Oraya, ufka, güneşe tırmanmak, oradan bütün olup bitenleri seyretmek istedim. Ayağımın altından yaprak hışırtıları geliyordu. Çürümüş dallar devriliyordu sağımda solumda. Ben bütün nefesimi tutup, oraya doğru yürüyordum. Yanımda haritam, önümde kılavuzum yoktu. Sadece etrafa çarpa çarpa el yordamıyla ulaştığım üç beş mihenk noktası, o kadar. Ama yılmadım. Bütün gücümü kullanıp, oraya doğru yürüdüm. Her yanımda savrulma izleri vardı; yırtık kâğıtlar, çarpı işaretleri konmuş afişler, dağılmış ciltler. Kararmış kerestelerin üzerinden geçtim. Altımdan gürül gürül nehirler akıyordu. Görüyordum, uzakta, ağaç dalları arasından güneş ışıkları sızıyordu. Hep yürüdüm, dirençle. Issız, kapalı kiliselerden geçtim; sönmüş mum kokuları, küflenmiş pencerelerinden taşıyordu. Tunç maskeler, pipolar, afyonlar dağılmıştı her yana. Sanki tören bitmiş, davetliler gitmişti. Bütün ateşler sönmüş, siyah dumanlar yükseliyordu gökyüzüne. Her şeyi bütünüyle görmek için oraya çıkmaya kararlıydım. Hızla yürüdüm, hiçbir şeye aldırmadan. Aç ve susuz kaldım ama hiçbir meyveye dokunmadım. Heybemde imgeler, acz ve iddia. Güneşler aktı boynumdan, boyuna terledim. Ben yürüdüm. Adını bilmediğim kuşlar geçti başımın üstünden, çığlık çığlığa. Gördüm, uçurumlara pike yapıyorlardı. Gölgem, şehre denk düşmeyen gölgem, önümde titriyordu. Ben peşinden oraya yürüdüm. Çünkü oradan hayata dokunacağımı biliyordum. Kapanmış kapıları, yankısız sesimi, sigara kokan ellerimi yanıma aldım. Rüyalarım çağırıyordu, örselenmiş yanlarım, adını koyamadığım sırlar. Ben onlara yürüdüm. Telefonlar çalıyordu durmaksızın, asla açılmayacak telefonlar. Hiçbir şeye aldırmadım, açmadım telefonları, yürüdüm. Elimde dizeler, dergilerin kapılarını vuruyordum. Ama paltom kırışıktı ve uzak şehirlerden gelmiştim. Paltomdan sarkan pörsümüş kazağımın kolunu boyna içeri sokuyordum. Zile basacağım yerde kapıyı vuruyordum, çekinerek. Hemen açmasınlar diye de dua ediyordum. Konuşurken heyecanımdan sesim titrer diye korkuyor, derin derin nefesleniyor, açılacak kapıya kendimi, sesimi hazırlıyordum. Hep bekledim. Oysa sesimi de hazırlamıştım. Ama açan yoktu. Kapılar kapalıydı. Atlastaki yerimi biliyorlardı. Şehre otobüsle gelmiştim ve üstüm başım toz içindeydi. Kapıyı açan olmadı ve ben oradan başladım kırılmaya. Kristalleşmiş ruhum bir bir çözüldü; imgelerim, rüyalarım... Heybem boşalmıştı. Ben onların akışını seyrettim yıllarca. Kırılmış ruhların akışını. Arkasından sinir nöbetleri, seanslar, raporlar. Unutmalısın diyordu raporlar, uzun uzun uyumalısın. Onlara göre hafızaya isyanım, kurtuluşum olacaktı. Paltomla akan ömrümün, ruhumun üstünü örtmeliydim. Ama uzandığım her şey, inadına canlanıyor, kaçırdığım bir şeylere işaret ediyordu. Seanslarda rüyalarımı anlattım onlara, kapanan kapıları, satıldığım kervanları. Ama onlar döne döne aynı soruyu soruyorlardı: "Seni takip eden var mı?" Bakın dedim. Sadece bir zabıt kâtibi yok karşınızda. Rüyalarım var, imgelerim. Ama bütün kapılar kapalı. Başka hiçbir şeyim yok. Kimse de