KEMAL TAHİR / RAYLARIN SESİ

     Bugün son gündü. Son gün.

     Tam otuz beş sene iki ay geceli gündüzlü içinde çalıştığı bu kulübeyi bırakıp gidecekti.

     Tekaütlüğü çıkmıştı. Muamelenin ikmal edildiğini, hatta yerine başkasının tayin olduğunu biliyordu. Yeni makasçı nerede ise gelecekti.

     Tekaütlüğünü düşünmemiş değildi. Tekaütlük, mukadder akıbet, yumuşak, rahat bir köşe minderi, yorulmuş bir adamın bağdaş kurarak uzun uzadıya dinleneceği bir kerevetti.

     Hele birkaç seneden beri kışın iş ağır geliyordu. Manevraları lüzumsuz, tren saatlerinin tertibini saçma bulmaya başlamıştı. Küfrederek yatağından kalktığı zamanlar;

     - Çoğu gitti, azı kaldı, diye homurdanırdı. Birkaç sene sonra Makasçı Recep’i güç bulursunuz.

     Üsküdar’da Nuhkuyusu’na yakın bir evde oturuyordu. Hafta izinlerinde eve giderken bir daha dönmemek üzere yola çıkacağı günü bekliyor, fakat cumartesi sabahları taze bir kuvvet, anlayamadığı bir istekle işinin başına dönüyordu.

* * *

     Sıcak öğle güneşinde birbirine karışmış raylar parlarken kulübesinin önüne çıktı. Etrafına bakmıyor. Buralara otuz beş sene hiç dikkat etmemiş gibi. Şu kömür yığını hep orada mıydı? İlerdeki su deposunun hortumu ne kadar eskimiş. Ölü yoldaki vagonlara daldı. Hey gidi günler hey! Bu vagonların yepyeni geldiği zamanları düşündü. Vagonlar bu kadar çökerse, kendisi kimbilir ne halde idi. Bir an kulübedeki aynaya bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Gözüne sinyal feneri ilişti. Artık onu hiç kullanmayacak. Ne tuhaf şeyler hatırlıyor. Fenerin kırmızı camı bir gece kırılıvermişti de ne yapacağını şaşırmıştı. Bir gece de uyku sersemi yanlış sinyal vermişti. Bereket makinist usta idi. Bunlar ne eski hatıralar...

     Ta, gençlik senelerine mahsus. Sonraları ne fener camı kırmak, ne de uyku sersemi olmak kalmıştı. Bütün lokomotifleri, bütün makinistleri düdük çalma tarzlarından tanıyordu. Havaları da ezberlemişti. Havasına göre rötar yapacak trenleri telefon almış gibi bilirdi.

     Parlayan raylar gözlerini kamaştırınca kulübeye girdi. Sandığı hazır. Yılların biriktirdiği kömür tozlarıyla siyahlanmış. Zaten istasyonda bu rengi almayan hiçbir şey yoktur. Bu demir kuşaklı, asma kilitli küçük sandık da istasyondan bir parça. Onu söküp götürmenin güç olduğunu düşünmüyor. Bilakis buna memnun.

     Kırmızı battaniyeye sarılmış yatak dengi de arabayı bekliyor. Sabahleyin arkadaşlarla vedalaştığı ne iyi oldu. Şimdi başını dinliyor. Şimdiden tekaütlük başladı demek.

* * *

     Yeni makasçı genç bir adam. Civar istasyonlardan birinde iki yıldır makasçılık ediyormuş.

     - Güle güle Recep baba! diyerek elini öptü.

     Recep son nasihatlerini tekrarlıyor. Kendi eserini iktidarına güvenemediği bir yabancıya teslim eden bir sanatkâr korkusu duyuyor. Arabada, yatak dengiyle küçük sandığın arasına oturdu. Yaylar gıcırdarken sesleniyor:

     - Evlat, üçüncü yolun makası huyludur. Açılmış sesi verir ama, bir kere daha var kuvvetinle basmalısın.

     Yokuştan çıkarken istasyona, makasların en bol, en girift tarafına son defa baktı ve mırıldandı:

     - Rabbim, bu akşam bir kaza olmasın da...

      * * *

     Makasçı Recep baba, Recep Efendi oldu. Evinin o zamana kadar hiç çıkmadığı bahçesine çiçekler dikti. Orta yere küçük bir havuz, havuzun etrafına renkli bir göbek yaptı.

     Kenara güzel bir tavuk kümesi kurdu. Civar köylere haberler göndererek cins cins tavuklar, getirtti. Kendini çiçeklere ve tavuklara verdi.

     Bütün gün çiçekleri ve tavuklarıyla meşgul. Karısı ona günübirliğine gelmiş hürmetli bir misafir muamelesi yapıyor. Kocasının tekaütlüğüne o daha güç alışacak. Oğulları Rüstem Kadıköyü’nde arabacılık ediyor, evi barkı, çoluğu çocuğu orada. Babasına ancak aybaşları tekaüt maaşını getirmek için uğruyor.

     Recep Efendi sabahtan akşama kadar gecelik entarisini çıkarmadan bahçede dolaşıyor. Öğle yemeklerini bahçede yiyorlar. İkindi üzeri Recep Efendi’nin kuyu çıkrığı durmadan inliyor. Serin bir şırıltı komşulara mütekait makasçının bahçeyi suladığını anlatıyor.

     Akşam namazından sonra Recep Efendi pazarlık esvaplarını giyerek mahalle kahvesine gidiyor. Vaktiyle sade selâmlaştığı komşularla şimdi çiçekçiliğe, tavukçuluğa dair uzun uzadıya konuşuyorlar. Arada bir, söz dünya havadislerine geçiyor ama, mütekaitlerin çoğu buna kulak asmıyorlar. Hayattan koparılıp alınmış bu ihtiyar adamlar yavaş yavaş fakat katiyetle yaklaşan ölümü beklemek üzere terk edildiklerini ancak meraklarına dair konuşunca unutuyorlar.

     Akşamdan başlayan musahabeler gece yarısına kadar çiçekten horoza, horozdan toprak gübreleme meselesine, oradan da eski çapkınlık ve av hikâyelerine atlayarak sürüp gidiyor.

* * *

     Tekaütlüğünün dördüncü ayı idi. Sabahtan beri Sam gibi yakıcı bir lodos esiyordu. Recep Efendi alt kattaki küçük sandık odasına girdi. Kümesin kurtulan telini çivilemek için keseri arıyordu. Birdenbire gözü kenarındaki demir kuşaklı, esmer renkli sandığa ilişti. Yaklaştı. Karşılaşma o kadar ani olmuş, Recep Efendi o kadar boş bulunmuştu ki, kendisini bir türlü toparlayamıyordu. Beyaz gecelik entarili Recep Efendi, bir anda makasçı Recep baba olmuştu. Otuz beş senelik hayatı kafasında canlandı. Yaz güneşinde parlayan rayları, kar fırtınalarını dağıta dağıta yaklaşan lokomotif frenlerini görüyor gibiydi.

     Tam o sırada uzaktan uzağa kalbe bir ayrılık şarkısı gibi sinen bir düdük sesi duydu. Bir lokomotif düdüğü. Pencere açıktı. Lodos hafif hafif dalları sallıyor senelerdir alışık olduğu bu sesi pencerenin basma perdelerinde dalgalandırıyordu.

Gayri ihtiyari:

     - Deli Cafer’in düdüğü bu! diye mırıldandı.

     Deli Cafer’e, çok süratli gittiği için bu lakabı kendisi takmıştı. Cafer’in kömür siyahlığı içinde boncuk boncuk parlayan gözlerini, makastan geçerken el işmarlarını hatırladı.

     Ve keseri, kümesi, bahçesini her şeyi unuttu. Sessizce yukarı kata çıktı. Elbiselerini giydi. Kendisini bir şey sormadan seyreden karısına:

    — Birazdan gelirim! diyerek sokağa çıktı, istasyona kadar heyecanla yürüdü. Fakat rayları yokuşun altında görünce, artık orada yapacak hiçbir işi kalmadığını anladı.

     Bir ağaca sırtını dayayarak saatlerce manevra yapan lokomotifleri, gelip giden trenleri seyretti, içinde duyduğu garipliğin nereden geldiğini bir türlü kestiremeden, kendisini bu hayattan yıprandığı, çöktüğü için, söküp attıklarım bir an bile sezemeden yırtık gölgeli sıska ağacın dibinde durdu.

     Şimdi lodosun tren çığlıklarını dalgalandıra dalgalandıra Nuhkuyusu’ndaki eve getirdiği günler, istasyona bakan tepede dalgın bir ihtiyar vardır. Bu adam yılların insafsızca törpülediği bütün bir ömrü, rayların sesiyle tekrar yaşamak isteyen, buna zaman zaman muhtaç olan makasçı Recep babadır.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !