
EDİTÖR'DEN
KAPAK
Serdar Rifat - Hangi Kilidin, Hangi Anahtarı? Oğuz Demiralp - Farklı Açılar, Farklı Acılar ve Tarihin Verdiği Dersler Gürsel Korat - Romanda Tarih
ŞİİR Hüseyin Peker - Uçurum Dalışı Ebubekir Eroğlu - Eski Kütüphane Mehmet Mümtaz Tuzcu - Ekinoks Ahmet Güntan - Parçalı Ham 33., O belde. Lâle Müldür - Bir Kedibenzer Gibi Mehmet Yaşın - Şimdi Av Zamanı Nazmi Ağıl - Ayraç Elif Sofya - Ruh, Beyin Tamer Gülbek - capri Ali K. Metin - Tırışka Anita Sezgener - can havli, kulak apostrofu Umut Taylan - Büyü Ernst Jandl - Kütüphane
ÖYKÜ İlyaz Bingül - Küskün Osman ile Uyuz Köpek ve Suskun Türkçe Mehmet Erte - Tasma Melida Tüzünoğlu - Kutsal’ın Londra’daki Çiftliği Şenay Eroğlu Aksoy - Kuyruk Muhammed Munis - Bir Korkağın Tuhaf Aşk Mektubu
DENEME Faruk Duman - Anlatıcı Kadınlar Hakkında Adil İzci - Bağ Evleri Hatice Tekin - Vişne Salkımından Küpeler
BABİL KULESİ Necip Tosun - Yabancılaşma, Aydın Eleştirisi ve İroni: Oğuz Atay Öyküleri Ömer Ayhan - Sabah Geçidi’ni Kim Yayımlayacak? Mahmut Temizyürek - Kayıp Seslerin Yalvacı Hâle Seval - Tepedeki Yabancı’da Şavkar Altınel
YABANCILAŞMA, AYDIN ELEŞTİRİSİ VE İRONİ: OĞUZ ATAY ÖYKÜLERİ Köy ve işçi temalı mesaj yoğunluklu eserlerin, ideolojik tutumların baş tacı edildiği 1970’lerde, edebiyat dünyasının Oğuz Atay’ın (1934-1977) yabancılaşmayı, yozlaşmayı, aydın eleştirisini gündeme getiren, ruhsal çözümlemelere ve yüzleşmeye yaslı yapıtlarına ilgisiz kalmasında şaşılacak bir şey yoktur. Atay’ın Günlük’lerine baktığımızda, bu yazınsal tutumun bilinçli bir seçim olduğunu anlarız ve Atay’ın her ne kadar, “neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok,”[i] “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?”[ii] dese de, aslında bu ıssızlığı çok iyi anladığını ve hatta beklediğini söyleyebiliriz. Çünkü Günlük’lerinde, edebiyat ortamındaki düzeysizliği anlattıktan sonra “sıradan biri olarak yazarlığı sürdürmek mümkün. İstemiyorum,” derken, sıradan yazarlığa direnerek seçimini de yapmış olmaktadır. O, kimseye eklemlenmeden, piyasa isterlerine, geleneğe, klişelere bağlı kalmadan kendi yazarlık serüveninin peşinden gidecektir. Bu da daha baştan onun “yalnızlığı” kabullendiği anlamına gelir. Öykülerinde, ortak/benzer duygularla/doğrularla bir cemaat olarak yaşayan toplumlarda, birey olmak isteyen insanların yaşadığı açmazları, cemaatleşememiş bireyin yenilgilerini anlatan Atay, böylece, bir anlamda edebiyattaki konumunu da seçmiş olmaktadır. Oğuz Atay, memleket meselelerini, insanın bireyselleşme macerasını ve insanın kendi kendisiyle yüzleşmesini öyküleştirirken, “mesele” ve “yazın” arasındaki tehlikeli ilişkiyi de mükemmel birleşimi de iyi hesap eden bir tutumla hareket etmiştir. Atay, Günlük’lerinde mevcut sanat edebiyat ortamını değerlendirirken edebiyatımızın klişelere teslim olduğunu, mesele ve edebiyatın birbirine karıştırıldığını belirtirken, eleştirmenler ve reklamcıların bu durumun suç ortakları olduğunu söyler. Romanımızın temel sorununun kişilik olduğunu, insanımızın kişilik kazanma savaşının, bireyin kendisiyle hesaplaşmasının edebiyatımızda yer almadığını belirtir. Edebiyatımızda birey olmadığını, gerçekçilik adı altında, ideolojilere sığınılarak edebiyat yapıldığını kaydeder. Köylünün sefil yaşantısından büyük romanlar çıkarılmaya çalışılmasını eleştiren Atay, kavramların arkasına sığınılarak edebiyat yapıldığını yazar. Ne var ki kötü romanların, büyük sözlerle kimseye yutturulamayacağını belirtir. Bu anlamda ona göre edebiyatımız, “bir-iki toplumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duymamasından ileri gelen cahillik coşkunluğudur. Bir edebiyat çetesine yaslanmanın verdiği rahatlıkla yıllar boyunca bir arpa boyu ilerleyememenin zavallılığıdır.” Oğuz Atay, mevcut edebiyat ortamını ticari pazara benzetir: “Herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir, dükkânda mallar eksik olmasın, reklâm da iyi yapılsın yeter. Bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi, ya da küçük burjuva aydının bunalımı olabilir fark etmez. Esnaf ve tezgâhtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldür. Köy romanı piyasasında durgunluk mu var, biz de şehre taşınırız olur biter.” (Günlük, s. 228) Edebiyat ortamını bu kadar iyi analiz eden bir yazarın yalnızlığını hesap etmemiş olması düşünülemez. Formüllere, klişelere ve edebiyat çetelerine uzak durarak “hangi malı piyasaya sürersem daha iyi iş yaparım diye” düşünmeyerek seçimini yapmış olmaktadır. Çünkü yine kendi deyişiyle edebiyat “bir ömür tüketmek işi”dir, şu ya da bu formüle yaslanma işi değildir. Köyden şehre, şehirden köye taşınma işi değildir. Bu işi dert edinmektir; ama dertlenmek değildir. Reklama dayalı kışkırtmalar ve yönlendirmelerle öne çıkanlar, tüm popüler ürünler bir gün tüketilip çöplüğe atılırlar ve onları birkaç yıl sonra kimse hatırlamaz. Ama nitelikli, kalıcı eserler eninde sonunda gerçek değerini bulur ve yarınlarda da konuşulmaya devam ederler. Söyleyeceği sözü olan, yaptığı işten emin olan insanların “tezahürat”a ihtiyaçları yoktur. Aceleci değildirler ve telaşlanmazlar. Sorun sadece “zaman”lamadan kaynaklanmaktadır. Ama hep böyledir; öncüler biraz “erkencidir.” Sesler, arkalarından gelir. Ne var ki hiçbir şekilde yazmaktan vazgeçmezler: “Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” İşte bu nedenle Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen nerdesin acaba?” sorusuna okur kırk yıl sonra “buradayım” demiştir: Tutunamayanlar: 44. Baskı Nisan 2009, İstanbul (1.Baskı Ocak 1984, İstanbul). Devamı Kitap-lık 129'da
[i] Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 5. Baskı 1998, s. 222. [ii] Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, “Demiryolu Hikâyecileri”, İletişim Yayınları, 1. Baskı 1987, s. 182.
|