beni takip etmiyor. Sadece rüyalarımın peşindeyim, o kadar. Raporlarınıza da, sorularınıza da ihtiyacım yok. Ben Yusuf'u arıyorum. Sonra ilâçlarını da, seanslarını da yüzlerine fırlatıp odadan çıktım. Saatlerdir yürüyorum. Oraya, en başa, doğduğum yere. Başladığım yere dönersem, yeniden bir çıkış yolu bulabilirim belki. Açık bir kapı, rüyalarımın anlamını soracağım biri. Bu belki de son şansım. Hiçbir şey almadım yanıma. Sadece üç beş fotoğraf, rüyalarım, imgeler, o kadar. Köye yürüyerek gidiyorum. Yolda araba kornalarına aldırmıyorum bile. Yürüyerek, bu mesafenin hakkını vermek istiyorum. Yolda bir çeşmeye rastlıyorum. Oldukça az akıyor. Elimi yüzümü yıkıyor, biraz rahatlıyorum. Yakındaki bir ağacın altına oturuyorum. Heybemi açıyorum. Birden fotoğraflara değiyor elim. Çıkarıyorum. Sadece iki fotoğraf. Yüzlerce fotoğraftan sadece ikisi. O seanslarda olsaydım hemen sorarlardı: "Niçin sadece ikisi? Sizdeki çağrışımları nelerdir bu fotoğrafların?" Hafifçe gülümsüyorum. İlk fotoğrafın arkasına Ocak yazmışım. Ama yılı tam olarak okunmuyor. 79 olmalı. Bekâr evinin o doyumsuz dağınıklığında üç suret. Rahmi, Murat, ortalarında ben. Rahmi, yüzünden hiç eksik etmediği o gülümsemesiyle bakmış objektife. Ellerine bakıyorum Rahmi'nin; derin bir portakal kokusu. Murat yine sigaralı, dalgın. Bense, elim saçlarımda, 'Bu resim ne işe yarar' dercesine durmuşum. Biçilmiş hayatlardan bunaldığım belli. Karanlığın kıyısında tedirgin bir duruş. Fonda ise sıcak günler. Herkes sokakları aydınlatmaya kararlı. Duvarlarda tek bir boşluk yok. Yağlı boya sloganlar, afişler. Yüzümde bütün bunları gizlemeye çalıştığım hafif bir tebessüm. Tam arkada, pencerede, titrek, ürkek karlar. Sigara dumanlarına Rodrigo'nun dokunaklı nağmeleri karışmış. Kitapların büyülü dünyasında yitip gitmişiz. Kahramanların yaşamları sarıp sarmalamış bizleri, içlerinden biri olmuşuz. Masanın üzerinde savaş pilotu Exupéry. Annesine mektup yazıyor. Uçsuz bucaksız Afrika çöllerinde uçarken, "beni kırmayın" diyor, "kırmayın". Sokakta polislerin ayak sesleri. Sandalyeleri ters çevrilmiş kahvede etraf cam kırıklarıyla dolu. Ortalığa dağılmış ders kitaplarında kan lekeleri. Biz, birbirimize yaslanmışız. O akşam misafir bol. Kimleri, nerede yatıracağız, onu düşünüyoruz. "Odayı havalandıralım" diyor Rahmi. Pencereyi açıyoruz. Rüzgâr, karları salonun ortasına kadar savuruyor. İliklerimize kadar üşüyoruz. O akşam, Exupéry elden ele dolaşıyor. Bense bütün bu görüntüleri muhafaza etmeye çalışıyorum. Zihnimde imgeler uçuşup duruyor. Sonra herkes yatarken, bir şeyler yakalarım umuduyla sokağa çıkıyorum. Bazen en olmadık bir yerde, meselâ bir vitrine dalıp gitmişken, ya da ıkış tıkış bir dolmuşta, içimde canlanan anlam, ürperti, bir kelimeye ışır, o vakit içim içime sığmaz, bunu nerede, nasıl saklarım diye elim ayağım birbirine dolaşırdı. Sonra mesafesini, menzilini bilmediğim bu yolculukta, ateşler içinde kalırdım. Bütün kapılar kapalı olsa da düşmeyeceğim derdim, düşmeyeceğim. Çünkü biliyordum, bütün ışıklar içime