
EDİTÖR'DEN RÜZGÂR GÜLÜ Süreyya Berfe, Seyhan Erözçelik, Âlim Kahraman, Rahim Sağ, Tuncer Erdem, Turgut Yüksel
ŞİİR Güngör Tekçe - Geçerken Söylenivermiş Murathan Mungan - Soğanın zarları, Kabul, Dal, Kararma, Maden, Biriktirilenler küçük İskender - aşka yeni bulaşanlar için cinayet dersleri Ali Asker Barut - Şairin Bitince Sosyalizm Rüyası Yücel Kayıran - zehirlenme Betül Tarıman - İtiraf Bâki Ayhan T. - Melâl Seyyidhan Kömürcü - yas Beşir Sevim - ağlayan harfler masalı İsmail Aslan - lale perşembesi Harun Atak - Manastır
SANDIKTAN Ece Ayhan - Acıların Dindirici Tanrısı
ÖYKÜ İsmet Tokgöz - Mektup Yalçın Tosun - Üç Adamlı Zaman Kerem Işık - Geçip Giden Tüm Gülüşler Tankut Aykut - Hareketsiz Akşam Fahrettin Demir - “Doğu Ekspresi”nde Rötar Yok!
DENEME Emin Özdemir - Yargılama Düşleri Adnan Binyazar - 76. Sone Uğur Aktaş - bir, yedi, üç Sevgi Ünal - Paris, Âniden KAPAK Italo Calvino - “Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır” Söyleşi: Maria Corti Daniele del Guidice - Gündüzcü Bir Yazar
BABİL KULESİ Mukadder Özgeç - Ara Zaman Öyküleri Necip Tosun - Hikâyenin Bittiği Yer Orhan Kâhyaoğlu - Mehmet Bozgan: İnancın ve İsyanın Şiiri Gültekin Emre - Kadın Öykülerinde Karadeniz
HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
"Kurgu, yaratım sürecinde yazarın anlatıma vurduğu damgadır; anlatımı kendine ait kılma girişimidir. Motifleri, olayları, nesneleri değerlendirme ve beğenisini yansıtma aracıdır. Kurgu, yazara, hem estetize etme hem de tüm yapı öğelerinden bir bütünlük oluşturma imkânı sunar. Kurguda önemli olan gerçek ya da gerçek dışılığa değmek değil metnin kendi doğasında tutarlı olması ve metnin kendi gerçekliğine uygun düzenlenmesidir. Bir başka deyişle kurgu; seçme, sıralama, önemli ve önemsizi belirleme, öne çıkarma, geri planda tutma ama bütün bunlardan sonra “bütünleme” işlemidir. Kuşkusuz yazarın kurduğu dünyadır ve dış dünyanın gerçeklerine karşı değil, kendi iç gerçekliğine karşı sorumludur. Yine de tüm bu anlatılanlara karşın kurgu, sadece resimlerin, görüntülerin, olayların sıralanışı değildir, aynı zamanda bu sıralanıştan sonra ortaya çıkan “yeni resim”, “yeni durum”dur da; bütündür ve yeni bir evrenin inşasıdır. “Öykü bilinmeyen bir evin bir an aralanıp kapanan kapısıdır,” denir. Okur olarak biz aralanan o kapıdan, birden havalanan perdeden içeri bakarız; oradaki dünyalara, oradaki rüyalara, oradaki kırılmalara… Bazen de aralanan kapıdan hiçbir şey göremeyiz. Gözümüze bir perde çekilir, kapılar birden kapanır, içeridekiler uçar. Ya da aralanan kapıdan odaya baktığımızda, kahramanlar öylesine bir mumya gibi dururlar karşımızda; cansız, soluksuz. Hiçbir şekilde düşlerini, dünyalarını bize açmazlar. Karşılıklı, anlamsız gözlerle bakışır dururuz, okur ve kahramanlar olarak. Bazen de yazar, cimri davranır, kapıyı hemen kapatır, içeriye girmemize izin vermez. Biz hayretlerimizle, meraklarımızla dışarıda kalakalırız. Peki, içeride göreceğimiz nedir? Yazar neyi göstermelidir? Kuşkusuz o, yazarın seçimidir. Ama aslolan okurun bu dünyanın varlığına inanmasıdır. Başarılı öyküler, dünyasını hemen kuran, okuru içine alıp, kendi serüvenini yaşattıran öykülerdir. Tabii ki bu da, anlatının kendi iç gerçekliği ile mümkündür. Değilse anlatının iç çelişkileri bizi öyküden koparır. Bir başka deyişle yazar, aralanan kapıdan neyi, nasıl göstereceğini bilmelidir. İçeride ille de patırtı gürültü, dövüş, itiş kakış, ölüm olması gerekmez. İçerisi karanlık, her şey bitmiş gibi, devinimsiz de olabilir. O vakit içerideki eşyalardan, izlerden, kokulardan orada nelerin olup bittiğini anlayabiliriz. Ama bu durumda yazar, feneri nerelere tutacağını bilmelidir. Bu feneri tuttuğu yerlerle, biz bir dünyayı, bir düşü anlayabiliriz. Birbirini tamamlayan, bizi bir bütüne doğru götüren bu küçük parıltılar (ayrıntılar), sonunda odayı büsbütün aydınlatırlar, en azından bizim öyle görmemizi sağlarlar. Muhayyile ve sezgilerimizle fotoğraf tamamlanır. Fener, yanlış yerlere tutulursa, o atmosferden hemen koparız. Ortaya yeni bir resim çıkaramadığımız için de, anlatılan şeye yabancılaşırız." (Devamı Kitap-lık'ta)
|