Embed

ETHEM BARAN / MİNAREDEN DÜŞENİ HERKES HATIRLAR

     Yetmiş yaşındaki Minareci Memmet, düşüyordu.
     Aslına bakılacak olursa onun düşüşü yıllar öncesinde başlamıştı. Ama şimdi gerçekten, boşluğu delerek, maviliği yırtarak, rüzgârı aralayarak düşüyordu.
     Düşüşü, Tepe Mahallesi'ndeki Mustafa Efendi Camii'nin bahçesinde gölgeye oturmuş ihtiyarların solgun gözlerinden geçip kıpırtılı sakallarını titrettikten, mezarlığın sarı topraklarında çizik çizik, oyuk oyuk açılmış yağmur izlerini, erimiş, yazıları silinmeye yüz tutmuş, kimi devrik kimi yüzü yere bakan mezar taşlarına kadar taşıdıktan sonra, kahvenin önündeki salkımsöğüdün koyu, derin gölgesinde uykulu kaşık seslerine yaslanarak boş gözlerle, önlerinden akıp geçmekte olan hayata ve hayatın yakalamak için peşinden koşturduğu zamana bakan işsizlerin donuk bakışlarından geçiyordu. Bu düşüş, apak ışığa kesmiş şehir meydanında, bitmemesi gereken zamanın nasıl olduğunu anlamadan tükendiğine şaşan çocuklarla birlikte kiralık bisikletlerin tekerlerinde yuvarlandığı ve buğday pazarındaki serçelerin kaçak kanatlarında hop inip hop kalkarak tellere konduğu gibi, caminin yapımı biteli nice zaman olduğu halde, camiyi yaptırma ve yaşatma derneği yeterli parayı toplayamadığı için ertelenen minare inşaatının iskele ayakları arasında şimdiden kendilerine yer kapmak ister gibi burayı mekân tutmuş erkenci güvercinlerin gözünden, az ilerdeki düzlükte top oynarken çok susadığı için kalesini terk edip cami çeşmesine su içmeye gelmiş çocuğun kalbinin gümbürtüsünü yansıtan yüzünden de görülüyordu.
     Hatta, açık bırakılmış bir pencereden tülleri hafiften ırgalayarak içeri süzülmüş masum bir rüzgârın üstü yarı açılmış bir çocuğun teninde bıraktığı ürpertiden, avluları ellerindeki çalı süpürgelerine döktükleri suları sepeleyerek ıslatan kadınların kötü bir şey olacağı içlerine doğmuş gibi iç geçirmelerinden, sardunya saksılarının dibinde, kurumuş rüyalarından döküldüğünü sandıkları kokuları arayan ninelerin yaşamıyormuş gibi donup kalmalarından, gelinlik kızların yoldan pencerelerine bakarak bir delikanlının geçtiğini gördüklerinde olduğu gibi şarkıyı yarıda keserek susup tıkanmalarından anlaşılıyordu düştüğü.
     Yaramaz bir çocuk, sırf arkadaşlarına inat olsun, kendine övünç, annesine sinir olsun diye, en nihayetinde çocukluk olsun diye gökyüzüne bir taş fırlatmış da, o taş göğün en olmadık yerine değerek paramparça olmasına, pul pul, kanat kanat dökülmesine sebep olmuş gibi iniyordu gök, yere doğru akarak...
     Minareci Memmet de akıyordu zamanın içine doğru. Bir yanı binlerce, milyonlarca kırılgan dala, hızla bağlı oldukları yerlerden kurtulup bilinmezliğin derinliğine uçan yaprağa dönüşürken, bir yanı un ufak olmuş su damlacıklarına özenmişçesine tekrar tekrar parçalanarak yılların yorgunluğunu biriktirmiş terlere benzemeye çalışıyor, bir yanı milyonlarca göz olmuş zamanın kalbine bakıyordu.
     Bakarken de, görmemesi gereken her şeyi -üstüne vazifeymişçesine- gördüğü gibi, o güne dek dikkat etmediği, ayrımsamadığı ne varsa onları da görüyordu.
     Uzakta, koruluğa giden toprak yoldaki ayak izlerini, koruluğa gitmiş ve oradan gelmiş izleri ayrı ayrı, bulutların yere düşmüş gölgelerini, o gölgeye sevinen ve aldatıcı bir serinliğin içinde sarhoş olmuş boynu bükük otları da...
     Nasılsa bunun son olduğunu bilerek sesleri bile, kıpırtıları bile, yaprağa benzeyen savrulmaları, kuşa benzeyen uçmaları, çocuğa benzeyen koşmaları görebildiğini söylüyordu kendine.
