri, hayattaki anlam boşlukları, dağılmalar, çözülmeler, savrulmalar insan tekinin kaçınılmaz yenilgisi gibi bir yığın sorunlardı. Evet, yaşananlar dışsal değil içsel bir savaş alanıydı. Her şey orada olup bitmekteydi. Bu yazarlar, kendileri de modernist olmalarına karşın, modernizmin insanî düzlemdeki olumsuz etkilerini en ağır biçimde eleştirmekten çekinmediler. Bu anlamda bilinç akımı, modern insanın içe dönük suskunluğunun güçlü bir sesi oldu. Daha açık bir deyişle modernizmin yeni, eleştirel dili. Bu modern insanın yaşadığı kaotik ortamın, modernzmin bilinçte yarattığı gelgitlerin bir anlamda dışavurumuydu. Hız çağının, zaman algısının yarattığı tahribatın ifadesi. Bilinçaltının, psikolojik derinliklerin yansıması.

     Franco Moretti de, Georg Simmel’in “metropol” yorumundan yola çıkarak, metropol yaşantısı/modern hayatla, bilinç akımı tekniği arasında bağlantı kuranlardan. Moretti’ye göre, metropolde, bireyin psikolojik yapısı iç ve dış uyarıcılarla hızla değişir, modern kentin caddeleri, karmaşası, emsalsiz bolluğu, sinirsel bir uyarım yaratır ve bireyin zihinsel sağlığını tehdit eder. İşte bilinç akımı en başarılı şekliyle bu aşırı yoğun gerilimle baş etme yoludur. Bu yüzden bilinç akımı tekniğinin metropol tiplerinde uygulanması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü metropol korku ve vaatlerin birbirine geçtiği bir yerdir. Modern kapitalizmin görkemli dünyası, ilk bakıştaki uyarıcı parlaklık, kontrolün kaybedilmesi ve sarhoşluk… Bu tam da bilinç akımının aradığı bir psikolojik hâldir. Moretti mekân olarak da metropolün bilinç akımına hizmet ettiğini düşünür: “Leopold Bloom ve vitrin: bilinç akışı için ideal bir durum.”[5] Lewis Mumford da Ulysses’ten yola çıkarak modernizm ve metropolle bilinç akımı doğuşu arasında paralellik kuranlardandır: “Başkentin her yanını olumsuz canlılık sarmış… James Joyce Ulysses’te bu sanrısal durumu yansıtmıştır: Ürpertici boşluklar, marazi duyguların zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık istekler ve yerine getirilemeyen arzuların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom.”[6] Modernizmin ürettiği metropollerdeki insanın yalnızlığı, yaşadığı karmaşa ve sıkışmışlık bilinç akımı yazarlarının ana vurguları olmuştur. James Joyce’un bütün bir yazın serüveni, modernizmi kavrama, yansıtma ve yüzleşme düzleminde gerçekleşmiştir. Seçtiği yöntem ise bilinç akışıdır.

     James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde,[7] bir sanatçıya yaşama olanağı tanımayan Dublin’i anlatırken yazarın (bir anlamda kendisinin) buradan ayrılma gerekçesini temellendirir. Koyu bir baskı rejimi uygulanan İrlanda papaz boyunduruğunda talihsiz bir ülkedir. Şair kahraman, her yanda bu baskıyı hisseder ve sonunda sürgünlüğü seçer: “İrlanda nedir, biliyor musun? diye sordu Stephan soğuk bir sertlikle, İrlanda kendi yavrularını yiyen o kocamış dişi domuzdur.” (s. 191) Her yerde özgür düşünceye baskı vardır: “Balkonun kenarında tek başınaydı, bezgin gözlerle localarda oturan Dublin kültürüne, cafcaflı sahne giyimlerine ve fazla süslü sahne lambalarıyla çevrelenmiş insan kuklalarına bakıyordu. Arkasında oturan iriyarı polis memuru hemen rol yapmaya başlayacak gibiydi. Oraya buraya dağılmış öğrenci arkadaşlarının yuhlamaları, ıslıkları, alaycı bağırtıları salonda kaba esintilerle dolaşıyordu. ‘İrlanda’ya iftira’, ‘Alman malı bu oyun!’, ‘Dine küfür!’, Hiçbir zaman imanımızı satmadık!’ Hiçbir İrlanda kadını böyle şey yapmadı!” Sonunda kararını verir: “İster evim, ister yurdum, ister kilisem olsun, inanmadığım şeye hizmet etmeyeceğim; ve kendimi olabildiği kadar özgürce ve olabildiği kadar bütünlükle dile getireceğim bir hayat ya da sanat tarzı bulmaya çalışacağım, kendimi savunmak için de kullanmasını bildiğim silâhları kullanacağım, sessizlik, sürgün ve kurnazlık.” (s. 233) Sürgünlük artık seçeneksiz bir tercihtir: “Hoş geldin, ey hayat! Milyonuncu keredir yola çıkıyorum yaşantının gerçekliğiyle karşılaşmak ve ruhumun nalbantında ırkımın yaratılmamış vicdanını dövmek için.” (s. 239)

            James Joyce tek öykü kitabı Dublinliler’le[8] “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır. Joyce, öykülerinde, yaşamın zenginleştirici yanlarından uzak, bir karabasanı yaşayan, toplumun çeşitli kesimindeki insanları, hayattaki en doğal yanlarıyla ele alıp, Dublinli olmanın ve orada kalmanın neye mal olduğunu, bir portreler galerisiyle gözler önüne serer. Joyce, her ne kadar Dublinliler’de rahipler, gazeteciler, sanatçılar, siyasiler, memurlar gibi pek çok karakter/tip çizse de, bu insanların çıkışsızlığına, felç hâline Dublin kentini de dahil eder. Taşralılık, dünya ufkunu görememe, dar görüşlülük, ufuksuzluk Dublin’in ve Dublinlilerin ortak paydalarıdır. Sokakları, barları, limanları, istasyonları bu suça ortak eder. Kilise kıskacı, fanatik milliyetçilik, dar görüşlü aileler, yaşanan olumsuzlukların en büyük sorumlularıdır. Dublin, öykülerde kötülük saçan bir organizma olarak çizilir. Baskıcı, otoriter çevresel/toplumsal yapı, yeniliğe kapalı papaz hakimiyeti, katı İrlanda milliyetçiliği, anlayışsız ebeveynler/aile, hayatı yaşanılmaz hâle getirmektedir. Joyce bir anlamda çizdiği bu Dublin portresiyle, İrlanda’yı terk edişinin, sürgünlüğünün de gerekçelerini ortaya koymuş olur: “Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde, kendi hayatını bu romanın kahramanı Stephen Dedaluso’ta dramatize ederek, sanatı seçmek için İrlanda’yı terk etme kararını anlatmıştı. Dublinliler’de ise, bu kararı vermeyen ve İrlanda’da kalan insanların kaderlerini anlatır gibidir.”[9] Joyce, Dublinliler’i bir mektubunda şöyle açıklayacaktır: “Amacım ülkenin ahlak tarihi ile ilgili bir bölüm yaratmaktı ve Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi. Ayrımsız olarak halka onun dört gözünü göstermeye çalıştım; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve günlük yaşam. Öyküler bu düzende sıralanmıştır. Büyük oranda vicdanlı bir anlayışla ve bu sonucu değiştirmeye çalışacak birinin, ne gördüyse ve ne duyduysa daha fazla bozabilmesi için cesur olması gerektiğine inanarak yazdım.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 60)

     Öykülerde, İrlanda’nın politik yaşamını, sanatsal durumunu, aile düzenini ağır bir şekilde eleştirir. Buradan özgür bireylerin hele bir sanatçının doğması imkânsızdır. Kitapta onlarca tip çizse de tüm bunlar Dublin şehrinin konumunu ortaya çıkaran bir figür olmaktan öteye gidemez. Dolayısıyla kitabın gerçek karakteri bir şehir, Dublin’dir. James Joyce, bu tutumunu bir mektubunda şöyle izah eder: “Amacım ülkemin ahlak tarihi ile ilgili bir bölüm yaratmaktı ve Dublin’i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi. Ayrımsız olarak halka onun dört gözünü göstermeye çalıştım; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve günlük yaşam. Öyküler bu düzende sıralanmıştır.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 60)

      Kitabın ilk öyküsü, “Kızkardeşler”de “felç” metaforu üzerinden Dublin’deki bir rahibin ölümü anlatılır. İnmeden ölen Rahip Flynn biraz da Dublin’i simgelemektedir. Rahibin ölümü karşısında, çevrenin ölüm karşısındaki tutumları bir çocuğun gözünden anlatılır. Rahip kutsal çanağı kırınca bütün bir hayatı mahvolur. Rahibin bu küçücük olaydan hayat başarısızlığı çıkarması ve nihayetinde bunun  ölümüne neden oluşu çarpıcı bir ironiyle anlatılır. Sanki böylece inandığı tüm kutsal şeylere ihanet etmiş, psikolojisi bozulmuştur. Geleneksel saplantıların, bağnazlıkların bozduğu insanlık durumları; çıkışsızlık, felç, tutsaklık metaforları üzerinden temellendirilir. İşte İrlanda hayatının gelip dayandığı yer burasıdır: ölüm. “Bir Karşılaşma” da okuldan kaçarak özgürlük arayan çocuklar, bir arazide sapıkla karşılaşırlar. Çünkü kaçış yoktur, Dublin’de her yer kuşatılmıştır. “Araby”, hayalleri öldüren büyüklerin dünyasına bir eleştiridir. Komşu kızına aşık olan çocuk, aşkını bir türlü itiraf edemez. Onun övdüğü Araby adlı mağazaya gitmek ister. Ama büyüklerin duyarsızlığı onun bu düşünü öldürür. Geç kalmıştır. Gözleri acıyla ve öfkeyle yanmaktadır.  İrlanda böyledir işte, düşleri bile boğar. “Eveline” de kıstırılmış bir hayat yaşayan genç kızın dünyasına eğilinir. Anne ölmüş, baba despot ve bencildir. Eveline, bu hayattan kurtulmak için sevgilisiyle Buenus Aires’e kaçacaktır. Böylece bu boğuntulu hayattan kurtulacaktır. Biletler alınmış, hazırlıklar yapılmıştır. Tam gemiye binmek üzereyken Eveline turnikelerden döner. Özgürlüğü seçemez, tutsaklığa mahkum olur. “Pansiyon”da, toplumsal baskı/ahlak bir yaşamı mahveder. “Küçük Bir Bulut” da yine Dublin’in körelttiği bir hayat anlatılır. Küçük Chandler, evlenip basit bir işte çalışarak Dublin’de sıkışıp kalmıştır. Kahramanımız bu şehirden kaçmayı beceremez, mutsuz yenik bir şekilde hayatını sürdürür. Şairliği de içine gömülüp kalmıştır. Oysa başarıya ulaşmak için buradan gitmek gerekir. Dublin’de hiçbir şey yapılamaz.

       “Üzücü Bir Olay”da hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencilik mahkum edilir. Öyküde Dublin yine öznedir. Belki de tüm olumsuzlukların tek suçlusudur. Bir bankada kasadar olarak çalışan Mr. Duffy, bencil, kendini beğenmiş, duygusuz biridir. Okuyan, entelektüel, Mozart seven biridir. Dublin’in dışında bir yerde yaşamaktadır. Çünkü ona olabildiğince uzak durmak istemektedir. Burada Dublin’in yıldızlı gençliğinden uzak durur, ya parkta yürüyerek ya da opera ve konsere giderek hayatını geçirmektedir. Ne arkadaşı, ne dostu ne de kilisesi vardır. Serüveni olmayan bir öyküdür. Konserde kocası kaptan olan bir kadınla tanışır. Sonra randevulaşıp parklarda dolaşmaya başlarlar. Mr. Duffy, fikirleriyle kadını ve tanıştığı kocasını etkisi altına alır. Bu düşünceleri niçin yazmadığını soranlara ise mevcut sanat ve toplumsal yapıyı eleştirerek bilinçli bir aşağılamayla “neye yarar” diye geçiştirir. Kadına ilişkin duygu geliştirirken, içindeki entelektüel ses bunu önler. Ona onulmaz yalnızlığını ihtar eder: “Kendimizi veremeyiz diyordu o ses: biz ancak kendimizin olabiliriz.” Kadın yakın olduğu bir gece Mr. Duffy’un elini alıp kendi yanağına yapıştırınca Mr. Duffy çok şaşırır ve ilişkisini keser. Kadın da kitapları ve notaları kendisine iade eder. Mr. Duffy kendi düz hayatına yeniden döner. Kitapları, bankası ve park yürüyüşleri ona yetmektedir. Bir akşam gazetede terk ettiği kadın Mrs. Sinico’nun tren kazasında öldüğünü öğrenir. Kendini sorgulamaya başlar. Ama kendini haklı çıkarmak peşindedir. Birlikte yürüdükleri yollardan yürür, sesini kulaklarında hisseder. Niçin ölüme mahkum etmiştir onu? Hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu düşünmektedir. Hayatında tek bir insan onu sever gibi olmuş o da hayatı ve mutluluğu esirgemiştir ondan. Suçluluk duygusuyla ne yapacağını şaşırır. Belleğinin ona söylediği gerçeklikten (biz ancak kendimizin olabiliriz) kuşkulanmaya başlar. Hayatın şölenini reddeden yalnızlık tutkusu, bencillik öyküde mahkum edilir. Kitaplara, müziğin sesine hapsolmuş hayatsız  yaşam onu mutsuzluğa taşımıştır. Öyküde Dublin tüm bu olumsuzlukların tek suçlusudur. Mr. Duffy ölmeden ölümü yaşayan biridir. Kimi eleştirmenler Mr. Duffy’nin, Dublin’de kalsaydı Joyce’nin kendisini bekleyen bir kişiliği temsil ettiğini ileri sürerler.

      Dublinliler; Ulysses ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin aksine sade ve doğal bir anlatıma yaslanmıştır. Joyce, müzik, şiir ve görüntünün gücünden yararlanarak bir atmosfer yaratmıştır. Gerçi öykülerde küçük semboller, işaretler, metaforlar yok değildir; ama onun asıl amacı bütünlükten bir sembol üretmektir. Seçtiği her kişilik, kurum bu karabasanın bir tonu, bir temsilcisidir. Öykülerde özel süslemelere girişmez, her şey hayatta olduğu gibidir. Ama seçişteki başarı, gün yüzüne çıkarılan insanlık durumu her şeyi izah eden bir manifesto gibidir. Küçük bir kupanın elden düşüşü, bir hayatı mahvetmeye de, bağnaz inancın mahkum edilmesine de yeter. Geç verilen bir para, gencin bütün hayallerini yıkabilir. Nietzsche saplantısı bir hayatı kaçırmaya/ıskalamaya neden olabilir.

      Joyce, Dublinliler’de doğal anlatımla sıradan yaşamın sarsıcı öğesini bulup ortaya çıkarmak ister: “O yılların kısa öyküsü, hâlâ düşüncelerin, eylemlerin, özenle düzenlenmiş kurguların ve çoğunlukla gerçekte var olmayan insanların yaşamlarını etkileyen krizlerin kölesi durumundaydı. Oysa Joyce, gerçek yaşamın ikilemlerini  ve krizlerini yeteri kadar şaşırtıcı buluyordu ve yapaylarını yaratma gereği görmüyordu.”[10]

      Dublinliler, yayımcılar tarafından ahlak dışı bulunduğu için, yazımından ancak dokuz yıl sonra yayımlanabilmiştir. Joyce, bazı öyküler ve paragraflar için direnen yayımcılara mektubunda şöyle der: “Eğer onları elersem ülkenin ahlak tarihine ait bölümler ne hâle gelir? Onların kalması için mücadele ediyorum, çünkü inanıyorum ki kitabım tam da yaptığım gibi ülkemin ahlak tarihini yazmakla ülkemin ruhsal özgürlüğüne ilk adımı attım.” (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 64)  Joyce kitabın orijinal haliyle yayınlanabilmesi için direnmiştir. Bir başka mektubunda da: “Öykülerimde çöp kokularının, çürümüş leşlerin ve sakatların dolaşması benim suçum değil. Cidden inanıyorum ki, benim güzelce cilalanmış dürbünümle İrlandalıların kendilerine bir iyice bakmalarını önlerseniz İrlanda’da uygarlığın yolunu değiştirirsiniz,” der. (Joyce, Mektuplar, A.g.y., s. 65)

      James Joyce, tek oyunu olan Sürgünler’de[11] yine sürgünlük, İrlandalılık ve kadın erkek ilişkileri ekseninde bir dünya kurar. Oyundaki olaylar, 1912’de, Dublin’in banliyöleri Merrion ve Renalgh’de geçer. Yazar, İtalya’daki sürgünden yeniden Dublin’e dönmüştür. Bu arada eşi ve çok yakın arkadaşı arasında geçen ilişki onu üzmektedir. Oyun boyunca kadın erkek ilişkileri, dostluk, ihanet, evlilik kurumu tartışılır, ahlak anlayışı yargılanır. Oyunda bir yandan da yazarın Dublin’den ayrılışı, sürgünlüğü tartışılır. Yazar dokuz yıl sürgünde kalmıştır. Yazarın kendisine göre bunun nedeni annesidir. Ne var ki yazarın, gazeteci arkadaşı onun sürgünlüğünü bir yazısında şöyle tanımlar: “Bir ekonomik sürgün vardır, bir tinsel sürgün. İnsanların geçimini sağlayan ekmek parasını bulmak için yurdundan ayrılanlar olduğu gibi bireylerden oluşan bir ulusu ayakta tutan ruhun besinini aramak için başka ülkelere gitmeleri hoş karşılanan seçkin çocukları da vardır. O yıl önceki Dublin’in kültür ve sanat çevresini anımsayanlar Bay Rowan’la ilgili pek çok anılarını tazeleyeceklerdir. Kişinin yüreğini parçalayan o haksızlığa karşı duyulan şiddetli öfkenin…” (s. 138) Ama yazar yine de Dublin’de mutsuzdur. Kitabı ilgi görmemektedir: “Bugüne dek otuz yedi adet satılmış Dublin’de.” (s. 41) Ama arkadaşı yazarı sürekli uyarmaktadır: “Artık burada yaşayacak, burada çalışacak, burada düşünecek ve burada saygınlık kazanacaksın –kendi halkımız arasında.” (s. 49).  Oyunda bölüm bölüm İrlanda’nın konumu tartışılır: “Eğer İrlanda yeni bir İrlanda olacaksa, Avrupalı olmalı ilkin. İşte sen de bunun için bur’dasın zaten, Richard.” (s. 49) Bütün bunlar elbette James Joyce’un düşünceleridir.

      James Joyce, Ulysses’te,[12] Leopold Bloom’un gözünden 16 Haziran 1904’ün Dublin’ini anlatır. Pek çok yazarın ortak yargısı, Ulysses’in ana karakteri, leopold Bloom, Stephan, Molly değil bizzat Dublin kentidir. John Gross Ulysses’i şöyle özetler: “Basite indirgendiğinde, Ulysses bütün gün boyunca Dublin’de dolanıp duran iki adamın rastlantı sonucu karşılaşmasının öyküsü ve bunun zenginleştirici yansımalarıdır denilebilir.”[13] ABD hükümetinin Ulysses’i toplatma kararı üzerine yargıç John M. Woolsey’in verdiği aklama kararı Ulysses’i en iyi anlatan metinlerden biridir: “Joyce Ulysses’i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin’de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır. Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir.” Joyce ise kitabıyla ilgili şunları söyler: "Ulysses'i yazarken sözcüklerimle Dublin'in renk ve atmosferini vermeye çalıştım; Dublin'in donuk ama yine de parlayan atmosferi, sanrısal dumanları, paramparça karmaşası, barlarının havası, sosyal durağanlığını - bunlar yalnızca sözcüklerimin yapısıyla aktarılabilirdi. Benim için düşünce ve konu, birtakım kişilerin gösterdiği kadar önemli değil. Herhangi bir sanat eserinin hedefi, duyguların aktarımıdır; yetenek, o duyguyu aktarabilme hüneridir.” (Power, A.g.y., s. 128)

      Romanda, bütün bir Dublin konuşur âdeta; sokakları, köprüleri, fahişeleri, gazetecileri… Her yandan şehrin sesleri yükselir. Dublin’i bir uçtan bir uça dolaşarak geçiren Bloom, “boşu boşuna dolanıyorum,” der bir yerde. (s. 500) Kahramanla Dublin’i keşfederiz: “MR. BLOOM ÖLÇÜLÜ ADIMLARLA SİR JOHN ROGER-son rıhtımı boyunca dizili kamyonların yanından ilerledi. Windmill Lane’i, Leask’ın ketentohumu ezimevini ve postaneyi geçti. Bu adresi de verebilirdim bak. Denizciler Evi’ni de geçti. Rıhtım civarının sabah hayhuyunu ardında bırakıp Lime Streeet’e saptı. (…) Westland Dow’da, Belfast and Oriental Tea Company’nin vitrini önünde durdu ve kurşun varaklı paketlerindeki etiketleri okumaya başladı.” (s. 30) “Buralarda cadde tenha. Gündüzleri de durgundur işleri, emlak komisyoncuları, içki bulundurmayan bir otel, Falconer Demiryolu danışma bürosu, Kamu hizmetleri Koleji, Gill Katolik Kulübü, Körler Enstitüsü… (s. 129) Nevzat Erken’in tespit ettiği kimi roman sahneleri ise şunlardır: Dublin Körfezi’nde Mortell adlı kule, Sandymount Kumsalı, Prospect Mezarlığı, Dublin Merkez Postanesi, Freeman’s Journal gazetesinin bürosu, Davy Byre Pabı, Milli Kütüphane, Dublin sokakları, caddeler, Ormond Hotel’in barı, Barney Kiernan’nın papı, Holles Street, Dublin’de fahişeler mahallesi, arabacılar barınağı...[14] Bu gezi sırasında İrlanda’nın hukuki, ticari, dini, sanatsal tarihindeki önemli kişilikler, rahipler, krallar, gazeteciler, oyuncular yerlerini alırlar. İrlanda halkının söylenceleri, mitleri, argoları, şarkıları, baladları, inançları, eğlenceleri roman boyunca bize eşlik eder.

      Güven Turan, “Roman Kentler” başlıklı yazısında Ulysses’i şöyle değerlendirir: “Kentin dinamiği ile kentin karmaşası, Modernizmin yazarlarının kente başka türlü bakmalarına yol açtı. Bradbury, ‘kent, bir yer olmaktan çıktı ve bir metafora dönüştü’ demekle haklı pek çok bakımdan. Balzac'ın, Dickens'ın, Dostoyevski'nin, Zola'nın, Stephan Crane'in kentleri ile Modernistlerin kentleri arasındaki büyük ayrımda Victor Hugo'yu da anmak gerekir. Hugo, Sefiller'de Paris'den çok Paris'in lağımlarıyla ilgilenir. Kanımca, bu da bir metafordur; Dickens'ın tutkulu bir tiksintiyle anlattığı Londra sokaklarından daha iyi açıklar Modernistlerden önceki yazarların kente bakışını. Modernizm kentte sadece yaratıcılığın dinamiğini ve ortamını bulmamıştır. Modernistlerle birlikte ‘roman kentler’ de çıkmıştır ortaya. Bu romanlarda kent (bir metafor oluşunu göz ardı etmeyelim) o romanın bir kişisi, dahası baş kişisidir. Roman kentler denilince ilk akla gelen, James Joyce'un Ulysses'idir. Bana öyle gelir ki Joyce, öykü kitabına Dubliners (Dublin'liler) demekle acele etmiştir biraz. Bu isim Ulysses'den daha fazla yakışmaktadır kanımca Joyce'un romanına. Ya da sadece Dublin bile denebilirdi... Bloom'un kentteki uzun gününü, uzun yolculuğunu Odeseus'un serüveniyle koşutlandırmak, Joyce'un o muhteşem İrlandalı humoruyla çok iyi bağdaşsa da Dublin baskın bir roman kişisi olarak Bloom'un bütün serüvenine eşlik eder.” [15]

      Hiç kuşkusuz Joyce, Dublin’i ölümsüzleştirmek istemiştir: “Joyce, görevinin, İrlanda yazınını Avrupalılaştırmak, İrlanda'yı kocaman dış dünyâdan daha çok haberdar etmek olduğuna inanıyordu. Ve bunu gerçekleştirirken kocaman dış dünyayı da, o güne dek hiçbir İrlandalı yazarın yapmadığı gibi İrlanda'dan ya da daha doğrusu sokakları ve köprüleri, folkloru ve dedikoduları, tarihi ve dönüm noktalarıyla Dublin'den haberdar ediyordu. Joyce'un Dublini (en azından Ulysses'de) Dickens'ın Londrası ya da Dostoyevski'nin St.Petersburgu ölçüsünde yoğunluk ve çeşniye sahip bir kenttir. Dickens'ın durumunda olduğu gibi bu, kendine özgü tuhaflıkları olan kişilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır: Kıyıdaki düşman akınlarına karşı yapılmış kuleli kaleye hacca giden meraklılar ve 1904 Dublin rehberini derinden derine inceleyen araştırmacılar, Pickwick'in yolcu hanlarını gezerek saptayan ya da Bleak House'ın yasal artalanına dalan modası geçmiş Dickensçıların en yakın benzerleridirler. Bu kimselerin tepkileri kendilerine göre çok doğaldır: Bir saplantı öbürünü doğurur ve onlar Joyce'un en sıradan malzemesine kazandırdığı keskinlikten, kendi geçmişinin enkazını su yüzüne çıkarmaya uğraşan bir inşânın keskinliğinden bir şeyler kapmışlardır. Joyce, Dublin'in görünümünü yeniden oluştururken bir kent toplumbilimcisini ya da fotoğraf belirginliğinde bir gerçekçiyi çağrıştırmaz.” (Gross, A.g.y., s. 25)

      Ulysses’in ara başlıklarından biri şöyledir: “Sevgili ve Süfli Dublin.” Gerçekten de Joyce için Dublin hem sufli hem de sevgilidir. Bu anlamda onun Dublin’le ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir. Hiç kuşkusuz yapıtlarıyla düşüncelerine, inançlarına göre Dublin’i yeniden yaratmak ister. Çünkü kalbi oradadır. Sürgünde geçen yirmi sekiz yıla rağmen onun Dublin hayali hiç sönmemiştir. Joyce sürgündeyken, Dublin’e dönüp dönmeyeceği sorusunu şöyle cevaplar: “Dublin’den hiç ayrıldım mı sanki. Öldüğümde, yüreğimin ortasına kazılmış bulacaklar Dublin’i.”[16]



[1] James Joyce, Sanatçının Mektupları, İmge Kitapevi,  1. Baskı 1991, s. 92.

[2] Arthur Power, James Joyce, Büyük Yazarın Gizli Evreni, Timaş Yayınları, 1. Baskı 2009, s. 60.

[3] Lewis Mumford, “Şehir Nedir?”, Bibliothec, Felsefe, Sosyal Bilimler Dergisi, Bahar 2009 Sayı: 7.

[4] Georg Simmel, “Metropol ve Zihinsel Yaşam”, Cigito, Sayı: 8, Yaz 1996.

[5] Franco Moretti, Modern Epik, Agora Kitaplığı, 1. Baskı 2005, s. 185.

[6] John Gross, Joyce, Afa Yayınları, 1. Baskı 1989, s. 55.

[7] James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Birikim Yayınları, 2 Basım 1983.

[8] James Joyce, Dublinliler, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1994.

[9] Murat Belge, “Önsöz”, James Joyce, Dublinliler, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1994.

[10] H.E. Bates, Kısa Öykü: Yazınsal Bir Tür Olarak, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 1. Baskı 2001, s. 131. 

[11] James Joyce, Sürgünler, İmge Yayınları, 2. Baskı 1990.

[12] James Joyce, Ulysses, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı 1997.

[13] John Gross, Joyce, Afa Yayınları, 1. Baskı 1989. s. 46.

[14] Nevzat Erkmen, Ulysses Sözlüğü, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı 2008.

[15] Güven Turan, “Roman Kentler”, Cigito, Sayı: 8, Yaz 1996.

[16] David Norris ve Carl Filint,  Çizgilerle Joyce, Milliyet Yayınları, 1. Baskı 1996, s. 11.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL ÖZ ÖYKÜCÜLÜĞÜ
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ ATAY YAZISI
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 / Haziran 2009
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -temmuz 2009)
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK- MAYIS 2009)
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOSUN
FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
İMGESEL ÖYKÜLER: BİLGE KARASU ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN

Kategoriler

  • eserleri
  • kimdir
  • necip tosun hakkinda
  • Oyku Tosun Kosesi
  • oykuler
  • secmeler - mimlenenler
  • sinema yazilari
  • soylesiler
  • yazilar
  • Arkadaşlarım

    sekercocuk
    sinefil78
    suaviyazgic
    edebiyatlik
    esitgin
    cemiyyet
    cemalsakar
    gereksizedebiyat
    sheepishsherry
    kozanali
    aliemree
    furkanulubeyli
    cihatduman
    sinova
    uguripek
    hakangeziyor
    hayriyeunal
    salihamalhun