Necip Tosun

5/8/2008 - NECİP TOSUN'dan bir öykü: KU­YU

 

Ora­ya, uf­ka, gü­ne­şe tır­man­mak, ora­dan bü­tün olup bi­ten­le­ri sey­ret­mek is­te­dim. Aya­ğı­mın al­tın­dan yap­rak hı­şır­tı­la­rı ge­li­yor­du. Çü­rü­müş dal­lar dev­ri­li­yor­du sa­ğım­da so­lum­da. Ben bü­tün ne­fe­si­mi tu­tup, ora­ya doğ­ru yü­rü­yor­dum. Ya­nım­da ha­ri­tam, önüm­de kı­la­vu­zum yok­tu. Sa­de­ce et­ra­fa çar­pa çar­pa el yor­da­mıy­la ulaş­tı­ğım üç beş mi­henk nok­ta­sı, o ka­dar. Ama yıl­ma­dım. Bü­tün gü­cü­mü kul­la­nıp, ora­ya doğ­ru yü­rü­düm. Her ya­nım­da sav­rul­ma iz­le­ri var­dı; yır­tık kâ­ğıt­lar, çar­pı işa­ret­le­ri kon­muş afiş­ler, da­ğıl­mış cilt­ler. Ka­rar­mış ke­res­te­le­rin üze­rin­den geç­tim. Al­tım­dan gü­rül gü­rül ne­hir­ler akı­yor­du. Gö­rü­yor­dum, uzak­ta, ağaç dal­la­rı  ara­sın­dan gü­neş ışık­la­rı sı­zı­yor­du. Hep yü­rü­düm, di­renç­le. Is­sız, ka­pa­lı ki­li­se­ler­den geç­tim; sön­müş mum ko­ku­la­rı, küf­len­miş pen­ce­re­le­rin­den ta­şı­yor­du. Tunç mas­ke­ler, pi­po­lar, af­yon­lar da­ğıl­mış­tı her ya­na. San­ki tö­ren bit­miş, da­vet­li­ler git­miş­ti. Bü­tün ateş­ler sön­müş, si­yah du­man­lar yük­se­li­yor­du gök­yü­zü­ne. Her şe­yi bü­tü­nüy­le gör­mek için ora­ya çık­ma­ya ka­rar­lıy­dım. Hız­la yü­rü­düm, hiç­bir şe­ye al­dır­ma­dan. Aç ve su­suz kal­dım ama hiç­bir mey­ve­ye do­kun­ma­dım. Hey­bem­de im­ge­ler, acz ve id­dia. Gü­neş­ler ak­tı boy­num­dan, bo­yu­na ter­le­dim. Ben yü­rü­düm. Adı­nı bil­me­diğ­im kuş­lar geç­ti ba­şı­mın üs­tün­den, çığ­lık çığ­lı­ğa. Gör­düm, uçu­rum­la­ra pi­ke ya­pı­yor­lar­dı. Göl­gem, şeh­re denk düş­me­yen göl­gem, önüm­de tit­ri­yor­du. Ben pe­şin­den ora­ya yü­rü­düm. Çün­kü ora­dan ha­ya­ta do­ku­na­ca­ğı­mı bi­li­yor­dum. Ka­pan­mış ka­pı­la­rı, yan­kı­sız se­si­mi, si­ga­ra ko­kan el­le­ri­mi ya­nı­ma al­dım. Rü­ya­la­rım ça­ğı­rı­yor­du, ör­se­len­miş yan­la­rım, adı­nı ko­ya­ma­dı­ğım sır­lar. Ben on­la­ra yü­rü­düm. Te­le­fon­lar ça­lı­yor­du dur­mak­sı­zın, as­la açıl­ma­ya­cak te­le­fon­lar. Hiç­bir şe­ye al­dır­ma­dım, aç­ma­dım te­le­fon­la­rı, yü­rü­düm.