     Her ne kadar, yağmur önceleri, çorak toprağı loğlanarak gevşekliği giderilmeye, çatlakları kapatılmaya çalışılsa da artık söz dinlemeyip her yağmurda akarak içindekileri canından bezdiren damı kapatmak için herkes gibi çatı yaptırmaya karar veren ev sahibinin, bulup buluşturup kereste ve kiremit aldıktan sonra tuttuğu uzun burunlu, sinirden kurumuş bir ustayla, ustamn bulduğu -muhtemeldir ki fukara bir komşunun okumakta gözü olmadığı için etiyle kemiğiyle emanet edilen çocuğudur- kavruk çırağın çatı inşaatında çalıştıklarını görüyordu. Solgun, yağlı kasketi yana kaymış, sağ kulağının ardında bir kurşunkalem, sol kulağında, karısının namahreme karşı yemenisiyle ağzını örterek dam başına kadar tepsi içinde getirdiği çayı bardaklara dolduran ev sahibinin az önce verdiği sigara, elinde keser, ağzında da kendi paketinden yaktığı sigarayla fosurdayan usta, hem yarın ortalıktan toz olmasından, ne yarını, az sonra, tuvalete gidiyorum diye gidip sırra kadem basmasından korkmadığı çırağa çivileri zamanında vermediği için bağırıyor, hem zaten demsiz olan çayı bir de iyice açık dolduran ev sahibine içinden küfrediyor, hem .mına koduğu testereyi nereye bıraktığını düşünüyor hem de aşağı yoldan gelip geçerken çatının nasıl yapıldığına, kaça yapıldığına, kim tarafından yapıldığına bakan mahalleliye huysuz şimşekler gönderiyordu. Bir yandan da Minareci Memmet'e, "Düş, avradını kestiğimin dürzüsü, düş! "Bu iş güç arasında gelip seni kurtaracağım değil mi?" diyordu. "Ben şu çatıdan düşsem, gelip beni kurtarırsın sanki!" Minareci Memmet en çok buna şaşıyordu. Karşı yamaçtaki evin çatısını yapan adamın içtiği sigaraya, çaya kadar her şeyi görüyor, içinden geçenleri okuyor, göz göze geliyordu hatta.
     Minareci Memmet, ömrü boyunca hep ölümü düşünerek yükseltmişti minareleri. Kendi etrafına ördüğü taşlarla basamak basamak yükselirken her türlü korkudan uzaktı yine de. Ölümü anlatan bir iş yapıyor olmanın ve ölümü anlamlı kılmanın görüntüsünü taş taş yükseltmenin gururuyla ölümden uzaktı. Tepesinden gelip geçen bulutların, yakınlardaki bir bahçeden göz kırpar gibi yapraklarını ırgalayan yüksek ağaçların, kimselerin göremediği derelerin, tepe üstlerinin, ille de varlığını hep duyuran, mesleğe ilk başladığı zamandan beri dostluğunu vazgeçilmez kılan, sohbetine doyamadığı biricik arkadaşı rüzgârın ağlayacağı günlere de uzaktı.
     Bütün bunların, kızlarının nasıl olduğunu bilmeden bir gün ansızın büyüyüp kocaya gittikleri, oğlanların birbiri ardından askerlikten sonra evlerini ayırıp şehre taşındıkları, karısının, hele karısının daha yaşlanmadan, daha bir gün yüzü görmeden ölüp gidiverdiği zamanların yanı sıra, artık yaşlandığı gerekçesiyle kendisine iş verilmeyeceği, kapısının çalınmayacağı günlere de uzaktı.
     Oysa, uzak diye bir şey olmadığını, üst üste koyduğu her taşla yerden biraz daha uzaklaşsa da anlamıştı; bir yandan gözlerinin önünde açılan yerler çoğalırken bir yandan da uzağın daha da uzağı olduğunu görmüştü. Herkes kendi uzağını kendi içinde taşıyordu, neyin, ne kadar uzak olduğunu bilmeden. Her yıl, bir sonraki baharı görüp göremeyeceğini düşünen insan için uzak yoktu oysa. Kim bilir kaç yıldır bu gördüğü baharın son olduğunu düşünmüştü Minareci Memmet; eriklerin, kayısıların, elmaların son çıldırışı olduğunu, kırmızıların, pembelerin, beyazların son parıldayışları, kokuşları... Ağaçlar yaprağa durmadan biraz daha içime çekeyim bunları diye bağ yollarına, tarla kıyılarına, su kenarlarına, bahçe içlerine atardı kendini. Bir de bakardı ki, çiçekler yerlerini yapraklara bırakmış, uzak sanılan yaz gelmiş, sonra güz, yapraklar da gitmiş, dallar kalmış, kar birikmiş dar penceresinin çerçevesine, eski zamanlardan beri biriken sessiz bir loşlukta Kuran okurken arada bir kafasını kaldırıp camdan dışarı çevirdiğinde gözlerini, uzak diye bir şey kalmamış.
     Minareci Memmet düşerken, aşağıdan kendisine bakan kendisini, kendi çocukluğunu da görüyordu. Bağdan yeni dönmüştü; ellerinde üzümlerin tozlu şırası salkım salkım kuruyup kalmış, yüzünde asma yapraklarının sıcaktan gevşemiş gölgeleri, gözlerinde sese dönüşememiş bir çığlık. Bu çığlık kendince bir biçime girdiği için göze görünüyor, ter olup yüzde birikiyor, korku olup yürekte çırpınıyor, yumru olup boğazda düğümleniyor, düş olup geçmişe uzanıyordu.
     Uzandığı yerde, anasının, gelin sandığının dibinde sakladığı elmaların kokusu gün ışığının peşine takılmış gidiyor, Kuran kursunda, Kulya'yı okurken "la agbudü ma tagbu- dü"ye gelince kendilerini tutamayıp güldükleri için hocadan azar işiten çocukların yüzünde yeniden kızardıktan sonra henüz minareci olmamış Memmet'i sinirli, kuru, kupkuru bir çatı ustasının yanında çıraklık yaparken yakalıyordu. Sonra anası, onun ardından, nasılsa ben ondan önce ölürüm diye kendini avuturken şaka yapar gibi karısı öldükten sonra, gelin sandığının dibinde elmalar, kayısı ve erik kuruları saklıyordu çocukluğunu geri çağırırcasına aynı kokuyu duymak için. Yıkanmamış çarşafların soğuk sertliğinde geceleri uzatıyordu; köy imamının arkasında bir safi bile tamamlayamayan az sayıdaki cemaatle birlikte yatsıyı bekliyor, kapalı havalarda, kara bulutların dünyayı daraltıp evlerin burnunun dibine kadar geldiği vakitlerde henüz ikindi bile olmadan yatıp gecenin orta yerinde uyandığında, evin küskün odalarında, köşe bucak, anasından, babasından, çocuklarından, karısından eşyalara, duvarlara bulaşmış sesler, gelip geçmiş günlerden kırıntılar, döküntüler arıyor, kurumuş çimento lekeleriyle kaplı su terazisi, şakül, mala, metre gibi ustalık aletlerinin uzunca süredir içinde uyuduğu, 'dükkân'nı, ocağın köşesindeki heybesini sırtlamış da yola düşmüş görüyordu kendini. Yetmiş yaşında iş bulmuş bir ustanın ustalığıyla yürüyordu yemyeşil tarlalar arasındaki sarı topraklı yollarda...
     Köyü, şu tepenin, tam zirvesinde, içinde kimin yattığını, oraya nereden, niçin geldiğini, niye oraya gömüldüğünü kimsenin bilmediği bir türbe bulunan tepenin arkasındaydı. Minareyi biraz daha yükseltirse görecekti köyünü. Köyünün rüzgârını, eğri sokaklarında, kerpiç duvarlarında, toprak damlarında kıpraşan kavak yapraklarını, yaprakların arasında koşturan, dallara takılıp yuvarlanan çocukluğunu, tarlalardaki ekinlerle birlikte boy atan gençliğini, ekinlerle birlikte sağa sola yatan, ekinlerle birlikte biçilip kurutulan, ortadan kaldırılan gençliğini görecekti.
     Köyünü görebilirse mezarlığı da görürdü; babasının, anasının, karısının mezarlarını. Kendi mezar yerini seçerdi bu arada. Nasıl olsa düşüyordu, bunun sonu ölüm değil miydi ?
     Düşüşünün son anında, son zaman parçasında artık kurtulamayacağını biliyordu. Bir uyuşukluğun koynunda her şeyi silmek, acı duymamak istiyordu, ama bunun mümkün olmadığını da biliyordu. Ölümden bile zor olan buydu işte. Ölmek düşüncesi. Ölüyor olmak. Şimdi. Hemen...
     Yere düştüğünde bedeni parçalanacaktı hiç kuşkusuz. Kolu, bacağı kopup bir yerlere savrulur muydu, yoksa kemikleri un ufak, etleri pestil gibi, olduğu yerde, içi boşalmış bir çuvalmışçasına sönüp gider miydi ? Bağırır mıydı düştüğü anda? Bedeninin toprağa çakıldığı o kısacık zaman parçasında? İçinde biriken çığlık ciğerlerini de patlatıp boğazından boşalır mıydı? Kanı toprağa karışırdı mutlaka. Cesedini kaldırdıklarında orayı yıkayacaklardı muhtemelen, ama kimsenin görmediği, süpürgelerden de kaçmış, çevreye saçılmış et, deri, kemik parçacıkları olacaktı belki, bir süre sonra toprağa, toprağın üzerindeki otlara, yapraklara, karıncalara, böceklere, mini minnacık taş parçacıklarına benzeyecekti. Onlara benzerken kendisi olmaktan çıkacaktı bir bakıma. Çığlığı da, kendi çevresine ördüğü bir adımlık, başka kimseye yer olmayan dünyasında içine attığı sesi de, yalnızlığı, yorgunluğu da yok olup gidecekti.
     Minareyi biraz daha yükseltseydi rüzgâr biraz daha artardı, gök biraz daha artardı, görebildiği yerler biraz daha artardı; sallantı biraz daha, baş dönmesi, yürek çarpıntısı, yorgunluk... biraz daha...
     Gökle gök arasında, şerefeyle yer arasında, hayalle gerçek arasında...
     Minareci Memmet, bunun son işi olduğunu biliyordu; unutulduğunu ve bundan sonra hatırlanmayacağını da.
     Şerefede durmuş, aşağıda akıp giden hayatı seyrediyordu.

ETHEM BARAN, Bozkırın Uzak Bahçeleri, MİNAREDEN DÜŞENİ HERKES HATIRLAR

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !