MODERNİZMİN ELEŞTİREL DİLİ: BİLİNÇ AKIMI / NECİP TOSUN

Zaman algısı, şiirsellik/ritim, dil tutumu, bakış açısı farklılığı, bilinç akımının en ayırt edici özellikleridir. Bilinç akımında, bireyin çeşitli zaman dilimlerindeki zihinsel izlenimleri bir bilinçlilik düzeyinde anlatılır. Bu yaklaşımda, olaylardan çok izlenimlere, bedenden çok ruha, genişlemek/çoğaltmaktan çok derinliğe, yaşantı zenginliğinden çok deneyimlere önem verilir. Yazar; kahramanın, hayatı, nesneleri, etrafında gördüğü şeyleri nasıl algıladığını, bir bilinç yansıması eşliğinde aktarır. Okur, olayları değil, o olayların insan psikolojisindeki karşılığını, ondaki etkilenme sürecini, yarattığı çağrışımları ve duyguları izleme imkânını bulur. Böylece, bilinç akımı metinlerinde, herhangi bir anda bilinç devreye girmekte, yaşananlar, duygular, izlenimler, bir düş atmosferi hâlinde anlatıma düşmekte, anlatım derinleşmekte, düşselleşmekte, bu zihinsel yolculukta okur  şiirsel bir ritme ulaşırken, bir ruhsal serüven ile yeni dünyaların insanî hâllerine şahit olmaktadır. Bilinç akımı yazarlarının bütün bu fotoğrafı oluşturmadaki araçları ise zaman, dil, şiir ve ritim olmaktadır. Evet, bilinç akımı, yaygın tanımıyla “insan zihninin herhangi bir günde algıladıkları”dır. Olay örgüsü, zaman, mekân bu çağrışımların emrindedir. Bilinç akımı bir anlamda çağrışım ve izlenimlerle günün tarihinin yazılışıdır. Ama sadece bir iç döküş değil, varoluşsal bir hesaplaşma, nesnelerin ruhuna nüfuz ediş, aydınlanma ve keşif yolculuğudur. Yazar hep geri planda, silik ve belirsizdir; çünkü onun peşinde olduğu şey “gösterme” ve şiirselliktir. Bir başka deyişle yoğunluk ve zengin imgelerle oluşturulmuş göstermenin şiiriyeti.

Bilinç akımında “zaman” algısı tümüyle alışılmışın dışındadır. Zaman, sadece bizim biçimlendirme ve değerlendirmemizle bir anlama bürünebilir. Çünkü zaman bizim ona verdiğimiz değerle anlamlıdır ve her zaman ve her durumda görecedir. Bu yüzden bir günde bir hayat yaşanabilir. Örneğin Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ı tek bir günde geçer, tıpkı James Joyce’nin Ulysses’i gibi. Anlatımda düz, kronolojik bir sıra izlenmez. Geçmiş, gelecek, içinde bulunulan an iç içe geçmiştir. Öyküsel zamanda (şimdi) çok önemli şeyler olmaz. Kahraman ya bir vitrinin önünde ya da deniz kenarındadır. Bazen de duvardaki bir lekeye dalıp gitmiştir. Yazar bu fotoğrafta aradan çekilir, kahramanın bilinci devreye girer. Her şey geçmişte yaşanmış ve geçmişin izdüşümleri şimdiki âna yansımıştır. Bu bir anlamda insanın geçmişini yeniden yaşamasıdır. Geri dönüşlerle, hâlihazırdaki geçmişin izleri, çağrışımları, etkileri anlatılırken, yaşanan ve geçmiş, zihinde âdeta birbirine karışmıştır. Nesneler, görüntüler bireye bir şeyler çağrıştırırken, içinde bulunulan an, geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olayları anlamaya kapı aralar.

Bilinç akımı metinleri, klasik anlatımlardaki gibi bir “olay” etrafında kurgulanmaz. Entrika, heyecan verici olaylar ve bir kişi etrafında dönen maceralar yoktur. Kurgu, biçimsel yapı ve estetik tavır olayların önüne geçer. Bu kuşkusuz deneysel, estetik arayışın bir sonucudur. Her şey izlenimlere yaslanmıştır, olayların insanda bıraktığı etkilere. Bu anlamda bilinç akımı yazarları, düzyazıdaki öyküleme geleneğini tümüyle yıkarlar. Figürlerin şablonlaşmasına karşı çıkarlar. Şablonlaşma ise dışsal anlatımın yani olaya dayalı anlatımın doğal sonucudur. Çünkü insanın dışarıdan kolayca kavranamayacak çok daha derin, karmaşık bir içsel hayatı vardır. Bu nedenle dışsal gerçeklerden yola çıkmak her zaman yanıltıcıdır. Oysa ruha eğilindiğinde insanın ele avuca gelmeyen bambaşka, giz dolu bir varlık olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden insanî gerçeklere, olaylardan yola çıkılarak değil, içsel serüven izlenerek ulaşılabilir: “Ama size anlatabilmek için, size yaşamımı verebilmek için bir öykü uydurmalıyım –ve öylesine çok, öylesine çok öykü var ki- çocukluk öyküleri, okul, aşk, evlilik, ölüm falan filan öyküleri, hiçbiri de gerçek değil bunların. Yine de çocuklar gibi öyküler anlatırız birbirimize, onları süslemek için gülünç, süslü, püslü, hoş tümceler kurarız. Nasıl da bıktım usandım öykülerden, nasıl da bıktım usandım aşağılara inerek tüm ayakları yere basan tümcelerden!” (Dalgalar) Bu nedenle, bilinç akımında yüzeyde dolaşılmaz, derine, daha derine inilir. Bu ise gerçeklerden kaçış değil, bir ileri aşamasına geçiş, gerçeğin yeni yorumudur.

Virginia Woolf “Duvardaki Leke” isimli öyküsünü, sanki bilinç akımı tekniğinin, diğer anlatı yöntemlerinden farklılığını sergilemek için yazmıştır. Öyküde, konu son derece basittir. Anlatıcı duvardaki bir lekeye bakmakta onun ne lekesi olduğunu çıkarmaya çalışmaktadır. Eylem bu kadardır. Bu arada bilinç devreye girer, anlatıcı, hayatı, insanlığı, tarihi, edebiyatı, bilimsel gelişmeleri yorumlayarak âdeta bir yaşam felsefesi hatta giderek bir anlatı kuramı oluşturur. Kahraman bilincin derinliklerine dalaşırken insanın muhayyile gücünün çiğ gerçeklikten üstünlüğünün çarpıcı örneklerini verir.

Kahraman lekeyi yorumlamaya çalışırken bilincin devreye girmesini şaşkınlıkla izler. Yığınla düşünce geçer bilincinden: “Düşüncelerimiz yeni bir cisim üzerine hazır gibi nasıl da çabuk üşüşür…” Peki bu düşüncelerin hangisinde durmalıdır: “Sandalyede otururken, derine daha derine dalmak, yüzeysel kaskatı gerçeklerden kurtulmak istiyorum. Bir dakika, önümden akıp giden düşüncelerden ilkine tutunup durayım… Shakespeare… Göklerden zihnime sürekli bir fikir sağanağı yağıyor.” Önce gerçekliğinin tanınamazlığını fark eder: “Tanrım nedir bu yaşamın gizi, düşüncelerin yanlış, yetersiz kalışı.” Bu arada kurmaca ile gerçeklik karşılaştırması yaparak “sanatın fikirle dolu olması”nı eleştirir. Görünen gerçekliğin son derece tartışmalı olduğunu ileri sürer. Yazarların “öykülerinde gerçeğin tanımına giderek daha az yer vermesi” gerektiğini belirtir. Bu arada yaşam, kadın erkek eşitliği, savaş konuları belleğinde akar. Sonra lekenin duvardaki aslını bilmenin ona ne kazandıracağını düşünür: “Ayağa kalkmaya ne gerek var, oturarak da düşünebilirim. Hem bilgi nedir ki?” Yeni bir dünya özler: “Profesörsüz, uzmansız, polis kılıklı ev sahiplerinden uzak bir dünya, nilüfer saplarından atıştıran, beyaz yumurtalarla dolu kovuklar üzerinde boşlukta gezinen balıkların suyu yarışı gibi insanın düşüncelerini yaratabildiği bir dünya… Derinlerde her şey ne kadar huzur verici, dünyanın merkezine çakılı bir halde yukarıyı, gri suları, ansızın gelen ışık demetlerini ve yansımaları izlemek…” Ancak “Önünden geçen şu düşünce treni, boşa çabalayış, hatta gerçekle çarpışma tehlikesi ile karşı karşıya”dır. Oysa muhayyile onun için bir kurtuluştur: “Gerçekten de gözlerimi ona diktiğimden beri denizde bir tahta parçasına tutunmuş gibiyim” Sonunda anlatıcı bilincin derinliklerinden uyanır ve gerçekle yüzleşir: “Neredeyim? Neden söz ediyorum? Ağaçlardan mı? Irmaktan mı? Kırlardan mı? (…) Bir tek şey bile hatırlamıyorum. Her şey hareket ediyor, düşüyor, kayıp yok oluyor. Her şey ayaklanmış gidiyor. Biri başımda durmuş, ‘Gazete almaya gidiyorum’ diyor. (…) Lanet olsun şu savaşa.”

Woolf’un bu öyküsü, hiçbir kuramsal çabaya gerek bırakmayacak yetkinlikte kurgulanmış, emsalsiz bir bilinç akımı tanımıdır. Öyküde bilinç akımı tekniğinin hem örneği verilmiş, hem de geleneksel anlatı türleriyle farklığı ortaya konmuştur. Görüldüğü gibi öyküde hiçbir olay yoktur. Öykü, küçücük bir lekenin insan bilincinde uyandırdığı bir bölük karmaşık duygularla oluşturulmuştur. Yazar aradan çekilmiş, okurla anlatıcı dolaysız olarak karşı karşıya getirilmiştir.

Bilinç akımı yazarlarının altı çizilmesi gereken önemli özelliklerinden biri de “dil” tutumlarıdır. Tıpkı şairler gibi onlarla da dil arasında bir gerilim söz konusudur. Sözcüklerin anlam gücüne, duyumsal niteliklerine ilgi duyarlar. Sözcük dokusunu değiştirerek bir başka anlama ulaşmaya, dilin imkânlarını zenginleştirecek arayışlar içerisine girerler. James Joyce, Ulysses’te dildeki arayışları en uç noktaya taşır. Yeni sıfatlar üretir, kaynaşmalar yaratır, genel gramer anlayışının dışına taşmaya çalışır. Dil burada duyguların ifadesinden çok biçim arayışın bir aracı konumundadır. Joyce, kitap boyunca, çift anlamlarla, yarım sözcüklerle dilsel oyunlara girişir. Cümle tamamlanmadan yeni yan cümleciklerle anlamı iyice çetrefilleştirir. Kitapta perspektif sürekli değişir. Cevap beklenilen yerde yeni bir imge ile karşı karşıya kalırız. Retorik bozularak beklentiler boşa çıkarılır. Bu dil tutumuyla derine, daha derine çekmeye çalışır okuru. Sonunda eser simgesel bir tasarım olup çıkar.

Bilinçten düzgün cümleler, her cümle arasında mantıksal bağ beklenmez elbette. Bu yüzden bilincin akışının önünde gramatik kurallar bile önemsizdir. Bazen noktalama işaretlerinin akışı engellediği olur. Yazarlar da bunları atar, bilincin doğal akışına uyarlar. İnsan ruhu, bilinci ne kadar karmaşık ve çetrefilli ise metinlerin biçimleri de o kadar karmaşık ve kaotik bir yapı arz eder. Upuzun, anlamı örten, gizleyen cümleler, bilinçaltının gelgitleri, kopuk kopuk anlık patlamalarla gözüken fotoğraflar, bilincin çok özel dili… Aslında bu da kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü zekâ özürlü Benjy’nin (Ses ve Öfke) kaotik ortamdaki öfkeleri, duyguları, bir karmaşadan başka hangi düzen içinde anlatılabilir ki? Bu nedenle bilinç akışı metinleri, okurdan hem şiir okurkenki gibi bir dikkati hem de psikolojik bir eser okurkenki çabayı bekler.

        Şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki?

Virginia Woolf

Bilinç akımı metinlerinin temel özelliklerinden biri de şiirsel yapılarıdır. Bu eserler, yoğunlaştırılmış anlatımı, imge, sembol kullanımı ve söz dizimi özellikleriyle şiire yaklaşır. Bu nedenle bilinç akımı öncüleri için “şair”, eserleri için ise “şiirsel” yargısında bulunulur. Bilinç akımının ustalarından Virginia Woolf’un yazdıkları, özellikle Dalgalar, Deniz Feneri şiirsel düzyazıyı en iyi örnektir. E.M. Forster, Woolf için; “elinden geldiğince romana yakın bir şey yazmak isteyen bir şairdir o” demiştir. Eşi Leonard Woolf, Deniz Feneri’ni “ruhbilimsel bir şiir olarak” nitelemiştir. Woolf günlüklerinde, Dalgalar’ı şiir nasıl okunursa öyle okuyup gerekli düzeltmeleri yaptığını belirtir ve ekler; “Bu kitap hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktır.” Bilinç akımı tekniğini kullanan bir başka yazar olan William Faulkner’da romanlarında şiirin gücünden yararlanır. Eserlerinin büyük çoğunluğunu şiirsel bir üslupla yazan Faulkner; “Herhangi bir yazar kendisini her şeyden önce bir şair olarak görmelidir” diyerek eserlerindeki şiirsel tutumunun gerekçesini izah eder.

Bu metinler, imge, simge ve çağrışımlarla oluşturulur. Düzyazı düzlemindeki anlatımlarına karşın şiirin doğasından beslenirler. Bu da anlatımın zenginleştirici yanıdır. Bilinç akımının en karakteristik özelliği budur zaten: yoğunlaştırılmış anlatım. Özleştirme, odaklaşma, öze bir katkısı olmayan her şeyden arınma. Ulysses’te, Dalgalar’da, Ses ve Öfke’de imge etkin bir şekilde kullanılmıştır. İmge, yoğun anlatımın önemli bir aracı olarak metinlerde yerini alır. Dalgalar bütün bir roman için açıklayıcı bir metafordur. Güneşin doğuşu, batışı, dalgalar kahramanın yaşamına tanıklık eder. Deniz feneri ışığa doğru yol alışı, umudu, özlemleri ve acıları, bütün bir hayatı simgeler. Mrs. Dalloway’de saat başı Big Ben’in vuruşlarını duyarız. Burada saat vuruşları zamanın akışını işaretlemekle birlikte ayın zamanda ritmik bir öğedir. Çünkü bu metinlerde metne giren her nesne, anlatılmak istenen amaca hizmet eder. Doğada bulunuşları ile değil anlatılmak istenene anlam katan bir figür olarak kullanılırlar: “Ve sonra Neville, Jinny, Susan ve ben, bir dalganın parçalanması gibi dağılıverdik, kendimizi bıraktık bir sonraki yaprağa, o kusursuz kuşa, çemberli bir çocuğa, sıçrayan bir köpeğe, sıcak bir günün ardından ormanlarda birikmiş ılıklığa, dalgalı sular üzerindeki ak kurdeleler gibi bükülmüş ışıklara. Ayrıldık birbirimizden; ağaçların karanlığı içinde yok edildik, Rhoda ve Louis’i terasta ölü külleri kabının başında durur bıraktık.” (Dalgalar) Bu yazarlar, tıpkı bir şair gibi, anlamı derinleştirmeye çalışırlar. Ama yazdıkları şiir olmadığı için de dramatik yapıyı, düzyazı ilkelerini göz etmek durumunda kalırlar. Çünkü yüzlerce sayfalık anlatımı imgeler yığınına dönüştürmek düzyazının doğasına aykırıdır. Bu yüzden bilinç akışı yazarları şiir olmayan ama şiirin imkânlarından beslenen bir biçim arayışı içerisindedirler. Ritmi önemserler ve ritmi, şiirselliğin bir öğesi olarak kullanırlar: “Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki bir başkasının ardından bakarken görürsem, telefon senin boş odanda çınlar çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben -çünkü insan yüreğinin çılgınlıklarına sınır yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. Bu arada, gel, zaman saatinin tik-taklarını bir vuruşta susturalım. Yaklaş.” (Dalgalar)

Bilinç “zihnimizin hiçbir zaman dile dökemediği büyük bir düşünce etkinliği”dir. Ama bu “bilincin dile dökülmesi”nin kimi açmazları, riskleri vardır. Bir kere herhangi bir anda, zihnimizden ilgili ilgisiz pek çok görüntü, imge geçer. Bütün bunları olduğu gibi yazıya aktarmak bir karmaşaya neden olabileceği gibi, metnin anlamını daraltabilir, dağıtabilir. Çünkü kişisel bilincin çok özel labirentlerinden anlama ulaşmak okur için oldukça zordur. Diğer bir risk de bilinçte akan bu işaretleri, görüntüleri gündelik dile çevirme güçlüğüdür. Çünkü onların gündelik dilde karşılıklarını bulmak zor olduğu gibi, ifade edildiklerinde bütün büyü uçabilir. Hele zihnin bir bütün olarak öncesi ve sonrası verilmezse bilincin bu işaretlere yüklediği anlam, çağrışımlar, okur için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bilinç, belirtilen işaretlere ve imgelere hangi birikimle ulaşmıştır? Okur bunları bilmediği için, birbirinden kopuk, uyumsuz resimler, işaretler, imgeler çıkar ortaya. Ama yine de oluşan kopukluğu, kargaşayı giderip, bütün bu izlenimlere okur nezdinde anlam kazandıracak olan yazardır. Yazarın da anlamı aktarabilecek pek çok “aracı” vardır elinde. Yazar, kuşkusuz bilincin akışına, onun özünü bozacak şekilde müdahalelerde bulunmaz. Ama tutarlılık ve yerindelik için, bu akışta, belli bir “seçme”, “sıralama” yapabilir. Bununla da kişisel bilincin paylaşım alanı genişletilerek okura ulaşmak amaçlanır. Çünkü yazar bilincin akışına uysa da sonuçta metin onun elinden çıkmadır ve yazarın bu “düzenleyici”, “müdahaleci” eli az ya da çok metinlerde hissedilir.

İşte bu müdahalenin biçimi, oranı ve sistematiği bilinç akışı ile “iç konuşma” tekniği arasındaki farkı oluşturur. Bilinç akışında, çoğunlukla anlatıcının karşısında kimse yoktur ve muhatabı kendisidir, zaman sıçramaları, düşler, çağrışımlar, anımsamalarla metin ilerler. Yazar, anlatıcı ile okur arasına girerek açıklamalarda bulunmaz. Figürün/kahramanın zihnini yorumlamaz, aradan çekilir. Okuru figürün bilincine ulaştırır, kaydeder, gösterir. Sadece yukarıda belirttiğimiz sıralama ve seçmeleri yapar. Ama işin içine yazar girerse, daha açık bir deyimle yazar metinde “görünür” hâle dönüşürse burada bilinç akışından değil, “iç konuşma” tekniğinden söz edilmesi gerekir: “Yazar çözümlemek, açımlamak,  ya da yorumlamak için okuyucuyla kişinin zihni arasına giriyorsa artık bilinç akım tekniğini kullanmamakta, iç çözümleme diyebileceğimiz temelinden değişik bir yönteme başvurmaktadır.”[1] Berna Moran iç konuşma tekniği ile bilinç akımını karşılaştırırken bilinç akımının oldukça güzel bir tanımını verir: “Bilinç akımı da roman kişisinin kafasının içini okura doğrudan doğruya seyrettiren bir teknik. Şu farkla ki iç konuşma gramer bakımından düzgün, sentaks kurallarına uygun cümlelerle yapılan sessiz bir konuşmadır. Ve düşünceler arasında mantıksal bir bağ vardır. Bilinç akımında ise karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar. Ayrıca gramer kuralları da gözetilmez. Bilinç akımında yalnız düşünceler değil, duyumlar, imgeler, de yer alabilir ve tam bir bilinç akımı tekniği ile okura bir sahne gibi sunulan, bilincin en karanlık, bilincin en altına yakın kesimidir.”[2] 

Bilinç akışı, sanatçı için, modernizmin ana

problemleriyle baş edebilme yoludur.

Franco Moretti

T.S. Eliot, Ulysses’i okuduktan sonra Virginia Woolf’a, James Joyce’u kastederek şöyle der: “On dokuzuncu yüzyılı bitiren adam.” Bu söz aslında modernist hareketin temel amacını ifade ediyordu. Çünkü modernist hareket, pek çok alanda olduğu gibi kültürel alanda da on dokuzuncu yüzyılın bitişini haber veriyordu. Bilimsel, teknolojik gelişmeler, felsefecilerin yeni görüşleri, toplumsal ve sosyal hayattaki değişimler, modernist sanatçıların estetik tavırları birbirini besleyerek modernist hareketi doğurdu. Eskiler miatlarını doldurmuşlardı, sanatta, edebiyatta artık yeni şeyler yapmanın zamanıydı. Her şey yıkılmalı yeniden yapılmalıydı. Bunu da yeni çağın dayattığı, gerekli gördüğü yeni bir dille, biçimle, anlayışla yapmak gerekirdi. Her şey yeniden şekillenirken, sanat edebiyatın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Bütün bu nedenlerle sanatsal algıyı yeniden tanımlamak kaçınılmazdı. Nesnelere artık daha öncekilerin hiç bakmadığı bir biçimde bakmak gerekiyordu. Bu düşüncelerin edebiyattaki ilk yansıması, biçimsel yaratıcılık, seçkincilik ve gerçeğin algılanışındaki değişim oldu. Bireyin iç dünyasına eğilme,  iç zenginliğini yansıtma temel tercihti. Yaşanan gerçeklikler, görünürdeki yanıltıcı kaba olaylardan/olgulardan değil bireyin iç dünyasında olup bitenlerden  çıkarılabilirdi. Çünkü görünür gerçek her zaman yanıltıcı olabilirdi. Yaşanan “hız”la birlikte zaman algısının değişmesi, krizler, şoklar, bölünmüş benlikler, huzursuzluk ve tutarsızlık, insanın birey olarak önemini ortaya çıkarmıştı.

Bu anlamda modernist hareketin düzyazıda bilinç akımı ile dışlaştığını söylemek mümkündür.  Bu iki düzlemde cereyan etmiştir: Bilinç akımı hem biçimsel anlamda gelenekle hesaplaşmanın adıdır hem de modern insanın yeni konumu yansıtmada bir araçtır. Bilinç akımının doğuşu, biçimin, tekniğin bizzat kendisinin amaç olduğu bir zaman dilimine denk düşer. Bu yüzden bilinç akışı romanlarında geleneksel düzyazı biçimleri eleştirilir. Biçimsel arayışların altı çizilirken, kendilerinden önceki düzyazı teknikleriyle, roman anlayışlarıyla hesaplaşılır. Virginia Woolf sanat manifestosu da sayılabilecek “Modern Fiction” başlıklı yazısında: “Wells, Arnold Bennett ve Galsworthy... Bu üç yazara tek kelime ile Materyalistler diyebiliriz. Bu yazarlar ruhu bir yana bırakıp bedenle ilgilendikleri içindir ki umutlarımızı boşa çıkarmışlardır. İngiliz romanı elinden geldiğince nezaketle ve hızla arkasını onlara dönüp başka yönlere doğru açılırsa hakkında daha hayırlı olur duygusu uyanmıştır bizde” der...  Bilinç akımını da şöyle temellendirir: “Sıradan bir belleği, rasgele bir günü ele alın. Bellek binlerce izlenim alır. Küçük, fantastik, hemen gelip geçen ya da zihne bir çelik keskinliği ile saplanan her türden binlerce izlenim. Bu izlenimler her yandan üzerimize, ardı arkası kesilmeyen bir atom sağanağı halinde boşanır ve bu atomlar boşandıkça bir pazartesi, bir salı günü oluşturdukça, temelde öncekilerden büsbütün ayrılır. Önemli an, dün şurada ise bugün buradadır.. Öyle ki eğer yazar tutsak olmayıp özgür bir insan olsaydı, (…) o zaman yapıtında; bilinen anlamda ne konu, ne güldürü, ne ağlatı, ne sevgi, ne de bir kara kıyım olurdu.. (…) Yaşam bakışık biçimde sıralanmış görüntülerden oluşmaz, yaşam bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan; ışıklı bir ayla, yarı saydam bir zardır. Romancının görevi, ne kadar düzensizlik ne kadar karışıklık gösterirse göstersin, durmadan değişen bu bilinemeyen, bu başıboş ruhu elinden geldiğince, yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir? Biz yürekliliği ve içtenliği savunuyoruz, romanı oluşturan gereçlerin, geleneğin gösterdiği şeyden biraz daha farklı bir şey olduğunu anlatmak istiyoruz.”

Kuşkusuz bilinç akımının öncüleri modernist sanatçılardır. Öyle ki James Joyce’u “makine çağı” yazarı olarak niteleyenler çıkmıştır. Joyce’ta Einstencı fizikten, Bergsoncu zaman anlayışından, psikanalizden, modern bilim adamlarının buluşlarından, dilbilimci arayışlardan etkiler tespit edilmiştir. Ancak burada bir paradoks yaşanmıştır. Joyce, Woolf, Faulkner modernist yazarlar olmalarına karşın eserlerinde modernizmi eleştirmişlerdir. Peki onların modernizm eleştirisini nasıl anlamalıyız? Peter V. Zima’ya göre bu tutum; “20. yüzyıl başlarındaki geç modernizmin kendi ana taşıyıcılarına sanat düzleminden yönelttiği bir özeleştiri olarak ele alınmalıdır.”[3] Evet, bir “özeleştiri”, hem de ağır bir özeleştiri.

Bilinç akımı yazarları bedene değil insan ruhuna eğildiklerinde modern insanın yaşadığı pek çok sorunla karşı karşıya kaldılar. Bu modernizmin doğurduğu; gerçeğin çift anlamlılığı, tanımlanamaz, anlatılamaz insan kişilikleri, hayattaki anlam boşlukları, dağılmalar, çözülmeler, savrulmalar insan tekinin kaçınılmaz yenilgisi gibi bir yığın sorunlardı. Evet, yaşananlar dışsal değil içsel bir savaş alanıydı. Her şey orada olup bitmekteydi. Bu yazarlar, kendileri de modernist olmalarına karşın, modernizmin insanî düzlemdeki olumsuz etkilerini en ağır biçimde eleştirmekten çekinmediler. Bu anlamda bilinç akımı, modern insanın içe dönük suskunluğunun güçlü bir sesi oldu. Daha açık bir deyişle modernizmin yeni, eleştirel dili. Bu modern insanın yaşadığı kaotik ortamın, modernzmin bilinçte yarattığı gelgitlerin bir anlamda dışavurumuydu. Hız çağının, zaman algısının yarattığı tahribatın ifadesi. Bilinçaltının, psikolojik derinliklerin yansıması.

Franco Moretti de, Georg Simmel’in “metropol” yorumundan yola çıkarak, modern hayatla, bilinç akımı tekniği arasında bağlantı kuranlardan. Moretti’ye göre, metropolde, bireyin psikolojik yapısı iç ve dış uyarıcılarla hızla değişir, modern kentin caddeleri, karmaşası, emsalsiz bolluğu, sinirsel bir uyarım yaratır ve bireyin zihinsel sağlığını tehdit eder. İşte bilinç akımı en başarılı şekliyle bu aşırı yoğun gerilimle baş etme yoludur. Bu yüzden bilinç akımı tekniğinin metropol tiplerinde uygulanması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü metropol korku ve vaatlerin birbirine geçtiği bir yerdir. Modern kapitalizmin görkemli dünyası, ilk bakıştaki uyarıcı parlaklık, kontrolün kaybedilmesi ve sarhoşluk… Bu tam da bilinç akımının aradığı bir psikolojik hâldir. Moretti mekân olarak da metropolün bilinç akımına hizmet ettiğini düşünür. “Leopold Bloom ve vitrin: bilinç akışı için ideal bir durum.”[4] Lewis Mumford da Ulysses’ten yola çıkarak modernizm ve metropolle bilinç akımı doğuşu arasında paralellik kuranlardandır: “Başkentin her yanını olumsuz canlılık sarmış… James Joyce Ulysses’te bu sanrısal durumu yansıtmıştır: Ürpertici boşluklar, marazi duyguların zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık istekler ve yerine getirilemeyen arzuların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom.”[5] Modernizmin ürettiği metropollerdeki insanın yalnızlığı, yaşadığı karmaşa ve sıkışmışlık bilinç akımı yazarlarının ana vurguları olmuştur.

                                                                                            Anna, Blomm, Benjy, Neville ve Diğerleri

Bilinç akımı modernizmin eleştirel dilidir demiştik. Çünkü çoğunlukla modern hayatın hızı karşında bireyin yaşadığı şaşkınlığını, çaresizliğini sergiler. Ama tam burada bilinç akımını şablonlaştırma girişimlerine şahit oluruz. Kimi yazarlar bilinç akışının özelikle ruhsal sıkıntıları olan karakterleri anlatmada kullanıldığını belirtirler. Joseph Warren Beach bunlardan biridir: “Bilinç akışı tekniği neredeyse hiç değişmeden, fazla içe dönük tipteki insanları, nevrotik, akıl sağlığı bozuk olanları veya sürekli takıntı ve sayıklama sınırında yaşayan normal bireylerin bazı ruhsal durumlarını anlatmak için kullanılır.”[6] Harold Blodget de aynı fikirdedir. “(Bilinç akımı) yetilerine neşeli bir ruh haliyle hakim görünen ‘normal’ karakteri anlamamıza pek bir katkısı olmaz”[7]

            Kuşkusuz bilinç akışı, olaya dayanan, dış aksiyonlara bağlı bir anlatım biçimi değildir, içsel, zihinsel bir anlatımdır. Bir ruh hâli kaydı, grafiğidir. Bu anlamda, düz bir bilinç değil, sıkıntılı, gelgitli bir ruh hali/bilinç anlatılmaya değerdir. Çetrefilli, sorularla dolu, kendi kendini sorgulayan, bir şeyleri anlamaya çalışan tipleri anlatmak için uygun bir anlatım biçimidir. Hayatta hiçbir sorusu olmayan, huzurlu, dingin, çatışmasız bir karakter dümdüz bir çizgi üzerinde gider. Bu sadece bilinç akışı değil, genel de sanat için uygun bir tip değildir. Gerçekten de bilinç akışının örneklerinden yola çıkarsak modern hayatın kıstırdığı, bunalttığı, çıkışsız insanları anlattığı doğrudur. Ama bunlar hayata ilişkin sorusu olan insanlardır, duyarlıkları, incelikleri nedeniyle delirmenin sınırına gelen insanlar. Bu anlamda nevrotik ruh durumlarının izahında, problemli, huzursuz insanlar için verimli bir anlatım yoludur. Woolf’un kahramanları, delirmenin, intiharın eşiğinde gezinirler, Dalgalar’daki Bernard, Mrs Dalloway’deki Warren Smith intihar eder. Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki Anna imkânsız/yasak aşkın çıkışsızlığı pençesinde, çıldırmanın eşiğindedir. Faulkner’ın kahramanları aptal, hastalıklı, kriz içindedir. Suç, intikam, şiddet etrafında döner onun öyküleri. Ses ve Öfke’deki Quentin kendini nehre atarak intihar etmiştir. Bu yüzden Faulkner’ın yazdıkları, “bir uygarlık psikozunun azgın hezeyanları” olarak nitelenmiştir.

            Ancak bütün bunlardan yola çıkarak bilinç akımını sadece hastalıklı kişileri anlatan bir yazınsal tercih olarak niteleyemeyiz. Bu anlamda sadece hastalıkları değil, düşleri, rüyaları büyük umutları olan bilinçler de anlatabilir, anlatmıştır. Yeter ki zihninde kaydedilmeye, aktarılmaya değer şeyler olsun. Yani bu yaklaşımda anlatıcı, sadece sıkıntılı bilinci değil, umutlu bir bilinci de kaydeder. Moretti’nin yerinde tespitiyle Joyce’un Ulysses’inde bilinç akışı, mutlak normalliğin, sıradan bir bireyin sıradan bir gününün anlatısıdır.  

Edouard Dujardin, Lev Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, William Faulkner, Thomas Mann, Robert Musil, Marcel Proust, Dos Passos, Carlos Fuentes, Italio Calvino, Ingeborg Bachman  gibi yazarlar, eserlerinde, bazen bölüm bölüm bazen de bir bütün olarak düz yazının son yüz yılda en önemli anlatım biçimi olan bilinç akımının (stream of consciousness) örneklerini vermişlerdir. Romanla başlayan bu anlayış, daha sonra öyküde, şiirde, tiyatroda, sinemada değerlendirilmiştir.

Öykücülüğümüzde de özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar, Nezihe Meriç, Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Adalet Ağaoğlu, Sevim Burak, Füruzan, Selim İleri tarafından parlak örnekleri verilmiştir. Kişilerin iç dünyasında akıp giden düşünceleri, duyguları, bir bilinçlilik düzeyinde anlatmanın, yoğun bir anlatıma gerek duyan öykü için hâlâ verimli bir imkân olduğunu söyleyebiliriz.

   Dipnotlar


[1] Lavrence E. Bowling, “Bilinç Akımı Tekniği Nedir?”, Yeni Dergi, Mayıs 1965, Sayı 8.

[2] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 7. Baskı 1998, s. 64.

[3] Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 4. Baskı 2006, s. 42.

[4] Franco Moretti, Modern Epik, Agora Kitaplığı, 1. Baskı 2005, s. 185.

[5] John Gross, Joyce, Afa Yayınları, 1. Baskı 1989, s. 55.

[6] Moretti, A.g.e., s. 197.

[7] Harold Blodget, “Kısa Öykü Tekniği”, Adam Öykü, Ocak Şubat 1996, Sayı: 2.

 

Yorum Yaz