akıyordu. Rüyalarımdan parıltılı anlamlar, sarsıcı imgeler üretip, günün birinde sayfalara sokulacaktım. Bütün iç çekişlerimi, ruh titreşimlerimi oraya taşıyacak, orada yeniden var olacak, çoğalacaktım. Çünkü ruhum, şimdiye ve geleceğe aksın, orada yeniden var olsun, başka ruhlara değsin, çoğalsın istiyordum. Sonra başımı öne eğip, sessizce kalabalıklara karışacak, kaybolacaktım. Hayır, başkalarının gömleklerini giymeyecektim. Çizgili, taşralı gömleğimle gelecektim, kendi rüyalarımla. Ama kapılar hiç açılmadı, rüyalarımı kimse merak etmedi. Oradan başladım kırılmaya. İkinci resimde, bir talebe derneğindeyim; elimde bir edebiyat dergisi, arkamda tuğra, kimliğimi ve edebiyat tutkumu belgelemek istemişim. Derginin ismi okunsun diye de objektife doğru kaldırmışım. Belli, sevgim iyice görünsün istemişim, kıpır kıpır sevgim. Gerçekten de öyleydi. Derginin yeni sayısını önce rüyamda görürdüm. Büyülü bir nesne gibi dururdu karşımda. İsimler yukarıdan aşağı doğru akar, akardı. Ve o sabah kahvaltıyı yaparken içim içime sığmaz, telâş telâşa kitap evine koşardım. Kitap evinde derginin konduğu yeri bilirdim. Hemen oraya doğru yürürdüm. Önce derginin kokusu burnuma vurur, sonra içim kıpır kıpır, dergiye doğru uzanırdım. Hacmine bakardım, arka sayfasına, şiirler, öyküler, yazılar. Dünyam o ay, yeniden kurulur ve beni içine alırdı. Daha yolda başlardım okumaya. Fotoğrafta o sevgiyi belgelemek istemişim, belli. Fotoğrafı yaklaştırıyorum. Ama ne derginin ismini ne de yazarlarını okuyabiliyorum. Bir şey anlatmayan cansız, donuk bir kâğıt parçası. Bütün büyüsü gitmiş. İyice bakıyorum, hayır, kapılar kapalı. Hiçbir rüyamın cevabı gelmemiş. Oysa onlara, gecenin içinden çekip çıkardığım ziyaları sundum, parıltılı imgeleri. Bütün çiçekleri yan yana koydum, özenle. Ama onlar karanlık gözlerle baktılar ve gittiler. Işıklarımda körleştiler. Ve renk renk parıltılar öylece avuçlarımda kaldı. Sonra alevler bütün vücudumu kapladı, seanslara koştum, serinliklere. Sanrı, dedi raporlar, derin düş kırıklığının ağır tahribi. Oysa kurulmuş saatlerinin akrepleri düşmüştü. Bakın dedim, ben yıldızımdan koptum, ışığım kırıldı. Anlayın, ateşler içinde ruhum. Artık buralarda duramam, ay büyüyor içimde, öfkem, kırılışlarım. Duramam, sargım çözüldü, bütün kapılar kapalı. Taşralı, kanlı gömleğime inanmayın, beni dinleyin, rüyalarımı. Durdum, isteklerimi bir kez daha sıraladım; karanlık, serinlik ve sessizlik. O kadar. Ama her yandan güneşler doğuyor, boyna terliyordum. Resimleri heybeme yerleştirip yeniden yürümeye başlıyorum. Bozulmuş bağlardan geçiyorum, suyu çekilmiş çaylardan. Bir kertenkele önümden geçip gidiyor. Adını bilmediğim cıvıl cıvıl kuşlar ötüyor üstümde. Tarlalardan gelen böcek sesleri ise hiç kesilmiyor. Yolda gördüğüm bütün bitkilere dokunmak, sulara yüzümü sürmek geçiyor içimden. Artık kimsenin geçmediği derme çatma tahta köprülerden geçiyorum, sarsıntılarla. Paçalarıma dikenler batıyor. Bir anda kendimi koşarken buluyorum, terler içinde. Anlamlandıramadığım kelimeler uçuşuyor etrafımda; yol işaretleri, simurg, albatros. Soluk soluğa koşuyorum. Ayaklarımın altından toprak akıyor, kuşlar geçiyor kanatlarımın altından. O an uzanıp tutuyorum Hallac'ın yün hırkasından. Ruhum ateşler içinde diyorum, serinlik, biraz serinlik. Güneşler akıyor boynumdan. Nihayet bir tepenin üstünden köyü görüyorum. Önünde sapsarı, yeni biçilmiş tarlalar uzanıyor. Arkasında ise üzerine bulutlar inmiş sıradağlar. Etraf tam bir bozkır, neredeyse tek bir ağaç yok. Köyün biraz uzağından geçen tren yolu, bozkırı bıçak gibi ikiye bölmüş. Gökyüzünde kendini rüzgâra bırakıp süzülen kuşlar, sanki köyün bu tablomsu görüntüsünü seyrediyorlar. Bu resme sadece bir tek renk hâkim; sarı, sarı, sadece sarı. Tıpkı bir Van Gogh resmi gibi. Bir saati aşkın yürüdükten sonra köye varıyorum. Paçalarım dikenli, üstüm başım toz içinde. Yine sandalyeler kahveden dışarı taşmış, köylüler dama oynuyorlar. Belli, hiçbir rüyadan haberleri yok. Başlarını bana doğru çeviriyorlar. Ama ben onları görmezlikten geliyor, bir boşluğa bakar gibi, selâm vermeden yanlarından geçip gidiyorum. Kuşkulu gözlerle beni izliyorlar, hissediyorum. Ama tanımaları imkânsız. Bense bahçeye doğru yürüyorum, kuyuya. Bütün sorularımı çözeceğim yere. Orada, suyun üstündeki tayfların izinde, ötelere geçeceğim, serinliklerden şiirin kaynaklarına. Ben geldim diyeceğim Yusuf'a, işte bu da heybem. Kıvrımlı taşlı yolu geçip eve geliyorum. Ev tam bir virâne. Toprak sıvaları dökülmüş, damı bel vermiş, kapısı çürümüş. Eve girmeye cesaret edemiyor, bahçeye doğru yürüyorum. Bahçenin tahta kapısını açıp içeri giriyorum. Ne sarmaşıklar ne de sardunyalar. Sarı, her şey sarı. Sadece doyumsuz bir toprak kokusu geliyor burnuma, doya doya içime çekiyorum. Bahçenin ortasına kadar yürüyorum. Ayak seslerimi duyan serçeler uçuşuyor gökyüzüne. Her şey birden canlanıyor, buraya ait olduğumu anlıyorum. Yerlerde ayak izlerimi görüyorum, dizlerimi yaraladığım çalıları, kuşlarını kovaladığım ağaçları. Başladığım yere geri dönmüştüm. Küçükken annemin hiç yaklaşma dediği kuyunun yanına gelip, çömeliyorum. Kapağını güçlükle açıyorum. Uğultular geliyor derinden, her şeyi çözecek uğultular. İçimde tarifsiz bir sevinç, adını koyamadığım duygular. Eğilip içine bakıyorum; taş duvarlar. Yosun kokusu ve serinlik. Aşağı sarkıtılmış, ama çekilmeden orada unutulmuş kova, boşlukta sallanıp duruyor. Uzun, derin bir yol. Avuçlarıma bakıyorum, acz ve iddia. Heybemde rüyalarım, fotoğraflarım. Artık her şeyin anlamını öğreneceğim. "Yusuf!", "Yusuf!" diye bağırıyorum. Ses yankılanıp geri dönüyor. Bir süre bekliyorum ama cevap gelmiyor. Bütün gücümle bir kez daha bağırıyorum,"kapı!", "kapı!". Çıt yok. İçimde bir üşüme, bir korku. Bir an zihnimden binlerce kare geçiyor. Ama birden, tam anlaşılmayan boğuk bir ses, taş duvarda yankılana yankılana yüzüme çarpıyor. İyice sarkıyorum. O an, Yusuf'u görüyorum, önünde parıltılı bir rahle, bir kitaba dalıp gitmiş. Renk renk ışıklar dökülüyor omuzlarından. Gözlerim kamaşıyor, heybemi açıyorum.
|