
Öykülerinde, kendini kolay ele vermeyen, derinlikli ve çok katmanlı bir biçemi tercih eden Bilge Karasu, felsefi arka planı olan, dilin imkânlarını genişleten metinler üretti. Yalnızlık, boşluk, tedirginlik, ölüm etrafında gezinerek imgesel, soyut bir öykü dünyası yarattı. Bazen masalların büyülü dünyasına eğildi, bazen resmin, görüntünün simgesel imkânlarına… Yazdıklarında hep dil ve felsefe eksenli bir yazınsal tutum gözlendi. Çağrışımsal, yoğun bir anlam arayışı içerisinde oldu. Kendi deyimiyle “okurun çok dikkatli olmasını gerektiren” metinler yazdı. Beğenisi incelmiş, öyküde farklı tatlar arayan okurları önceledi. Öyküleri; kapalı, zor metinler olarak nitelendi. Fazlasıyla kişisel kimi duyguları/durumları metne yansıtması, anlatımdan, kurmacadan uzaklaşıp deneme diline evrilmesi, sürekli türler arasında geçişler yapması ve çok katmanlı, yoğun cümlelerle metni oluşturması, onun öykülerinin kapalı bulunmasının belli başlı nedenleri olarak sayılabilir. Ancak bu eleştirilerin temel nedeninin ondaki “imge” yaklaşımı olduğu açıktır. Bilge Karasu, yazarlık serüveni boyunca hep imgesel bir öykünün peşinde olmuştur. Bu imge yardımıyla, düşüncelerini, duygularını kurgulamıştır. Çünkü ona göre iletmek istediğimizi en kestirme, en dolu biçimde iletebileceğimiz ve öznelleştirebileceğimiz şey imgedir. Bu imge, bir metnin başı sonu değil, bir metnin bütünüdür ve sonsuz bir kaynaktır. Onda öykü, parça parça metinlerle, duygularla bir bütünlüğe ulaşma değil, imgesel bir parçanın etrafındaki fazlalıkları atarak rafine köke ulaşma serüvenidir. Onun amacı, pek çok şeyin kavranıp, yorumlanabileceği, çok katmanlı okumalara açık bir imge yaratmaktır. Tükenmez, tüketilemez bir imgeyi görünür kılmak, hem kendisi hem de okur için ayan etmektir. Öte yandan onun yenilikçi ve arayışçı tutumu, bilinen imgeleri sürekli değişikliğe uğratması sonucunu doğurur. Kendi deyişiyle “yaşayabilmek” için imgeleri durmadan düzeltebilmemiz gerekir, sürekli değiştirebilmemiz. Olan bitene yeni bir gözle bakabilmek için değişik bir bakış açısı şarttır. O da imgeleri sürekli bozup düzelterek yeni durumu kavramak ve yansıtmak ister. Bu nedenle onun metinleri bir imge üretme, bulma/keşfetme ve yansıtma sürecidir. Ne var ki bu imge yaklaşımı iki yanlı bir zorluğu doğurur: Yazar için yazma, okur için ise okuma zorluğu. Yazar için aşikâr olan bu imgeler metne nasıl aktarılacak, dilin olanaklarıyla nasıl somutlanacak sorusu, okur açısından ise bu aktarım nasıl kavranılacak ve anlamlandırılacak sorusu yanıtlanmalıdır. İşte onun metinlerinde hissettiğimiz “yazma sancısı” bu imge yaklaşımından kaynaklanır. Evet, onun asıl meselesi bir imgenin yazıyla nasıl izah edileceğidir. Bu yüzden yazma sürecinde, yazma sıkıntılarını metne geçirir. Nasıl anlatmalı, nasıl ve nerden başlanmalıdır? Metnin bütününde bu tatminsizliğini sürekli hissettirir. Bir bakış açısı arar: Başlanacak yer, anlatıcının konumu… Bazen metnin sonunda, o çatıyı dilediği gibi kuramadığını düşünür, olaya farklı bir bakış açısıyla bakılması gerektiğini belirtir. Bir öyküsünde, resim üzerine yorumlar yaptıktan sonra, metnin sonunda şöyle der: “Şimdi, bunu yırtmalı, güneşin battığını kabul ederek yazmaya yeniden başlamalı.” Bu tereddüt, yazdığı şeye, ortaya çıkan metne güvensizliğinden çok kusursuzluk arayışından kaynaklanır ve kendisini, duygularını eksiksiz olarak metne yansıtma arzusunun sancısıdır. Bilge Karasu yazınsal türleri, biçimleri reddeden yazınsal bir anlayışı benimsemiştir. Öyle ki, son dönemlerde, yazdıklarına “metin” diyerek, türlerden uzak durduğunu açık etmiştir. Daha sonra “metinler”in bir tür olmaya doğru gittiğini görünce de bu metinlere kitaplaşma aşamasında farklı isimler (“göz yazıları”) vermeye çalışmıştır. Bu yaklaşımı aslında onun yazarken kendini özgür hissetme duygusuyla ilgilidir. Bu yüzden, bir türle adlandıramayacağımız, oyuna, denemeye, incelemeye, felsefi metne, masala, resim yazılarına yaklaşan yazılar yazmıştır. Hatta bütün bunlar onda iç içe geçmiştir diyebiliriz. Cem İleri bu tutumu şöyle saptıyor: “Karasu öncelikle türlerarası bir yazının peşinde, ama bunu farklı türleri yan yana getirerek, aynı kitapta toplayarak, izleksel bir bütünlük içinde toparlayarak değil, parçaların her birinin, her farklı yerleştirmede başka türlü, başka bir türün bağlamı içinde okunabileceği bir yazı geliştirerek yapmak istiyor.” [1] Onun metinleri tam da böyledir. Bir resim incelemesi olarak başlayan yazı, giderek kusursuz bir tahkiyeyle öykünün dünyasına, son bölümde de denemeye evrilebilir. Karasu’nun bu tutumunun arkasında yatan neden kuşkusuz “yenilikçi” yaklaşımıdır. Yeniyi, “alışılageldiklerimizin dışında” olarak tanımlayan Karasu, hep bu “yeni”nin peşinde koşmuştur. Ancak bu, yenilik arayışlarının bir sonucu değil, bir şeyi nasıl yapacağım diye düşündükten sonra vardığı yerdir. Yazma biçimlerini, anlayışlarını öyküde tartışırken kendisinin “nasıl ağız değiştirdiğini” farklı bir şey yaptığını da okura aktarır. Genel anlayışlara müdahale eder, bunu da metne yansıtır: “Bu arada ‘yazarın metne karışmaması’ diye kimi eleştirmenlerce son yıllarda neredeyse kutsallaştırıp tartışılmaz sayageldiği bir düşünce de, biraz olsun sarsalanır..” Karasu bu anlamda sadece bir metin/öykü/masal üretmez. Ürettiği metnin oluşum serüvenini, hatta oluşum nedenini, giderek ortaya çıkan şeyin yazınsal değerini metne geçirir. Bu anlamda kurmacanın bizatihi kendisi yazdıklarının ana sorunsalıdır. Yazı, yazma, yazarlık sorunlarına metinlerinde geniş bir biçimde yer verir. Bir metnin, yazılmış bile olsa başka türlü nasıl yazılabileceği üzerine eğilir. Bazen bir yazar/anlatıcı konumundan çıkar, okur rolüne bürünür, okurun bakış açısıyla kendi ürettiği metne bakar. Kurmacanın sığlığına ve gücüne ilişkin yorumlarda bulunur. Öyle ki bir yakın okumayla onun metinlerinden bir yazın teorisi çıkarmak olasıdır. Altı Ay Bir Güz’de bu yaklaşımları sıklıkla görürüz: “Ha deyince çatılacak bir şey değil kitabın çatısı. Önce neleri istemediğimiz ortaya çıkmalı. Çatı, bir genel kalıp olmalı. Gereken her şeyin içine akıtılabileceği bir kalıp. Gereken, yani daha önce, ayrı ayrı da olsa tasarladığım, yazıp bitirdiğim, ya da yarım bıraktığım her şeyin içine sığabileceği bir kalıp. Ama parça bohçası değil.” (s. 76). Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “Masalın da Yırtılıverdiği Yer” metninde, masalların yazılış serüveni tartışılır. Anlatıcı son masalın mutluluk masalı olmasını arzular, metin içinde bu düşüncesini gerçekleştirmesinin önündeki engelleri tartışır. Bu masalları yazma gerekçesini şöyle anlatır: “Bu dünyadaki varoluşumuza, bu varoluşun sürüp gitmesine hiç şaşmıyor gibiyiz. Masallar, bu rahatlık karşısındaki şaşkınlığımın sonucu.” Temelleriyle, sonuçlarıyla bir akıl yürütme, bir düşünce ortaya koymak için çalışmayan yazıları eğlenceli bulmadığını söyler masalda. Bilge Karasu, yaptığı işin kurmaca olduğunu sürekli hatırlatmasına karşın yine de bir sahihlik peşindedir. Bir anlatıyı, bir okur için anlamlı kılmanın gerektirdiği, gerektireceği işlemleri gerçekleştirmeye çalışır. Okuyana, geçmişi içinde gezinip duran bir anlatıcının o geçmiş içinde duyduğu “şimdi”liği, “şu anda”lığı duyurmak ister. Onun öykülerinde en dikkat çekici yaklaşımlardan biri de dil tutumudur. Karasu, dili bir araç olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür. Yoğun, çok katmanlı, çağrışımlı cümle peşindedir. Kuşkusuz bu da imge yaklaşımının bir sonucudur. Dilin değişen, gelişen yaşamı, anlam öbeklerini, kavramları kuşatabilmesi için yeni, riskli kelimeler kullanmaktan çekinmez. Dilin yaşamla, düşünceyle sürekli iletişim içinde olduğuna inandığı için, dili yeniden, yeniden “kurmaya” çalışır. Onu sadece bir kurallar dizgesi değil, bir süreç olarak algılar ve değerlendirir. Ona göre her buluş yeni bir kural oluşturabilir. Edebiyatın en temel görevlerinden biri de budur: Belirsizliğin azaltılması ve anlam sınırlarının alabildiğine zorlanması. Değişimin anlamını dille somutlamaya çalışır. Sonuçta, düşlerinin, kaygılarının, arzularının dilini en etkin biçimde metne taşır. Azınlık, öteki, dışarıdakiler ve imge kuramı Karasu’nun metinlerinin anahtar kavramlardır. Bütün metinlerinde tedirgin bir “öteki”nin sesini duyarız. Ona göre, çağımız insanı “öteki”ne karşı, anlayışsız, acımasız ve yok sayıcıdır. Karasu, tüm yazdıklarında, “bizi ötekinden ayıran durumu” anlamaya çalışır. Bu bağlamda metinlerindeki kapalılık yaklaşımı ve metaforik anlatımı ile Karasu’nun azınlık geçmişi ve eşcinsel yaklaşımı arasında bir neden-sonuç bağlantısı kurulabilir. Ağırlıklı olarak erkekler arasındaki aşka/sevgiye/tutkuya eğilen Karasu’nun soyutlama/kapalılık biçimsel tercihini bazen de toplumsal baskıyı tolere etme girişimi olarak mı düşündüğü araştırılmaya değer. Mîna Urgan, D.H. Lawrence adlı incelemesinde, “nar” ve “incir” meyvelerinin içinde tohum taşıyan dişil yapısı nedeniyle Lawrence’ta bir imge, bir metafor olduğunu düşünür. Bu bağlamda Karasu’nun nar ve incir ilgisi de ilginçtir. Troya’da Ölüm Vardı (1963), Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970), Göçmüş Kediler Bahçesi (1979), Kısmet Büfesi (1982), Altı Ay Bir Güz (1996) kitaplarıyla yaratıcı, deneysel öykücülüğümüzün en ileri örneklerini veren Karasu’nun ilk öykü kitabı Troya’da Ölüm Vardı,[2] onun en açık, yalın, sade kitabıdır. Kitap ağırlıklı olarak Sarıkum kasabası ve buranın sakinlerinin anlatıldığı seriyal öykülerden oluşur; istasyonda börek, poğaça satan Raşit Usta, kanlı masallar anlatan Dilaver Hanım, Müşfik, Sarıkum istasyon şefinin oğlu Fikret ve Suat, Tijen Hanım, Meryem… Sarıkum etrafında, kasaba yaşamı, bu insanların çevreyi, eşyayı, dünyayı algılamaları öyküleştirilir. Öyküler, yalnızlık, aşk, ölüm üçgeninde döner. Aşk onda serttir, aşkınlıktır. Aşkı beceremeyen erkekler eleştirilir. Aşk, korkusuz insanların işidir. Ayrıca, ötekilik, yabancılık yanında cinsellik de kitabın ana temalarından biridir. Öykülerde herkes mutsuzdur, aşk hep engellerle karşılaşır. Kavuşma hiçbir zaman gerçekleşmez. İhanet ise hemen insanın yanı başındadır. Kitabın imgesel vurgularından biri de yurtsuzluk, bir yere ait olamamadır. Kahramanımız sürekli bir odaya ihtiyaç duyar. Onu tedirgin eden sürekli yeni bir oda bulamamak durumudur. Bütün bir çocukluğunun geçtiği yere sadece kendine yeni bir oda bulamadığı için gelmemektedir. (“Sarıkum’a Giriş”). Evi olduğu hâlde, yeni bir oda görürüm diye bir otel odasında kalır (“Odalardan Biri”), bütün kırılmışlıklardan, yalnızlıklardan sonra tek sığınak bir odadır (“Oda Oda Dünya”). Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, “Ada”, “Tepe”, “Dutlar” öykülerinden oluşur.[3] “Ada”da, Bizans döneminde resmin yasaklanması üzerine, bu baskıcı yenilikçi harekete karşı çıkan genç keşiş Andronikos’un manastırdan kaçışı anlatılır. Andronikos manastırdan kaçıp bir adaya sığınır. Bu arada inancın her şeyden üstün olduğunu düşünen Andronikos, tüm inandıklarıyla yüzleşmeye başlar, kaçışının nedenlerini sorgular. Baskıdan, bağlanmadan uzak bir yaşam felsefesine ulaşır. Ancak derin yalnızlığını fark eder. Adada bu yalnızlığı sürdürmektense, manastıra dönüp bu inançlarının bedelini ödemek ister. “Tepe” öyküsünde ise, manastırdan kaçmayan Andronikos’un en yakın arkadaşı İoakim’in bu yenilik hareketlerini ve Andronikos’un kaçışını yorumlar. Andronikos manastıra geri dönmüş, işkenceler sonucu ölmüştür. Andronikos’un ölümüne tanıklık eden İoaki, resim yasağının kaldırılmasıyla birlikte bu kaçışın bir kahramanlık olup olmadığını sorgular. Ama onun bir kahraman kendisinin ise bir korkak olduğuna karar verir. Bu iki öyküde ağırlıklı olarak baskıya direnmenin ya da kabullenmenin getirdikleri götürdükleri bağlamında özgürlük, Tanrı, kahramanlık, inanç, susmak ve konuşmak, reddetmek ve kabullenmek kavramları tartışılır. “Dutlar” öyküsünde ise Karasu, baskı ortamını yazmayı sürdürür. Bu kez özgür yaşamın, özgür düşüncenin üstüne faşizmin gölgesi düşmüştür. Öykü boyunca dut yapraklarını yiyen tırtıllarla faşizm arasında simgesel bir bağ kurulur. 1960’lardaki Türkiye ve 1940’lardaki Mussolini İtalya’sı iç içe anlatılır. İç monolog, bilinç akışı, flash-back tekniklerinin kullanıldığı metinlerde, birinci tekil, üçüncü tekil şahıs anlatım ve zaman olarak da şimdi ile geçmiş iç içe verilir. Öykülerde sembolik, metaforik anlatım baskındır. “Ada” ve “Tepe” tümüyle bir metafordur. “Ada”da, Andronikos adaya varır ve tepeye tırmanmaya başlar. “Tepe”de ise, İoakim’de Aventinus’un eteğine tırmanmaya çalışır. Aslında bu simgesel yaklaşımı onun pek çok öyküsünde görmek olasıdır. Karasu’nun öykülerinde hayat, bir öğrenme, keşfetme ve arayış serüvenidir. Kahramanlar sürekli kavramlarla savaşır, hayatla ve kendileriyle yüzleşirler. Tepelere çıkarlar, uzun yolculuklara. Bu yolculuk, tırmanma bir nirvana gibidir. Doğruyu, gerçeği keşfetme tırmanışıdır. Öğrenmek, yükselmek, yücelmek isterler. Hayat hep bir tırmanma, yeni yolculuklar, tehlikeleri göze alış, korkularla yüzleşme, yeni bir düşünce bulma girişimidir. Göçmüş Kediler Bahçesi, çerçeve öykü anlayışıyla oluşturulmuş, giderek bir bütünlüğe ulaşan metinlerden oluşur. [4] Korku, özgürlük ve arayış temel izleklerdir. Karasu’ya göre “Korku, örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur.” (“Masalın da Yırtılıverdiği Yer”). Karasu, simgesel bir dille, fantastik, gerçeküstü yaklaşımlarla bu izlekleri biçimlendirir. Fantastiğin gücünden yararlanmak için masala başvurur. Masalsı biçim, aynı zamanda ona okurla söyleşme, yazma/anlatma sürecini okuruna aktarma olanağı verir. Ayrıca imgesel, simgesel bir dille kullanma olanağı… Karasu masallar aracılığıyla simgesel dilin çok katmanlı dünyasında yepyeni dünyalar kurar. Kurmacayı, yazının gücünü (güçsüzlüğünü) sürekli sorgular metinlerinde. Masallarında bakış açısı değişikliğiyle nasıl yeni bir şekil alacağı örneklenir. Postmodern edebiyatta gördüğümüz, metnin yazılış sürecine okurun katılması bütün masallar boyunca yer alır. Masallardan her biri bir ithaftır ve bizzat bu ithaflarla bağlantılıdır. Doğu masallarındaki çerçeve öykü anlayışını niye seçtiğini yine masallarda şöyle izah eder: “Doğunun yerleşegelmiş anlatı biçimlerinden biri (kutu kutu içinde, çerçeve çerçeve içinde anlatış) beni oldum olası düşündürmüş, kışkırtmıştır. Orada da yürünüp gidilir. Ama çoğu zaman, dönülür de... Dönülmeyen durumlarda bile biçimin sevimi, ilginçliği, okuru doyurur. Geri döner gibi yapıp ileriye atlayanlar, işi daha öteye götürenler de görülmüştür. Ama bu anlatı biçimi, kutuların, çerçevelerin en içindekine yönelmiş gibidir. Bir çekirdeğe vardıracaktır okurunu. Tatsız da olsa, yenmez de olsa, bir sonraki ağaca giden yolu açabilecek, yemişin eti yene yene ulaşılabilecek bir çekirdeğe... Bu kutular, çerçeveler, yazıyı bir parça olsun çizgisellikten kurtarır.” Karasu kitabında tümüyle bu yaklaşımı benimsemiştir. Masalların yazımı sırasında, Bilge Karasu’nun bir yandan da Borges çevirisi yapması ilginç bir not olsa gerektir. [5] Kısmet Büfesi, deneysel öykücülüğümüzün en ileri noktalarından biridir.[6] Karasu, Kısmet Büfesi’nin girişinde bu yazıların herhangi bir türe girmediklerini belirtir. Bu nedenle daha önce “metin” adını verdiği bu yazıları, daha sonra “metinler”in bir tür oluşturmaya doğru gittiğini gördüğü için metin demekten de vazgeçer. Yazılar, tümüye yazı ve resim ilişkisi üzerinedir. Karasu, görüntünün dilini yazının diline aktarmayı dener. Kimi yerlerde de Füsun Akatlı’nın yerinde tespitiyle “yazıyla resim yapmayı” dener. Kimi kurmaca kimi gerçek resimlerden, fotoğraflardan yola çıkarak sözcüklerin diliyle yeni bir resim oluşturur. “İki Kadının Işığı Gitgide Azalan Bir Resmi Üzerine Metin”de, biri camın hemen önünde, diğeri geride oturan iki kadını gösteren, çizilmemiş, belki de hiç çizilmeyecek bir resme, çizilmiş gibi bakan anlatıcı, bu kadınlara dünyalar kurar, hayatlarına bakar, neyi beklediklerini sorgular. Bekledikleri bellidir: ölüm. “Düş Balıkçıları: Kudabat 1955”te yine bir bilinmezlik içerisinde, düş ile gerçek arasında bir yere tırmanma, inme serüveni anlatılır. Bu gizemli yolculukta çevre kavranamaz, nereye gidildiği, ne arandığı meçhuldür. “Ertuğrul Oğuz Fırat’ın Resimleri Üzerine Akdeniz’den Uzak Bir Metin” ressamlar ve resimler üzerine bir metindir. Anlatıcı, kimi ressamların, sadece güzellikleri değil, çirkinlikleri de çizdiklerini belirterek bunların “yazar ressamlar” olduklarını söyler. Bunların yaptığı resimler, seyredilir resimlerden çok okunur, içinde gezilir resimlerdir. “Çapavulun Çattığı Çaparız” öyküsü, tıpkı alt başlığı gibi, Erol Akyavaş’ın Bir Resmi Üzerine Bir Metin’dir. “Kısmet Büfesi, Ya Da Çeken (Küçülen) Bir Kadın Üzerine Metin” öyküsünde iç içe iki hikâye anlatır. Anlatıcı, birincisinde, üç sıraya dizilmiş bir takım kadınları gösteren fotoğraftan yola çıkarak onlara adlar vererek dünyalarına eğilir. Diğer hikâyede ise mağara insanlarının, mağarada yaptıkları resimlerin oluşum serüvenini anlatır. Altı Ay Bir Güz bir yaşlılık ağıdı gibidir.[7] Karasu bu kitapta ölüme, hayata, yaşanmışlıklara bakar. Bütün bunları da bir edebiyat anlayışını tartışarak, yazma serüvenini, yenilik arayışlarını deneyerek yapar. Yazıyla, yazmayla, kitapla yüzleşir. Tüm kitap İsabey ile Kerem arasındaki tutkuyu anlatır. Özellikle çocuk ve büyük erkek arasındaki dostluklar yaygın bir şekilde yer alır. Altı Ay Bir Güz bu tematik vurguların yanında asıl olarak yazma/yazı üzerine odaklaşır. Bilge Karasu için edebiyat, bir arayış, yenilik ve yaşamı en diri, en taze sözcük ve biçimlerle yansıtma serüvenidir. Bu nedenle onun her kitabı farklı bir biçemin denendiği, parçalı, yap-boz bir mozaik görünümündedir. Kitapların her biri yeni çalışmalar için hem tamamlanmamışlık hem de fazlalıklar içerir. Bunlar büyük edebiyat arayışının o anki somutlaşmış görüntüleridir. Ama kitaplar hiçbir zaman nihai hâlde değildir. Kısaca elimizdeki her kitap bütün değil, bir bütünün parçasıdır. Bu anlamda Karasu’nun “alışılagelmiş anlayışları, sınırları zorlama” amacı sadece başka yapıtlar için değil, kendi yapıtları için de geçerlidir. Yazarı olduğu gerçeğini reddetmeden onu aşma isteği… Bütün bu nedenlerle, yazı, hayat, sanat hakkında hiçbir zaman son sözü söylememiş, söylediklerini sürekli yeni düşüncelerle bozmuş, değiştirmiş, yazdıklarının bir tür içinde hayatiyet kazanmasını arzulamamış bir yazarın, sanatını bir yere oturtmak, tanımlamak hiç de yerinde bir tutum olmasa gerektir. Bu nedenle burada söylediklerimiz, onun çok sevdiği yaklaşımla, onda algıladığımız imgenin (doğru ya da yanlış) yorumlanmasından öte bir anlam taşımayacaktır. Ancak bunun, onun bize iletmek istediği bir imge mi yoksa bizim ona yakıştırdığımız bir imge mi olduğu hiçbir zaman açık olmayacaktır. Kitap-lık 120 Dipnotlar
[1] Cem İleri, Yazının da Yırtılıverdiği Yer, Bir Bilge Karasu Okuması, Metis Yayınları, 1. Baskı 2007, s. 244. [2] Bilge Karasu, Troya’da Ölüm Vardı, Metis Yayınları, 4. Basım 2000. [3] Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, 7. Basım 2001. [4] Göçmüş Kediler Bahçesi, Milliyet Yayınları, 1. Baskı 1979. [5] Haluk’a Mektuplar, Devin Yayınları, 1. Baskı 2002, s 87. [6] Kısmet Büfesi, Metis Yayınları, 3. Basım 1996. [7] Altı Ay Bir Güz, Metis Yayınları, 2. Basım 2002.
|