Necip Tosun

12/10/2009 - HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN


 

 

 

         Sinemayı diğer sanatlardan ayıran en önemli özelliği onun kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıkan bir sanat oluşudur. Bir şiir, bir roman ya da bir resim sanatı, onun üreticisinin kimliğini şöyle ya da böyle yansıtırken, sanatçının beğenileri, zevkleri ve sanat anlayışı o sanat ürünlerini belirler. Ama sinema sanatı, kameramanından ışıkçısına, oyuncusundan makyajcısına kadar bir yığın insanın beğenileri, kabiliyetleri, çabaları sonucu oluştuğu için, bu sanatlardaki saf, doğrudan öznellikten sinema sanatında söz etmek mümkün değildir. Yani bir şairin güzel bir şiir, bir ressamın güzel bir resim, bir romancının güzel bir roman ortaya koyabilmesi için kendi sezgisinden, becerisinden, sanatkârane gücünden başka şeylere ihtiyacı yoktur. Ama bir yönetmenin güzel bir film ortaya koyabilmesi için pek çok “güzel” şeye ihtiyacı vardır. Bu anlamda yönetmenin işi, diğer sanatçılara nazaran daha zor, çileli ve risklidir. Yönetmenin güzel bir film ortaya koyabilmesi için kendisinin donanımlı bir sanatçı olması yetmez. Kendisinin dışında bir çok güzelliği keşfetmek, bunları bir araya getirmek durumundadır. Yönetmen, sinema sanatının özelliği dolayısıyla, iyi bir sanatçı sezgisi yanında, aynı zamanda iyi bir işveren, iyi bir seçici ve iyi bir emekçi olmak zorundadır. Çünkü yönetmen var olan doğruları, güzellikleri, kabiliyetleri bir araya getirerek belli bir estetik bilinç ve tutumla ortaya yeni bir güzellik çıkaran kişidir. Yönetmen; senaryo, oyuncu, kamera, ışıkçı, kurgucu, besteci, stüdyo, maddî imkânlar zincirinde başarılı olmak durumundadır. Tüm başarılı filmler bu bütünlüğün, uyumun oluşturulduğu filmlerdir.

         Türk sinemasında, “sinemada yönetmenin işlevi”ne örnek gösterebileceğimiz en iyi eserlerden biri Halit Refiğ’in “Hanım” (1989) filmidir. Film, öncelikle oldukça sağlam bir senaryoya dayanır. Oyuncular, Yıldız Kenter ve Eşref Kolçak kusursuz bir oyun sergilerler. Kamera hep durması gerektiği yerdedir. Ritim ve kurgu filmin dramatizasyonuna âdeta eşlik eder. Ve elbette bütün bunlardan sonra da ortaya çıkan kaçınılmaz bir başarıdır.

         Olcay Hanım, neredeyse kedisi “Hanım”dan başka kimsesi kalmamış, son günlerini yaşayan tam bir İstanbul hanımefendisidir. Rahim kanseridir ve konağında tek başına ölümünü beklemektedir. Ama kendisini en çok düşündüren şey, ölümü değil, ölümünden sonra kedisi “Hanım”ın ne olacağıdır. Bu kıstırılmışlığı ve yalnızlığı yaşayan Olcay Hanım, kedisi ile simgeleşen sevgisiyle tüm bu olumsuzlukları aşmak ister. “Son yıllarda benim yalnızlığımı tek paylaşan oydu. Bu dünyada artık yeri kalmayan bir hanımefendi. Zaman zaman onda kendimi görür gibi oluyorum. Öyle iyi yetiştirilmiş ki? Sokakta ona artık hiç hayat hakkı kalmamış.” Yaklaşan ölüm sürecinde ne bencillik, ne de kaygı taşır. Giderken arkasında son bir güzellik kalsın için kediye bir hayırsever arar. Ama o “hayırseveri” bir türlü bulamaz. “Ben ölüyorum Hanım, benden sonra sen ne yapacaksın?” Bu onurlu kadın geride kalanlara yük olmamak için ölmek üzere olduğunu kimseye söylemez. Ama etrafı yozlaşmıştır. Onun hassasiyetlerini paylaşacak kimse kalmamıştır. Savunduğu değerler çoktan tarih olmuştur. Evinden her çıkışında kendini bu yeni dünyada bir yabancı gibi hisseder. Korunaksız ve dayanaksız kalan bu son İstanbullu, giderek realitelerden kopmaya başlar. Artık hayat ile gerçeği birbirinden ayıramamaktadır. O hastalıklı anlarında, ölen denizci kocasının hayalini görür ve onunla konuşur. Ölüm artık onun için bir yok oluş olmaktan çıkmış, sevgiliye kavuşma olayı hâline dönüşmüştür.

         Necip Kaptan ise, Olcay Hanıma âşık, ama bunu ona açıklayamamaktadır. O da römorkörünü kaybetmek üzeredir. Ve Olcay Hanım gibi “dışarı”dadır, “miadını doldurmuştur.”  Ne var ki Necip Kaptan ne yetişmesi, ne de konumu itibariyle Olcay Hanımla bire bir örtüşen bir anlayışa sahiptir. Hiç de ince, hassas biri değildir. Olcay Hanımın kediler için kendini kahretmesini bir türlü anlayamaz. “Kedi için insan kahreder mi kendini? Bir işe yaramaz hayvanlar. Sokaklar kedi dolu. Ben oldum olası hiç hoşlanmam bu nankör mahlûklardan,” der. Olcay Hanım da “Ben de senden hiç hoşlanmıyorum Necip Kaptan,” diye ona çıkışır. Ama Olcay Hanım ölünce, kediye yine o sahip çıkar. Sevgilisinin önem verdiği bir “simgeyi” yanına alarak ona ve sevgisine lâyık olmak ister.

         Film, insanî duyguların kayboluşuyla, eşyalar/mekânlar arasında bir ilişki kurup topyekün bir çözülmeyi anlatır. Hem eşyalar hem insanlar çürümekte, ama insanlar vefa duygusundan yoksun, bu yok oluşa müdahale etmemektedir. Zamana karşı direnmek güçtür. İnsanlar gibi eskiyen gemiler de çürüğe ayrılmaktadır artık. Necip Kaptan ile Olcay Hanım gemi ile Boğazda yaptıkları “son sefer”de bu çürümüşlüğü konuşurlar. Olcay Hanım Necip Kaptan’a şöyle der: “ Nice zamandır boğazı denizden görmemiştim. Bir dünya gidiyor, yeni bir dünya geliyor. Bildik yalıların çoğu ortadan kaybolmuş, insanlarıyla birlikte.” Necip Kaptan ise; “Çok doğru Olcay Hanım,” der ve devam eder: “Bence insanlık kayboluyor. Efendilik yani. Efendi olmayanın yalı nesine. İşte onun için bu gemi koyveriyor. Çünkü bu gemi, efendiler devrinde yaşardı. Limanda koca koca gemiler çekti.  Ağır işçilik yaptı. Ama efendice yani, adam gibi. Şimdiki gemiler zevk-i sefa vasıtası. Yani işleri fahişelik gibi bir şey. Hâl böyle olunca bu efendi gemi ben yokum arkadaş, bırakın artık yakamı, bu dünya bana göre değil dedi.” Aslında seferden çekilen bu römorkör değil, insanlıktır. Necip Kaptan izah etmese de, kendisinin de seferden kaldırıldığının farkındadır. Çünkü artık emekliliği gelmiştir.

         Kedisine yer bulmak için didinen, öleceğini bile kimseye söylemeyen Olcay Hanımın kızı Ülkü ise bildik bir zamanedir. Tam bir yozlaşmayı, biten insanlığı simgeler. Kocasını terk edip bir müzisyenle yaşamakta, çocuğuna bile sahip çıkmamaktadır. Ölmek üzere olan annesine yardım şöyle dursun, ondan en son menfaatlerini koparmaya çalışır. Konağın satımı için annesini iknaya uğraşır. Ve yalnızlığı için annesini suçlu bulur: “Madem o kadar doğrusun da neden böyle yapayalnızsın. Bir miskin kedinden başka kimsen yok.” Kocasının hayali bir kez daha teselli eder onu: “Senin yüreğin iyilik dolu Olcay, bu dünyada acı çekmeden yaşaman imkânsız.”

        Kızına bir şey veremeyen ve onda kendinden hiçbir iz göremeyen Olcay Hanım, müzik öğrencisi Canan’a son vasiyetlerini anlatmaktadır. Ona Batılı müzisyenlerden çok, Türk bestecileri önerir: Erkin, Saygun, Akses.. Öğrencisine son öğrettiği parça ise, Cemal Reşit Rey’in, “Hatıralardan İbaret Kalan Şehirde Gezintiler” adlı eseridir. Bu eserinde Rey, kaybolan İstanbul karşısında duygularını, bazı görsel sembollerden yararlanarak, seslerle ifade eder. Öğrencisi Canan’a göre bu eser, “Büyülü bir masal gibidir. Surlar, sarnıçlar, eski sokaklar, mezarlık, kaybolan güzellikler için duyulan bir acı sanki.” Olcay Hanım artık günlerinin sayılı olduğunu bilmektedir. Ve Türk bestecilerinin ne kadar piyano eseri varsa  genç öğrencisine hediye eder. Ve ona son nasihatını verir: “Başkalarına aldırma. İnandığın gibi yaşa. Yüreğin neyi doğru buluyorsa o yolda yürü.”

         Filmin unutulmaz sahnelerinden biri de Olcay Hanımın ölüm sahnesidir. Saçlarını tarar, ölüme hazırlanır. Ölüme hazırdır, ama bir şeyden endişe etmektedir. Onu almaya gelen denizci kocasıyla son kez konuşur “Biliyor musun? Hiç dua etmeye alışmadım. Tanrı’ya nasıl yakarılır bilmiyorum. Bu dünyadan ayrılırken dua etmem gerekmez mi?” Kocasının hayali, “Gidelim artık,” der. Ve sonunda ölür Olcay Hanım. Arkasından müzmin bir sevgili bırakarak. Olcay Hanımın ölümüne çok üzülen Necip Kaptanı bir eren şöyle teselli eder: “Eğer gönül tellerin sevdiklerine sıkı sıkıya bağlıysa, bağlar kopmaz. Ölüm bir yok oluş değil, bir başka yere geçiştir aslında. Gözlerini kapa. Beni göremezsin. Ama ben varım, buradayım. Gönül gözünü açık tutarsan, iki dünyayı da görürsün.” Gerçekten de öyle olur. Yağmurlu bir akşam Olcay Hanımın konağına gelen Necip Kaptan onu pencerede görür. Necip Kaptana yağmurdan bir köşeye sıkışmış kedisi Hanımı gösterir. Bu ona son vasiyetidir. Necip Kaptan kediyi alır. Yeniden baktığında Olcay Hanım pencerede yoktur.

         “Hanım”, tamamen duygu aktarımına yönelik ama zaman zaman da Refiğ’in düşünce dünyasından izler taşıyan yalın, ama usta işi bir eserdir. Ölüm ve yalnızlığa yaslı bir temayı işleyen filmi (özellikle mekân-insan yaklaşımıyla) özetleyecek en iyi tanım, “İstanbul hüznü” olsa gerektir.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

Gündeme getirmek istediğim / SELİM İLERİ
KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ /
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL Ö
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL
YÜCEL ÇAKMAKLI'NIN ARDINDAN
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ A
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 /
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -tem
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOS

Kategoriler

Arkadaşlarım

cemiyyet
Blogcu Yardım
salihamalhun
sinefil78
hayriyeunal
kozanali
esitgin
gereksizedebiyat
suaviyazgic
cemal şakar
sheepishsherry
aliemree
iffet oral
sekercocuk
furkanulubeyli
cihatduman
uguripek
hakangeziyor
edebiyatlik