Elim­de di­ze­ler, der­gi­le­rin ka­pı­la­rı­nı vu­ru­yor­dum. Ama pal­tom kı­rı­şık­tı ve uzak şe­hir­ler­den gel­miş­tim. Pal­tom­dan sar­kan pör­sü­müş ka­za­ğı­mın ko­lu­nu boy­na içe­ri so­ku­yor­dum. Zi­le ba­sa­ca­ğım yer­de ka­pı­yı vu­ru­yor­dum, çe­ki­ne­rek. He­men aç­ma­sın­lar di­ye de dua edi­yor­dum. Ko­nu­şur­ken he­ye­ca­nım­dan se­sim tit­rer di­ye kor­ku­yor, de­rin de­rin ne­fes­le­ni­yor, açı­la­cak ka­pı­ya ken­di­mi, se­si­mi ha­zır­lı­yor­dum. Hep bek­le­dim. Oy­sa se­si­mi de ha­zır­la­mış­tım. Ama açan yok­tu. Ka­pı­lar ka­pa­lıy­dı. At­las­ta­ki  ye­ri­mi bi­li­yor­lar­dı. Şeh­re oto­büs­le gel­miş­tim ve üs­tüm ba­şım toz için­dey­di.

Ka­pı­yı açan ol­ma­dı ve ben ora­dan baş­la­dım kı­rıl­ma­ya. Kris­tal­leş­miş ru­hum bir bir çö­zül­dü; im­ge­le­rim, rü­ya­la­rım... Hey­bem bo­şal­mış­tı. Ben on­la­rın akı­şı­nı sey­ret­tim yıl­lar­ca. Kı­rıl­mış ruh­la­rın akı­şı­nı. Ar­ka­sın­dan si­nir nö­bet­le­ri, se­ans­lar, ra­por­lar. Unut­ma­lı­sın di­yor­du ra­por­lar, uzun uzun uyu­ma­lı­sın. On­la­ra gö­re ha­fı­za­ya is­ya­nım, kur­tu­lu­şum ola­cak­tı. Pal­tom­la akan öm­rü­mün, ru­hu­mun üs­tü­nü ört­me­liy­dim. Ama uzan­dı­ğım her şey, ina­dı­na can­la­nı­yor, ka­çır­dı­ğım bir şey­le­re işa­ret edi­yor­du. Se­ans­lar­da rü­ya­la­rı­mı an­lat­tım on­la­ra, ka­pa­nan ka­pı­la­rı, sa­tıl­dı­ğım ker­van­la­rı. Ama on­lar dö­ne dö­ne ay­nı so­ru­yu so­ru­yor­lar­dı: "Se­ni ta­kip eden var mı?" Ba­kın de­dim. Sa­de­ce bir za­bıt kâ­ti­bi yok kar­şı­nız­da. Rü­ya­la­rım var, im­ge­le­rim. Ama bü­tün ka­pı­lar ka­pa­lı. Baş­ka hiç­bir şe­yim yok. Kim­se de be­ni ta­kip et­mi­yor. Sa­de­ce rü­ya­la­rı­mın pe­şin­de­yim, o ka­dar. Ra­por­la­rı­nı­za da, so­ru­la­rı­nı­za da ih­ti­ya­cım yok. Ben Yu­suf'u arı­yo­rum. Son­ra ilâç­la­rı­nı da, se­ans­la­rı­nı da yüz­le­ri­ne fır­la­tıp oda­dan çık­tım.

