KISSALARDAN HİKÂYE ANLATICILARINA

          Edebiyatta zengin, üst düzey bir birikime sahip olan İslâm öncesi Arap toplumu o dönemde ibret verici, akılda kalıcı, iyi ahlâk ve erdemi öven hikâyelerle, kıssalarla besleniyordu. Kıssalar o dönemde ağırlıklı olarak olağanüstü olayları, kahramanlıkları anlatırken, temaları mitolojik unsurlara, mesellere, bu toprakların dinî anlayışlarına yaslanıyordu. Anlatımda eğlence ve merak unsurları belirleyici olurken, sözün, edebiyatın, dilin imkânları sonuna kadar kullanılıyordu.
         Kuşkusuz “kıssa” türü sadece Arapların değil, insanlık tarihi boyunca her milletin belli başlı anlatım imkânlarından biri olmuştur. Bütün bir insanlık tarihi kıssayla / hikâyeyle var olmuş, onunla hakikatlerini geleceğe aktarmıştır. Milletler inançlarını, birikimlerini, özlem ve duygularını bu kıssalara yansıtmışlardır. Bu yönüyle de kıssalar bir medeniyet, kültür, akıl ve duygu aktarımı işlevini görmüştür. Çünkü kıssaların temelinde anlatmak, aktarmak ve hikâye etmek vardır. Bu nedenle dünyanın bütün coğrafyalarında hikâye etme, en kadim anlatım biçimlerinden biri olmuştur. Çünkü hayatlar, mücadeleler bir “hikâye” formatına bürünmeden hem kuşatıcı olamamakta, hem de etkili bir şekilde ve bütün boyutlarıyla aktarılamamaktadır.
         İslâm öncesi Arap toplumunda kıssa, aforizma ve hikmetli sözler yanında şiir sanatı da oldukça gelişmişti. Bu çöl şairlerinin şiirleri nakil ve ezberle korunabiliyordu. İstihdam yerleri kabilelerdi ve doğal olarak bulundukları kabileleri över ya da diğer kabileleri yererlerdi. Ancak bu dönemlerde şiir ile hikâye tam olarak birbirinden ayırt edilmiyor, ikisi yan yana, iç içe bir serüven yaşıyordu. Böylece kıssalar hem şiirin, hem de hikâyenin gücünü yansıttıkları için insanlarda hemen karşılık buluyorlardı. Antara o dönemde en önemli hikâye kahramanlarının başında geliyordu: “Antara, Arapların ulusal kahramanıdır. Arap hikâye anlatıcıları onun hakkında çok tantanalı anlatılar aktarmışlardır. (…) Antara’nın kahramanlıklarını anlatan birtakım kimseler vardı. Onların görevi Antara’nın şövalyelik maceralarını anlatarak dinleyicileri büyülemekti. Bu anlatılar rebap eşliğinde yapılırdı. İşte bu maceraları konu edinen Kıssa Antara (Antara’nın Hikâyesi) adlı kitap Arapların en çok okuduğu kitaplardan biridir.”
         Bu dönem Arap coğrafyasında şairler ve hikâye anlatıcıları toplumun en gözde insanlarıydı. Toplumun sevinçlerini, acılarını, kahramanlıklarını bunlar dile getiriyor, ulusun gözü, kulağı, kalbi oluyorlardı. Bu insanların toplumda itibar görmeleri kuşkusuz dönemin Arap insanlarının şiire, hikâyeye verdiği önemin bir yansımasıydı. Edebiyat, sanat, söz altın devrini yaşıyordu. Çöl, aşk, kabile savaşları konularının işlendiği kıssalar zengin, yaygın bir birikim oluşturuyordu. O dönemdeki hikâyelerin özellikle aşk ve kahramanlık temalarını yansıtması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü toplum bunlarla iç içeydi: “İslâm’dan önceki Arapların, kabilelerinin yaşantılarını ve kahramanlıklarını anlatan sayısız hikâyeleri vardı; ayrıca onları belirli vezin ve cümle kurallarıyla örülü, gayet gelişmiş bir şiir sanatına sahiptiler. Fakat gerek hikâyeler, gerek şiirler şifahen naklediliyordu. Kabilelerin hususi okuyucuları ve ravileri vardı. Bir ravi veya hatip, kahramanca sayıp dökerek kabilesinin şerefini yüceltmek için dilin taşıyabileceği her türlü mana nüansını ifade edebilmek zorundaydı; ayrıca başkalarına miras bırakabileceği geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekiyordu.”
         İşte Kur’an böyle yüksek bir edebiyat bilinci ve zevki olan topluma inmişti. Bu nedenle Kur’an indirildiğinde ilk olumsuz tepki şairler ve hikâye anlatıcılarından gelmişti. Ama zamanla Kur’an, tamamlanmasıyla birlikte, dili, üslûbu ve teklifleriyle bütün bir Arap dünyasını şaşkına çevirmiş, cahiliye dönemi putperest şairlerin, hikâye anlatıcılarının sözleri boşluğa düşmüştü. Cahiliye döneminin söz büyücüleri İslâm’a ilk karşı çıkan ve İslâm’a saygısız, üslûpsuz saldıran kesimlerdi. Özellikle hicivleriyle Müslümanları kışkırtıyorlardı. Hz. Peygamber’in şair olmadığının vurgulanması ve şairler için inen ayet bu atmosferi yansıtmaktadır. Kur’an’da, putperestlerin Hz. Peygamber için ortaya attığı “o bir şair, kâhin” iddialarına ve Kitabın da şiir olarak algılanmasına karşı çıkış boşuna değildir. (Enbiya: 5) Bu saldırılar nedeniyle Kur’an’ın bir şiir olmadığı vurgulanmış, hatta şairlere mesafe konulmak zarureti doğmuş, bunun bir Allah sözü olduğu, şair sözü olmadığı hatırlatılmıştır. Şuara Suresi’ndeki, “Şairler (var ya), bunların arkasına da sapkınlar düşer. Görmez misin, bunlar her vadide / her sahada şaşkın şaşkın dolaşırlar ve gerçekten yapmadıkları şeyleri söylerler,” (Şuara 224-226) ayeti bu gerçeği vurgular.
        Ne var ki bu ayetin bir genelleme olmadığı, özellikle şair ve şiirlere yönelik bir ayet olmadığı açıktır. Çünkü dönemin hikâye anlatıcılarının, şairlerin çoğu Kur’an’ın büyük mucizesinden etkilenmiş ve Müslüman olarak Hz. Peygamber’in safına geçmişler, şiir yeteneklerini Müslüman olarak da göstermeye devam etmişlerdir. Kur’an’daki şairlerle ilgili ayetlere rağmen Abdullah b. Revaha, Hasan b. Sâbit, Kâb b. Malik ve Kâb b. Züheyr gibi Müslüman şairlerin bu dönemde şiir söylemeye devam etmeleri ayetin amacının farklı olduğuna ilişkin en temel kanıttır. Hz. Peygamber hem bu şairlere büyük iltifatlar etmiş, hem de bu şairlerin İslâm’ın yayılmasına katkıları büyük olmuştur. Diğer yandan Kur’an indirildiğinde, “bunlar eskilerin masalları” ve “şair sözü”, “sihir / büyü” olarak nitelendirilmesi aslında Kur’an’ın niteliği ve gücüne ilişkin ipuçları veriyordu. Çünkü Kur’an’da etkileyici bir dille edebî niteliği yüksek kıssalar anlatılıyor, dil kusursuz kullanılıyordu.
         Kur’an’ın en temel anlatım biçimlerinden biri olan kıssa, sözlükte “hikâye, söz parçası, olay, durum ve mevzuu” gibi anlamlara gelir. Bu kelime ayrıca “bir şeyi veya bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek, bir haber veya sözü açıklayıp bildirmek, anlatmak veya nakletmek” anlamlarına da gelmektedir. Kur’an’daki, “Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz” ve “Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler,” denilerek kıssa bir anlamda tanımlanmıştır. Ahbar, esatir, mesel, temsil, kasas bu bağlamda tartışılması gereken kavramlardır; ama biz burada Kur’an’daki kıssa anlamını amaçlayarak konuyu inceleyeceğiz.
        Kur’an’da kıssanın bir biçim olarak seçilmesi, kuşkusuz Allah’ın yarattıklarının imkân ve kabiliyetlerini iyi bilmesiyle ilgili bir husustur. Çünkü kıssalarla doğrudan insan psikolojisine, göze ve kalbe seslenilmektedir. İnsan fıtratı, herhangi bir olayın, durumun, didaktik ve düz söylemden çok, canlı bir sahne ile aktarılmasını anlamaya daha yatkındır. Bu yolla ona ulaşmak daha etkili ve kalıcı olmaktadır. Bu aynı zamanda düşüncelerin, fikirlerin, doğruların görünür hâle gelmesi, örneklenmesidir. Böylece aktarılmak istenen, hikâyenin gücü ile anlatımda ışıldamakta, görünür hâle gelmektedir.
        Kıssalarda yapılan, apaçık bir sahneleme, göz önüne getirme ve canlandırmadır. Hikmet bir hikâye ile izah edilmektedir. Hikâyedeki heyecan ve süreklilik unsuru dikkatleri zinde tutar ve verilmek istenen kalıcı, iz bırakıcı bir şekilde belleklerde yer eder. Teşbihler, istiareler, meseller tebliği didaktik söylemden daha zengin, daha kapsamlı bir anlam alanına kavuşturur. Çünkü canlı tablolar, resimler, olaylar daha kolay anlaşılabilir ve mesaj etkileyici olur. Kıssa dilinin, insanlığın evrensel dili olan “görüntü”yü anlama, saklama ve çoğaltma özelliklerini göz önüne alarak bünyesinde hakikati en iyi saklayan ve ifade eden bir dil olduğu için tercih edildiği açıktır.
         Kur’an’da anlatılan olaylara, durumlara, “hikâye”, “mesel” denmeyip “kıssa” denilmesi onun “hakikat”le ilişkilendirilmesiyle ve gerçekliğinin tartışılmaz olmasıyla açıklanabilir. Kıssanın, hikâye / mesel ile farkı tam da buradan kaynaklanmaktadır. Bu anlamda Kur’an’daki kıssaların en temel özellikleri “gerçek” oluşlarıdır. Çeşitli ayetlerdeki, “öncekilerin masalları olmadığı” ve bir “eğlence” amacının bulunmadığı uyarıları, kıssaların tümünün “gerçek” olduğunu gösterir. Böylece biçimsel yakınlığı nedeniyle onun edebî bir tür olarak algılanmasına itiraz edilir ve mutlak hakikatler üzerine bina edildiği, kurmaca ve hayal unsuru olmadığı net bir şekilde ifade edilerek araya sınır konur. Bu nedenle kıssalar, mitolojik hikâyeler, uydurma masallar değildir. Amaç ise ibret, öğüt, ders, hikmet, tevhittir. Çeşitli ayetlerde, “Andolsun ki peygamberlerin kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır. Kur’an uydurulabilen bir söz değildir,” (Yusuf 111) denilerek bu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Kur’an’daki “bunlar eskilerin masalları” değil uyarısı, masalları küçültmeye değil, masal dinlemeye ve ona inanmaya hazır Doğu toplumlarının masal sevgisine ilişkin bir vurgudur ve anlatılar gerçekliğin kendisidir demek istenir. Bu aynı zamanda şairlerin, masalcıların, hikâye anlatıcılarının toplum üzerindeki büyük etkisini de hatırlatır.
         Kuşkusuz Kur’an’daki kıssalara tümüyle edebî ölçütlerle yaklaşmak yanıltıcı bir yaklaşımdır. Ne var ki kıssalarda edebî bir güzelliğin temsil edildiği de gerçektir ve en azından ortaya çıkan sonuç budur. Kur’an’daki anlatım, dil ve biçem ona “sihir / büyü” dedirtecek kadar güçlü ve etkileyici; şair sözü dedirtecek kadar şiirsel; masal dedirtecek kadar edebî yönü yüksek ilâhi bir sözdür. Çünkü kıssalarda, eşsiz bir üslûp, sanatkârane bir biçem, etkileyici tasvirler bulunur. Öyle ki bu kıssalarda bir hikâyede bulunması gereken diyalog, mekân, insan psikolojisi, sembol ve metaforlar aynen yer alır. Pek çok kıssada durumlar, olaylar ve özellikle insan psikolojisi derinlikle işlenir. Örneğin Züleyha’nın aşk derdi, zaafları bütün boyutlarıyla kıssada yer alır. Yine Hz. Nuh’un tufanda kaybettiği oğlu için Rabbine yalvarışı bu insani derinliğe bir başka örnektir. Bu nedenle Kur’an’ın edebî değeri ile onun bir edebiyat olarak algılanması ayrı ayrı hususlardır.
         Kur’an’da kıssalar anlatılırken özellikle şu ilkelere dikkat çekilir. Anlatılan kıssalar eğlence olsun diye anlatılmamaktadır. Bunlar kurmaca değil, gerçektir. Böylece kıssaların mitoloji, edebiyat, tarih, masal olarak algılanmasının önüne geçilir. Ancak çeşitli disiplinlerin özellikleri, formatı ve gücü kıssalarda görülür. Hayal ürünü değildir kuşkusuz; ama sahneleme ve canlandırma sıklıkla kullanılır. Edebiyatın kendisi amaç olmadığı için kıssalara ilişkin edebî bulguları, özellikleri sıralamak pek anlamlı değildir; ancak belagat ve edebî parlaklık üst derecededir. Çarpıcı sahneler, canlandırma ve diyalog kıssaların yaslandığı temel özelliklerdir. Olaylar, bütün göndermeleri, çağrışımları finale doğru ilerler. Özellikle “göstererek” anlatma büyüleyicidir.
         Kur’an’da kıssa anlatımında yapılan en temel tercihler sahneleme ve canlandırmadır. Geçmişte yaşanan olaylar, yaşanan âna getirilirken muhatabın hayalinde canlandırması amaçlanır. Bunun için de pek çok unsur bir arada kullanılır: “Tasvir, Kur’an üslûbunun en güçlü anlatım aracıdır. Kur’an, gözle görülen hadiselerin, manzaraların, zihinde oluşan soyut mefhumların ve ruhi hallerin yanı sıra insan tipleriyle beşer tabiatını da hisse ve hayale hitap edecek şekilde, tasvir metodunu kullanarak tablolaştırır; onlara öyle bir canlılık ve hareketlilik verir ki zihinde oluşan o soyut mefhumların hareketli bir şekle büründüğü; o ruhi hallerin canlı bir sahneye dönüştüğü, insan tiplerinin canlanıp hayat kazandığı ve beşer tabiatının da mücessem bir hâl aldığı görülür. Böylece hadiseler, zihinde oluşan tablolar, kıssalar ve manzaralar canlı ve hareketli bir hâle gelir. Bütün bunlara bir de diyalog eklenince, zihinde ve hayalde tasavvur için gerekli tüm unsurlar tüm yönüyle tamamlanmış olur. Bundan sonra anlatılan kıssa hayatın hikâyesi olmaktan çıkar; bizzat hayatın kendisi olur.”
        Geçmişte yaşanmış; ama bugün ve yarına ışık tutacak insanlık tecrübeleri, yol haritaları, dramlar ve trajediler bir hakikat hafızaları olarak kıssalarda yer bulur. Çünkü tarihler değişse de insan değişmez ve birikim her daim bir ibret levhası olarak hatırlanmalıdır. Geçmiş ve gelecek arasında irtibat kurulur ve bu irtibat kolektif akıl, tecrübe ve birikim ile ilişkilendirilir. Kıssalar; efsane, ütopya, tasarım ve kurgu değil, “güzel”, “gerçek” ve “hayat enstantaneleri”dir. İnsanın değişmeyen, değişmeyecek fıtratı, hayatın değişmez yasaları bir olayla resmedilir, sahnelenir, canlandırılır. Mucizeler, olağanüstü olaylar, bireylerin ve ulusların yaşadığı felaketler, nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte hikâye edilir. Semud, Hz. Nuh, Hz. Lut kavimlerinin hafiflikleri, azgınlıkları kıssalarda birer ibret hikâyesi olarak aktarılır.         Peygamberlerin ilâhi mesajlarını iletmede karşılaştıkları dirençler ve sonuçları kıssaların odağını oluşturur. Hz. Âdem’den o güne, hayır ve şer arasındaki mücadele ve bu mücadeledeki insanlık durumları aktarılır, hatırlatılır.
          Kıssalar, yaşananlardan yola çıkılarak anlatılan ve her döneme, zamana ve insanlık durumuna denk düşecek, gerçekliğini ve hakikatini yitirmeyecek insanlık tecrübelerini aktarır. Ve her durumda bir model, örnek sunarlar. Geçmişte yaşanmış hayat tecrübelerini bir hâl, durum veya olayla örnekler. Ama hayattan, güncelden kopuk değildir. Hayatta ne varsa kıssada da o vardır. Kıskançlık, aşk, iktidar, zaaflar, kibir, tevazu, toplumların yanlışları ve doğruları bir bütün olarak insanlık tarihi kıssalarda yer alır. Kıssaların özelliği her zaman dilimine seslenen bir evrensel hakikati bünyesinde barındırmasıdır. Dili güncel, taşıdığı öz yıpranmaz, aşınmaz, yalanlanamazdır. Çünkü tarih, felsefe ve bilim değildir: “Kıssanın en önemli özelliklerinden biri, bizi bilimsel ya da felsefi dilin anlatmaktan aciz kaldığı bir anlam boyutuna ulaştırmasıdır. Kutsal kabul edilen, örnek oluşturan, hayata bir anlam, değer ve derinlik katan ‘gerçek bir öykü’yü dile getirir. Kutsal gelenek, vahiy ve örnek oluşturacak model anlamlarını üstlenir. Yaşanan yanıyla göz önüne alındığında kıssa bilimsel ya da felsefi bir açıklama değil, tam tersine hakikati ve nihai anlamda ne olduğumuzu bize bir daha yaşatan bir anlatıdır.”
        Kur’an’daki kıssaların bir kısmı kısa (Musa Kıssası, Ashâbı Uhdud Kıssası, Tâha Suresi, Fil Vakası, Âd, Semud, Lut kavimlerinin kıssası) bir kısmı da (Yusuf Kıssası, Hz. Nuh, Hud, İbrahim kıssaları) gibi uzundur. Bu kıssaların bir kısmı aynı bağlamda bir bütünlük içinde anlatılırken, kimi kıssalar da Kur’an’ın bütününe yayılmış bir şekilde bölüm bölüm anlatılır (Musa Kıssası). Bazı yerlerde sadece atıflar yer alır.
        Yusuf Suresi, Kur’an’ın ahsenü’l-kasas, kıssaların en güzeli olarak nitelendirdiği en uzun kıssadır. Hem Tevrat’ta, hem Kur’an’da bulunan ve hakkında pek çok yorum, açıklama, yeniden yazma bulunan Yusuf ile Züleyha hikâyesi, o kadar etkileyici ve kuşatıcı bir hikâyedir ki yüzyıllardır evrensel bir konu olarak insanlığı cezbeder. Yusuf Kıssası sembol, metafor ve diyaloglara yaslı bir anlatımdır. Bu özelliklerinden dolayı, sayısız bakış açısı ve yorumla pek çok açıdan ele alınmış, tefsirler yapılmış, yeniden, yeniden yazılmıştır. Her dönemde, her yüzyılda, her bölgede Yusuf ile Züleyha hikâyeleri anlatılmıştır. Yusuf Kıssası’nın merkezinde rüya, aşk ve iman vardır. İhanet, kıskançlık, sadakat, güç, vefa gibi insani duyguların tümü kıssada yer alır, tartışılır, hikâye edilir.
         Hz. Nuh Kıssası da Kur’an’ın en etkileyici kıssalarından biridir. Başlarına şiddetli bir azap gelmeden halkını uyar emriyle halkına hak dini anlatan Hz. Nuh yıllarca direnç, ret ve aşağılamayla karşılaşır. Muhammed Esed, Nuh Kıssası’nın Araplar tarafından bulanık bir biçimiyle bilindiğini; ancak Kur’an’daki kadar tutarlı ve ayrıntılı bilinmediğini belirttikten sonra kıssalar ile ilgi şu değerlendirmeyi yapar: “Unutulmamalıdır ki Kuran’ın bu kıssaları ele almasındaki asıl amaç aslâ onları ‘hikâye etmek’ değildir. Ne zaman önceki peygamberlere ait kıssalar anlatılsa, bunun altında mutlaka ahlâki bir ders yatmaktadır. Öte yandan aynı olay ya da kıssanın, çok kere, birden çok ahlâki anlamlar, çağrışımlar taşıyan değişik veçheleri olduğundan, Kur’an aynı olay ya da kıssaları değişik surelerde tekrar tekrar anlatmak; ama her seferinde bunlarda, bir bütün olarak Kur’ani vahyin, Kur’ani öğretinin değişik bir yanına ışık tutmakta, bütünü oluşturan şu ya da bu temel gerçeğe dikkat çekmektedir.”  Gerçekten Hz. Nuh Kıssası, Hud, Nuh ve A’raf surelerinde çeşitli yönleriyle anlatılır.
         Ashâb-ı Kehf Kıssası (Mağara Arkadaşları) Kur’an’da anlatılan etkileyici kıssalardan bir başkasıdır. Kehf, geniş mağara demektir ve sure ismini buradan almaktadır. Putlara tapmayı reddedip yeri göğü yaratan bir rab edinen gençler, mevcut hükümdarın gazabından korunmak için yanlarında bir köpek olduğu hâlde bir mağaraya sığınırlar. Allah’ın yardımıyla uykuya dalarlar. Uyandıklarında ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamazlar. Bu uyku ânının süresini aralarında tartışırlar. Kıssada Allah’ın öldürme, diriltme kudreti ile zaman kavramının izafiliği gündeme getirilir. Ayrıca inanmış Müslümanların gördüğü, görebileceği zulümler de kıssada anlatılır. Bazı durumların sadece dünyevi algılarla çözülemeyeceği, insanın bu konularda yanılgıya düşebileceği simgesel bir dille ifade edilir.
         Kur’an’da bu kıssalar dışında daha pek çok kıssa anlatılır. Kıssalar, Kur’an’da belirtildiği gibi, o dönem Arap coğrafyasının ya bildiği ya da ilk kez işittiği durumlar, olaylar, hikâyelerdir. Bu kıssalar, bilinen olayları, durumları hem tashih ederek gerçeklik zeminine oturtur, hem de unutulmuş hakikatleri güncel durumları izah için yeniden aktarır. Temel vurgu günün hakikatini yakalamak ve bir ibret levhası olarak yeniden yürürlüğe sokmaktır. Kur’an’ın bu yaklaşımı fıtridir ve bu kıssalar bundan sonraki bütün bir sözlü ve yazılı anlatım geleneğini baştan sona etkileyecek, dönüştürecek ve zenginleştirecektir. Bu nedenle de Kur’an’daki dil kullanımı, anlam güzelliği, sarsıcı hikâye anlatımı bütün bir medeniyetin, kültürün, edebiyatın çıkış noktası olmuştur.
         Dilin ve sözlerin zirvesi Kur’an’la birlikte, öncelikle Arap coğrafyasında daha sonra da tüm İslâm coğrafyasında üretilen edebiyat, sanat, kültür şekillenmiş, Müslüman toplumların her türlü anlayışları bu kitap etrafında oluşmuş, onun yol göstericiliğinde ilerlemiştir. İslâm coğrafyasında hikâye etme, anlatma da aynı referansla hareket etmiş, Kur’an’ın kıssa anlayışı bu topraklarda her anlatıma rengini, tonunu, anlayışını yansıtmıştır.
         Bütün bunlara rağmen Kur’an’ın edebî yönü, hikâye anlatıcılığına katkısı ve önemi hep tartışmalı bir zeminde seyretmiştir. Çünkü İslâm âlimleri Kur’an’ın bir edebiyat kitabı olarak algılanmasından çekinmiş ve bu yönlerini ele alan çalışmalara şiddetle itiraz etmişlerdir. Bu yüzden de bu konudaki araştırmalar eksik kalmış, Kur’an’ın edebî zenginliği yeterince ortaya konamamıştır. Oysa Doğu’nun bütün bir anlatı geleneğinin merkezinde duran kıssalara edebî açıdan yaklaşmayı olumsuzlamak haklı görülemez. Çünkü kıssaların edebî zenginliğini konuşmak ayrı şey, onun kutsal amaçlarını gölgelemek ayrı şeylerdir. Kur’an’ın bize aktardığı en temel öğretilerden biri de “güzel söylemek”tir. Güzel, Allah’ın en sevdiği şeydir: “Şüphesiz Allah sözlerin en güzelini indirmiştir.” (Zümer 23) Öyle ki Yusuf Kıssası’na “ahsenü'l-kısas”, kıssaların en güzeli denmesi bir derecelendirmeye, kıyasa işaret eder, güzelliğe vurgu yapar.
         Unutulmalıdır ki Kur’an’da işittiğimiz seslerden biri de “ilâhi bir hikâye anlatıcısı”nın sesidir ki bu ses, Kur’an’ın önemli bir bölümünü oluşturur.   (Necip Tosun, Karagöz, Sayı: 22)

  Ignace Goldziher, Klâsik Arap Literatürü, Vadi Yayınları, 2. Baskı 2012, s. 31.
  Johannes Pedersen, İslâm Dünyasında Kitabın Tarihi, Klâsik Yayınları, 1. Baskı 2012, s. 26.
  Seyyid Kutub, Kur’an’da Edebî Tasvir, Hikmet Neşriyat, 1. Baskı 2011, s. 54.
  Turan Koç, “Kıssaların Açtığı Dünya”, Hece dergisi Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Sayı: 46-47, Ekim-Kasım 2000.
  Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yayınları, 5. Baskı 1999, s. 434.
 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !