
1950 kuşağı öykücülerinin en belirgin özelliği dili simgesel, imgesel, soyut bir kullanım alanına sokmalarıdır. Onlar da şiirdeki İkinci Yeniciler gibi kapalı, soyut, çağrışıma, metaforlara yaslı bir dili tercih ettiler. Biçimsel tutum öncelikli seçimleri oldu. Varoluşçu öğelerin yanı sıra, gerçeküstü öğeleri de öykülerinde değerlendirdiler. Varoluşçuluğun “insanın, kendisinin yarattığı ve yeryüzünde başka hiçbir şeyin kendisine yol göstermediği evrendeki tek varlık olduğu” görüşü öykülerinin ana ilkeleri oldu. Bunalım, çıkışsızlık, toplumsal başkaldırı ana izlek olarak öykülerinde yer aldı. Ham gerçeğin yerine düşü, sosyal meselelerin yerine bireysel özgürlükleri koydular. Düşü, gerçeği kavramada bir sanatsal yöntem olarak kullandılar. Avangardist ve yenilikçi bir tutumu benimseyen 1950 kuşağı, Kafka, Camus yanında, Joyce, S. Beckett, Faulkner’dan da etkilendi. Köyü, taşrayı değil şehri mekân olarak seçip, şehrin bunalan insanını anlattılar. Bu tavır elbette edebiyatta bir kırılmanın adıdır. 1950 kuşağı böylece hem sosyal gerçekliğe hem de köy edebiyatına mesafeli dururken o güne kadarki edebiyat geleneğine de hepten başkaldırdı. Kuşkusuz bu kuşağın niyeti Sait Faik’le başlayan “bireyin yüceltilmesi” tavrını, evrensel boyuta taşımak, dünya ölçeğinde bir edebiyat yapmaktı. Bu nedenle kimi yorumcular 1950 kuşağını, öykücülüğümüzdeki “ilk modernist çıkış” olarak nitelemişlerdir. Bu ortak özelliklerin tümünü 1950 kuşağının öncü yazarlarından biri olan Feyyaz Kayacan’ın öykülerinde de görmek mümkündür. Feyyaz Kayacan, öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankâr, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser. Tanımlanmış, çerçevesi netleşmiş bir yazın anlayışından çok, bir arayış içerisindedir. Öykülerinde yeni bir bakış açısı, yeni bir form, kuraldışı bir çıkış arar. Ne var ki klasik anlatıma döndüğünde de duyguları, tasvirleri, kişilikleri en yeni, en canlı haliyle öyküleştirir. Klasik tarzda yazdığı ve son öyküsü olan “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları” edebiyatımızın unutulmazları arasında yer almış kusursuz bir öyküdür. Feyyaz Kayacan tüm öykülerine yaydığı “Hiçoğlu” metaforuyla, varoluşçuluğa yakın durur. Ancak o varoluşçuluğu hayatın anlamsızlığı olarak değil, insanın mevcut toplumsal yapıda yalnızlığı, hiçliği olarak algılamış, böyle yansıtmıştır. Hayatı yüceltmiş, onu yaşanmaz kılan yapıları eleştirmiştir. Toplumsal baskıları aşıp özgürleşme, kendi olma, kendini gerçekleştirme tüm öykülerinin temel izleklerinden biri olmuştur. Feyyaz Kayacan’la ilişkilendireceğimiz diğer bir eğilim ise gerçeküstücülüktür. O, gerçeküstücülerin “gerçek yaşam bu değil” genel anlayışları doğrultusunda, düzen eleştirileri yapmıştır. Tıpkı gerçeküstücüler gibi deliliği övmüş, ham gerçekliğe kuşkuyla yaklaşmıştır. Bilinçaltını, bunalım ve boğuntu çağını aşmada önemli bir imkân olarak görmüştür. Kimi eleştirmenler onun yurtdışında yaşamasından yola çıkarak öykülerinin yurt gerçeklerinden kopuk olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Kayacan’ın öykülerinde gündeme getirdiği konular, temalar bugün bile güncelliğini korumaktadır. Özellikle ülkemizdeki edebiyat ortamını ironize eden öyküleri, şaşırtıcı bir öngörüyü yansıtır. Kısaca Feyyaz Kayacan’ın hem edebiyat tutumu/biçimsel yaklaşımı hem de tematik yaklaşımı bugün de yeniliğini korumaktadır. Bu anlamda onun için söylenen “Joycevari sayıklamalar” ve “uzak ve yabancı dünyaların sorunlarını dile getiriyor” yargıları yerinde değildir. Yurt dışında yaşıyor olmasının edebiyatına tek olumsuz yansıması dil tutumudur. Kuşkusuz öykülerinde dile önem verir, tüm kuşağının yazarları gibi dilin imkânlarını geliştirmeye çalışır. Ne var ki yazdığı dilin insanlarından uzak bir iklimde yaşaması, gündelik yaşamında yazı dili dışı bir dil kullanıyor olması, öykülerinde dolaşım olanağını iyice test etmediği, deneyimleyemediği sözcüklere yer vermesi sonucunu doğurur. Zaman zaman abartılı öztürkçecilik yaklaşımı “Suavi’de o güne dek çökülleşen ve eğincini patlatmak istediği itkileri…” gibi cümleleri; izerler, sungular, sürülge, savut, beklimsizlik, erlenme, gelgitlenme, düşüt, yıldırı, berkite, gevreme, gözgü, yuvaryuvara gibi dolaşım imkânı olmayan sözcükleri kullanmasına yol açar. Feyyaz Kayacan, Şişedeki Adam (1957), Sığınak Hikâyeleri (1962), Cehennemde Bir Yusuf (1964), Gibiciler (1967), Hiçoğlunun Serüvenleri (1969), Bir Deli Değilin Defterleri (1987) kitaplarında hep varoluşçuluk ve gerçeküstücülük çizgisini izlemiştir.[1] 1962’de kitaplaşan Sığınak Hikâyeleri’ndeki öyküler, 1954-1956 yılları arasında yayınlanır. İnsan sevgisi, savaş karşıtlığı üzerine oturan ve ölüme karşı hayatı, nefrete karşı sevgiyi yücelten bu yeni ses, kuşağının yazarlarını derinden etkiler. Ölüm ve savaşlara karşı, yaşamın güzelliklerini öne çıkaran bu öykülerde Kayacan, İkinci Dünya Savaşında Londra’daki sığınaklarda yaşanan insanlık hâllerini gündeme getirir. Çerçeve öykü anlayışıyla oluşturulan ve bir bütünlüğe doğru akan öykülerde, sürekli savaş ve hayat karşılaştırması yapılarak hayatın güzelliğine vurgu yapılır. Mrs. Valley, Mr. Ellis, Vera, Şair Alvin savaş atmosferinde bile yok edilemeyecek insanın evrensel yanlarını temsil ederler. Mr. Ellis, bombalar altında, o çok sevdiği bahçesiyle ölüm korkusunu alt etmeye, yaşama tutunmaya çalışır. Ağaçlarına, bitkilerine gözü gibi bakar. Londra halkı, canavar düdüklerini duyduğunda gaz maskelerini alıp sığınağa koşar. Sığınaktaki insanlar için özne hep ölümdür. Sinemada, sokakta, parkta, sığınakta hep ölümle iç içe yaşarlar. Sığınaklar, korkularını paylaşmaya gelen insanların kulüpleri gibidir. Şair Alvin masanın altına saklanıp bu atmosferde bile duygusal şiirler yazar. Hikâyeleriyle şehvetin meddahlığını yapan Mrs. Valley, hayatın içinden konuşur. Vera ise bu savaş atmosferinde, şehveti, cinselliği temsil eder. Vera’da simgelenen cinsellik, ölüme karşı hayatın sunduğu en büyük imkân olarak çizilir. İnsan kendi kendine koyduğu kurallarla, düşmanlıklarla bu imkânları/güzellikleri kaçırmaktadır. Sığınak evreninin temel taşlarından biri de tütüncü Gareth’tir. O, Çanakkale Savaşında bir bacağını Türkiye’de bırakmış olan ve Joyce, Faulkner okuyan bir entelektüeldir. Savaş eleştirisi tüm öykülere yayılır: “Siz hiç damdan düşercesine vurulan bir askerin yüzündeki hayret ifadesini gördünüz mü? Ben gördüm. Öldüğüne aklını yatıramıyor. Hayret perdesi bir leke, bembeyaz bir leke gibi yüzünü kaplıyor. Leke kıvamına gelince de ölüveriyor temelli olarak. Sanki hiç yaşamamış, yemek yememiş, sevmemiş, olduğu gibi ölü olarak dünyaya gelmiş gibi.” (“Tütüncü Gareth”, Sığınak Hikâyeleri). Sığınak her ne kadar gerçek, somut bir mekân da olsa, hayatı, güzellikleri ortaya çıkaran, onun altını çizen bir metafor gibidir. Biraz da kendi hayatlarını sığınaktaki yaşama çeviren insanları imler. Hiçoğlunun Serüvenleri’nde, toplumsal eleştiri, kıstırılmışlık, kendi olamama, özgürleşememe temaları öne çıkar. Hayat aslında yaşanmamaktadır. Kimliksiz, kişiliksiz, yok hükmündeki birey, bir şişeye kapatılmış acınası bir hâldedir. Cehennemde Bir Yusuf, onun en soyut, en kapalı metnidir. Metaforlar ve simgelerle örülmüş şiirsel düzyazı formundaki metinlerde kıstırılmış bireyin çıkışsızlığı işlenir. Metinlerdeki ağırlıklı özne “Yusuf” metaforudur. Zindanlarda, kuyularda yaşamını sürdüren bir Yusuf, topluma, çağdaş anlayışlara, değerlere eleştirel bakışlar getirir. Yusuf’un yaşadığı Terzela, tam bir baskı, ölüm ve umutsuzluk bölgesidir. Her pencere açılışta yeni bir çirkinlik daha çıkar ortaya. Her sözcük bir çığlığa dönüşür burada. İntihar kol gezmektedir. Gibiciler iki öyküden oluşur. “İyilik Uzmanları” öyküsünde, iyilik kisvesine bürünmüş iki yüzlü insanlık hâllerinin ironisi yapılır. Bu insanlar öylesine iyilikle dolup taşarlar ki, bir taş duvara dönüşür bu iyilik ve kendilerinden başkalarını da göremezler. Ölüm karşısında bile iki yüzlülük sürer. İyimserlik üzerine yazan yazar, birine yapılan haksızlık karşısında suskundur; çünkü o an meşguldür. İdam edilen birinin fotoğrafını çeken adam bu acıdan çok fotoğrafın kendisine ne kazandıracağını düşünmektedir. Kitabın uzun öyküsü “Gibiciler”de sanat-edebiyatta taklitçilik anlayışı, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı gündeme getirilir. Kayacan, Bir Deli Değilin Defterleri’nde, toplumsal yapıyı, yanlış algıları, ironi/humoura yaslayıp eleştirir. Tutkuları, arzuları küçümseyen, insanı robotlaştıran, tek tipleştiren anlayışları gülünçleştirerek ironize eder. Akıllı-deli sınırının çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Tüm öykülerde gözlenen hayat yüceltimidir. Bunu ise hayatın kritik eşiğindeki insanlar üzerinden yapar. Delirmiş, delirmek üzere olan, bunamış ya da zekâ özürlü insanlar üzerinden… Olağanüstü olan her zaman güzeldir, olağanüstü olan herhangi bir şey güzeldir, aslında sadece olağanüstü olan güzeldir. André Breton Feyyaz Kayacan, hayal gücüyle, alegorik yaklaşımlarla bir öykü evreni kurdu. İroni ve humourla ama en çok da “gerçeküstücü” bir tutumla oluşturdu öykülerini. Kayacan, Londra’da gerçeküstücülere katıldı, Paris’te gerçeküstücülerin ideologlarından André Breton’la tanıştı. “Ben gerçekçi yazar değilim. Olamam da. Buna engel, duygu evrenimin biçimlendiği çocukluk yıllarımdan kalma oşarma eğilimi. Bir yere dek bir eksiklik bu. Ama olanakları türeten de eksiklik gene. Alegorik öykü yolu bende bu oşarma eğilimine denk düşen biricik yol. Öykülerimin çoğunda bir destan niteliğinin göze çarpması da bu oşarmanın bir sonucu.” [2] diyen Kayacan, hep olağanüstünün, gerçeküstünün peşinde oldu. Gerçeküstü akım André Breton tarafından şöyle tanımlanmıştı; “Sürrealizm, daha önce ihmal edilmiş bir takım çağrışım biçimlerinin fevkalade gerçekliğine, rüyaların mutlak kudretine, tarafsız düşünce oyunlarına yönelik inancı esas alır. Diğer tüm psişik mekanizmaları ilk ve son olarak yıkma ve hayatın temel sorunlarını çözümlemek adına bunların yerine kendisini koyma eğilimindedir.”[3] Breton ünlü manifestosunda, “Yalnızca hayal gücü bana olabileceklere dair bir imada bulunuyor,” der. Yazar, sanrılar ve yanılsamaların küçümsenmeyecek zevk kaynağı olduğunu düşünür. Breton’a göre, fantezilerimizi özgür bıraktığımızda, gerçekten onlarla yaşamamız mümkündür. Diğer yandan delilik durumu ve onların özellikle kusurlara karşı dürüst davranmaları sürrealistlerin hep ilgisini çekmiştir. Gerçeküstücüler, daimi olarak gazetelerden beslenen ve gücünü onlardan alan hem bilimi hem de sanatı aptallaştıran “gerçekçi” bakış açısını reddederler. Ham gerçeğin yerine, bilinçaltı, hayal gücü, rüya ve sanrıları önemserler. Tüm bu gerçeküstü anlayışın yansımalarını Kayacan’ın pek çok öyküsünde görmek mümkündür. Hiçoğlunun Serüvenleri’ndeki “Hiçoğlunun Çıkmazı” öyküsü bunlardan biridir. Kente gelen yabancı, kent yaşamına bir türlü ayak uyduramaz. Çünkü, insanlardan altı santim daha yukarıda yürümektedir. Oysa o da herkes gibi yere, toprağa, asfalta basarak yürümek istemektedir. Sonunda bunun nedeninin de bir isme sahip olamamak olduğunu keşfeder. Aynı kitaptaki “Şişedeki Adam” öyküsü de benzer bir iz üzerinde yürür. Toplumda hiç olma, etkisiz olma etrafında gelişen bir öyküdür. Yalnızlık, dışarıda olmak, sıradan insanın etkisizliği… Kişiliği, düşünceleri bir şişeye hapsolmuş kahraman tam bir hiçtir. Her şeyi, bir şişenin içinden görmektedir. “Gibiciler” de gerçeküstü öğeler taşıyan ironik bir öyküdür. Öyküde, yeniliklere karşı, tek tip, mekanikleşmiş sanat anlayışı eleştirilir. “Sesimiz başkalarının, duygularımız, yazın anlayışımız başkalarının olacaksa, yazıyor olmamızın ne önemi var?” düşüncesi dile getirilir. Dışa dönük “konuksever” edebiyata olumlu bakış, kendi sesimize güveni bitirmiştir. Artık başkalarının sesi ithal edilmeye başlanmıştır. Oysa insan içinden geldiği gibi yazmalı, kendi sesini seslendirmeli, aktarmacı, taklitçi, sahibinin sesi olmadan özgür, özgün olmalıdır. Postaneye mektup atmak için gelen adam dirençle karşılaşır. Çünkü postane memuru ona yeni kuralları anlatmaktadır. Artık özgün mektup kabul edilmemektedir. Ses İthalatçılar Kurumu kurulmuş, herkes yazdıklarını oradan aktarmaktadır. Böylece, evren çapında bir duygudaşlık yaratılmak istenir. Bu “gibiciler” her şeyi “aktarmak”tadır. Burada kuşkusuz postane memuru, otoriteyi, yaygın edebiyat anlayışını simgelemektedir. Kayacan pek çok öyküsünde akıllı ile deli arasında sınırın çizilemeyeceğini örneklerken özellikle deli olarak nitelenen kişileri yüceltir, onları bu hâle getiren yapıyı sorgular. Kuşkusuz deli yaklaşımı da gerçeküstü akımın doğrularıyla örtüşmektedir. Bir Deli Değilin Defterleri’nin ilk öyküsü “Ün Peşinde” de, ün peşindeki hayatı ıskalamış yazarın, kendi bencilliğini körükleyen sözcüklerden sıyrılıp kendi olması, özgür olması anlatılır. Öyküde kimi yazın anlayışları eleştirilir. İkinci öykü “Sen Olsaydın Ne Yapardın”da ise yazınsal ortam eleştirilir. Edebiyatın bir güç savaşı olduğuna tanık olduktan sonra tümüyle edebiyattan kopan, kitaplarını dağıtan ve delilik nöbetleri geçiren kahraman artık kaldırımlarda yaşamaktadır. Kitaba da adını veren “Bir Deli Değilin Defterleri”nde bir akıl hastası anlatılır. Kendisi karısını aramakta, oysa doktoru onun bir karısı olmadığını, bunu kendisinin uydurduğuna inanmaktadır. Postmodern tutum, ironi ve dil Postmodern anlatıların bir özelliği olan anlatı içinde yazın anlayışlarının tartışılması yaklaşımı onun öykülerinde de görülür. Kayacan öykülerinde bizzat edebiyatı ve edebiyat ortamını metnin ana sorunsalı yapar. Öykülerde, öykünün, şiirin teorisi yapılır, yazınsal tutumlar tartışılır. Yaygın olarak poetik, kuramsal tartışmalara girilir. Feyyaz Kayacan’ın sıklıkla başvurduğu anlatım imkânlarından biri de ironidir. Bilindiği gibi ironik anlatım, karşıtlıkların, yergilerin, yaşanan olumsuzlukların daha etkili ve vurucu bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla, asıl niyetin gizlenerek bütün bunların doğal bir durummuş gibi ima biçiminde sunulmasıdır. İronik yaklaşımla yazarlar, gerçeğe vurgu yaparak, sarsıcı bir etki yapmayı hedeflerler. Postmodern anlatılarla birlikte ironi bir kez daha ama güçlü bir şekilde yazınsal yapıtlarda bir anlatım imkânı olarak kullanılmaya başlar. Kayacan’ın gündelik gerçekliğe ilişkin şüphesi, çok anlamlılık inancı, kurgu ve oyun anlayışı onu adeta ironik anlatıma zorlar. Feyyaz Kayacan ironiyi neredeyse sanatının merkezine oturtur. Bir saçmalığı, beğenmediği bir tutumu, düşünceyi ironik bir dille mahkûm eder. Özellikle sanat-edebiyat ortamını ironize eder: “Geçenlerde idam edilen bir adamın resmini çektimdi. Ödüm kopuyordu; ya resim fena çıkarsa diye. Çünkü o resme tüm iyilik ve anlayışımı akıtmıştım. Acının, korkunun yüzüne kaktığı çizgileri en ince ayrıntılarına dek saptamak istemiştim. Resmi gördükten sonra korkularım sona erdi, içim açıldı. Pürüzsüz bir eser ortaya koymuştum.” (“İyilik Uzmanları”, Gibiciler) Hayat ve sanat çelişkisini de şöyle ironize eder: “Ergin Çokergin raflardaki kitaplara baktı, dev aynalarına yedirilmiş çabalar olarak. Ve üstüne yığılmaya başladı anılar, kaburga kemiklerine abanan bir ağırlıkla. Özellikle romanlarından birini ansıdı. Bu, gerçekte bir roman değil, bir karanlık salgınıydı. Yazar arkadaşlarından biri, bu yapıtın etkisi altında bir okuyucunun kendini öldürdüğüne değin bir haber gördüğünü bildirince Ergin Çokergin göğsünü kabartmış, tuhaf bir ürperti geçirmiş, bir armağan kazanmış kadar sevinmişti. Ve gazeteden alıp kestiği haberin düzinelerce kopyasını çıkartarak, tümcelerinin ve dehasının yalayıcılarına göndermişti.” (“Ölüm ve Serçe”, Bir Deli Değilin Defterleri) Gibiciler’deki aynı adlı öyküde, politik, angaje edebiyatı ironize eder: “Gıcırdatma yoluyla dişlerimi biliyorum, dedi. En diş gıcırdatıcı öfke romanını yazacağım da. Ötekilerini gölgede bırakacağım. Haksızlıkları, yolsuzlukları söyleyeceğim.” Ülkedeki insanların tümünün kuyularda yaşamaya mahkûm edilmesini de şöyle ironize eder: “Kişinin kuyusundan yoksun kalması çok kötü oluyor Terzela’da.” (Cehennemde Bir Yusuf) Sonuç olarak Feyyaz Kayacan öykücülüğümüzün 1950’lerdeki yenilikçi çıkışının öncülerinden biridir. Ama onu bugünden bakıldığında ilginç ve önemli kılan bir başka özelliği de postmodern edebiyata yakınlığıdır. Bu yanıyla da kimi yorumcuların yerinde tespitiyle Kayacan için erken postmodern nitelemesi yapılabilir. Tematik anlamda ise, öykülerinde her ne kadar döneminin önemli eğilimi varoluşçuluk belirgin olsa da, Memduh Şevket Esendal / Sait Faik / Haldun Taner çizgisindeki “hümanist” anlayışa daha yakındır. Çünkü onun öykü anlayışının merkezinde insanın kendi olamaması, hep bir başkası olması durumu yer alır. Bu yüzden tüm öykülerinde kıyıdakileri, savrulanları ve yenilmişleri anlatırken hep bir hayat yüceltmesi yapılır. Kitap-lık, sayı 119, Eylül 2008 Dipnotlar
[1] Feyyaz Kayacan, Bütün Öyküleri, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı 2008. [2] Feyyaz Kayacan, Türk Dili Dergisi, Aralık 1963. [3] André Breton, Birinci Sürrealist Manifesto, Altıkırkbeş Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2003, s. 35.
|