Sa­at­ler­dir yü­rü­yo­rum. Ora­ya, en ba­şa, doğ­du­ğum ye­re. Baş­la­dı­ğım ye­re dö­ner­sem, ye­ni­den bir çı­kış yo­lu bu­la­bi­li­rim bel­ki. Açık bir ka­pı, rü­ya­la­rı­mın an­la­mı­nı so­ra­ca­ğım bi­ri. Bu bel­ki de son şan­sım. Hiç­bir şey al­ma­dım ya­nı­ma. Sa­de­ce üç beş fo­toğ­raf, rü­ya­la­rım, im­ge­ler, o ka­dar. Kö­ye yü­rü­ye­rek gi­di­yo­rum. Yol­da  ara­ba kor­na­la­rı­na al­dır­mı­yo­rum bi­le. Yü­rü­ye­rek, bu me­sa­fe­nin hak­kı­nı ver­mek is­ti­yo­rum. Yol­da bir çeş­me­ye rast­lı­yo­rum. Ol­duk­ça az akı­yor. Eli­mi yü­zü­mü yı­kı­yor, bi­raz ra­hat­lı­yo­rum. Ya­kın­da­ki bir ağa­cın al­tı­na otu­ru­yo­rum. Hey­be­mi açı­yo­rum. Bir­den fo­toğ­raf­la­ra de­ği­yor elim. Çı­ka­rı­yo­rum. Sa­de­ce iki fo­toğ­raf. Yüz­ler­ce fo­toğ­raf­tan sa­de­ce iki­si. O se­ans­lar­da ol­say­dım he­men so­rar­lar­dı: "Ni­çin sa­de­ce iki­si? Siz­de­ki çağ­rı­şım­la­rı ne­ler­dir bu fo­toğ­raf­la­rın?" Ha­fif­çe gü­lüm­sü­yo­rum.

İlk fo­toğ­ra­fın ar­ka­sı­na Ocak yaz­mı­şım. Ama yı­lı tam ola­rak okun­mu­yor. 79 ol­ma­lı. Be­kâr evi­nin o do­yum­suz da­ğı­nık­lı­ğın­da üç su­ret. Rah­mi, Mu­rat, or­ta­la­rın­da ben. Rah­mi,  yü­zün­den hiç ek­sik et­me­di­ği o gü­lüm­se­me­siy­le  bak­mış ob­jek­ti­fe. El­le­ri­ne ba­kı­yo­rum Rah­mi'nin; de­rin bir por­ta­kal ko­ku­su. Mu­rat yi­ne si­ga­ra­lı, dal­gın. Ben­se, elim saç­la­rım­da, 'Bu re­sim ne işe ya­rar' der­ce­si­ne dur­mu­şum. Bi­çil­miş ha­yat­lar­dan bu­nal­dı­ğım bel­li. Ka­ran­lı­ğın kı­yı­sın­da te­dir­gin bir du­ruş. Fon­da ise sı­cak gün­ler. Her­kes so­kak­la­rı ay­dın­lat­ma­ya ka­rar­lı. Du­var­lar­da tek bir boş­luk yok. Yağ­lı bo­ya slo­gan­lar, afiş­ler. Yü­züm­de bü­tün bun­la­rı giz­le­me­ye ça­lış­tı­ğım ha­fif bir te­bes­süm. Tam ar­ka­da, pen­ce­re­de, tit­rek, ür­kek kar­lar. Si­ga­ra du­man­la­rı­na Rod­ri­go'nun do­ku­nak­lı nağ­me­le­ri ka­rış­mış. Ki­tap­la­rın bü­yü­lü dün­ya­sın­da yi­tip git­mi­şiz. Kah­ra­man­la­rın ya­şam­la­rı sa­rıp sar­ma­la­mış biz­le­ri, iç­le­rin­den bi­ri ol­mu­şuz.  Ma­sa­nın üze­rin­de sa­vaş pi­lo­tu Exu­péry. An­ne­si­ne mek­tup ya­zı­yor. Uç­suz bu­cak­sız Af­ri­ka çöl­le­rin­de uçar­ken, "be­ni kır­ma­yın" di­yor, "kır­ma­yın". So­kak­ta po­lis­le­rin ayak ses­le­ri. San­dal­ye­le­ri ters çev­ril­miş kah­ve­de et­raf cam kı­rık­la­rıy­la do­lu. Or­ta­lı­ğa da­ğıl­mış ders ki­tap­la­rın­da kan le­ke­le­ri. Biz, bir­bi­ri­mi­ze yas­lan­mı­şız. O ak­şam mi­sa­fir bol. Kim­le­ri, ne­re­de ya­tı­ra­ca­ğız, onu dü­şü­nü­yo­ruz. "Oda­yı ha­va­lan­dı­ra­lım" di­yor Rah­mi. Pen­ce­re­yi açı­yo­ruz. Rüz­gâr, kar­la­rı sa­lo­nun or­ta­sı­na ka­dar sa­vu­ru­yor. İlik­le­ri­mi­ze ka­dar üşü­yo­ruz. O ak­şam, Exu­péry el­den ele do­la­şı­yor. Ben­se bü­tün bu gö­rün­tü­le­ri mu­ha­fa­za et­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. Zih­nim­de im­ge­ler uçu­şup du­ru­yor. Son­ra her­kes ya­tar­ken, bir şey­ler ya­ka­la­rım umu­duy­la so­ka­ğa çı­kı­yo­rum. Ba­zen en ol­ma­dık bir yer­de, me­se­lâ bir vit­ri­ne da­lıp git­miş­ken, ya da ıkış tı­kış bir dol­muş­ta, içim­de can­la­nan an­lam, ür­per­ti, bir ke­li­me­ye ışır, o va­kit içim içi­me sığ­maz, bu­nu ne­re­de, na­sıl sak­la­rım di­ye elim aya­ğım bir­bi­ri­ne do­la­şır­dı.  Son­ra me­sa­fe­si­ni, men­zi­li­ni bil­me­diğ­im bu yol­cu­luk­ta, ateş­ler  için­de ka­lır­dım. Bü­tün ka­pı­lar ka­pa­lı ol­sa da düş­me­ye­ce­ğim der­dim, düş­me­ye­ce­ğim. Çün­kü bi­li­yor­dum, bü­tün ışık­lar içi­me akı­yor­du. Rü­ya­la­rım­dan pa­rıl­tı­lı an­lam­lar, sar­sı­cı im­ge­ler üre­tip, gü­nün bi­rin­de say­fa­la­ra so­ku­la­cak­tım. Bü­tün iç çe­kiş­le­ri­mi, ruh tit­re­şim­le­ri­mi ora­ya ta­şı­ya­cak, ora­da ye­ni­den va­r o­la­cak, ço­ğa­la­cak­tım. Çün­kü ru­hum, şim­di­ye ve ge­le­ce­ğe ak­sın, ora­da ye­ni­den va­r ol­sun, baş­ka ruh­la­ra değ­sin, ço­ğal­sın is­ti­yor­dum. Son­ra ba­şı­mı öne eğip, ses­siz­ce ka­la­ba­lık­la­ra ka­rı­şa­cak, kay­bo­la­cak­tım. Ha­yır, baş­ka­la­rı­nın göm­lek­le­ri­ni giy­me­ye­cek­tim. Çiz­gi­li, taş­ra­lı göm­le­ğim­le ge­le­cek­tim, ken­di rü­ya­la­rım­la. Ama ka­pı­lar hiç açıl­ma­dı, rü­ya­la­rı­mı kim­se me­rak et­me­di. Ora­dan baş­la­dım kı­rıl­ma­ya.

İkin­ci re­sim­de, bir ta­le­be der­ne­ğin­de­yim; elim­de bir ede­bi­yat der­gi­si, ar­kam­da tuğ­ra, kim­liğ­imi ve ede­bi­yat tut­ku­mu bel­ge­le­mek is­te­mi­şim. Der­gi­nin is­mi okun­sun di­ye de ob­jek­ti­fe doğ­ru kal­dır­mı­şım. Bel­li, sev­gim iyi­ce gö­rün­sün is­te­mi­şim, kı­pır kı­pır sev­gim. Ger­çek­ten de öy­ley­di. Der­gi­nin ye­ni sa­yı­sı­nı ön­ce rü­yam­da gö­rür­düm. Bü­yü­lü bir nes­ne gi­bi du­rur­du kar­şım­da. İsim­ler yu­ka­rı­dan aşa­ğı doğ­ru akar, akar­dı. Ve o sa­bah kah­val­tı­yı ya­par­ken içim içi­me sığ­maz, te­lâş te­lâ­şa ki­tap evi­ne ko­şar­dım. Ki­tap evin­de der­gi­nin kon­du­ğu ye­ri bi­lir­dim. He­men ora­ya doğ­ru yü­rür­düm. Ön­ce der­gi­nin ko­ku­su bur­nu­ma vu­rur, son­ra içim kı­pır kı­pır, der­gi­ye doğ­ru uza­nır­dım. Hac­mi­ne ba­kar­dım, ar­ka say­fa­sı­na, şi­ir­ler, öy­kü­ler, ya­zı­lar. Dün­yam o ay, ye­ni­den ku­ru­lur ve be­ni içi­ne alır­dı. Da­ha yol­da baş­lar­dım oku­ma­ya. Fo­toğ­raf­ta o sev­gi­yi bel­ge­le­mek is­te­mi­şim, bel­li. Fo­toğ­ra­fı yak­laş­tı­rı­yo­rum. Ama ne der­gi­nin is­mi­ni ne de ya­zar­la­rı­nı oku­ya­bi­li­yo­rum. Bir şey an­lat­ma­yan can­sız, do­nuk bir kâ­ğıt par­ça­sı. Bü­tün bü­yü­sü git­miş. İyi­ce ba­kı­yo­rum, ha­yır, ka­pı­lar ka­pa­lı. Hiç­bir rü­ya­mın ce­va­bı gel­me­miş. Oy­sa on­la­ra, ge­ce­nin için­den çe­kip çı­kar­dı­ğım zi­ya­la­rı sun­dum, pa­rıl­tı­lı im­ge­le­ri. Bü­tün çi­çek­le­ri yan ya­na koy­dum, özen­le. Ama on­lar ka­ran­lık göz­ler­le bak­tı­lar ve git­ti­ler. Işık­la­rım­da kör­leş­ti­ler. Ve renk renk pa­rıl­tı­lar öy­le­ce avuç­la­rım­da kal­dı. Son­ra alev­ler bü­tün vü­cu­du­mu kap­la­dı, se­ans­la­ra koş­tum, se­rin­lik­le­re. San­rı, de­di ra­por­lar, de­rin düş kı­rık­lı­ğı­nın ağır tah­ri­bi. Oy­sa ku­rul­muş sa­at­le­ri­nin ak­rep­le­ri düş­müş­tü. Ba­kın de­dim, ben yıl­dı­zım­dan kop­tum, ışı­ğım kı­rıl­dı. An­la­yın, ateş­ler için­de ru­hum.  Ar­tık bu­ra­lar­da du­ra­mam, ay bü­yü­yor içim­de, öf­kem, kı­rı­lış­la­rım. Du­ra­mam, sar­gım çö­zül­dü, bü­tün ka­pı­lar ka­pa­lı. Taş­ra­lı, kan­lı göm­le­ği­me inan­ma­yın, be­ni din­le­yin, rü­ya­la­rı­mı. Dur­dum, is­tek­le­ri­mi bir kez da­ha sı­ra­la­dım; ka­ran­lık, se­rin­lik ve ses­siz­lik. O ka­dar. Ama her yan­dan gü­neş­ler do­ğu­yor, boy­na ter­li­yor­dum.

Re­sim­le­ri hey­be­me yer­leş­ti­rip ye­ni­den yü­rü­me­ye baş­lı­yo­rum. Bo­zul­muş bağ­lar­dan ge­çi­yo­rum, su­yu çe­kil­miş çay­lar­dan. Bir ker­ten­ke­le önüm­den ge­çip gi­di­yor. Adı­nı bil­me­diğ­im cı­vıl cı­vıl kuş­lar ötü­yor üs­tüm­de. Tar­la­lar­dan ge­len bö­cek ses­le­ri ise hiç ke­sil­mi­yor. Yol­da gör­dü­ğüm bü­tün bit­ki­le­re do­kun­mak, su­la­ra yü­zü­mü sür­mek ge­çi­yor içim­den. Ar­tık kim­se­nin geç­me­di­ği der­me çat­ma tah­ta köp­rü­ler­den ge­çi­yo­rum, sar­sın­tı­lar­la. Pa­ça­la­rı­ma di­ken­ler ba­tı­yor. Bir an­da ken­di­mi ko­şar­ken bu­lu­yo­rum, ter­ler için­de. An­lam­lan­dı­ra­ma­dı­ğım ke­li­me­ler uçu­şu­yor et­ra­fım­da; yol işa­ret­le­ri, si­murg, al­bat­ros. So­luk so­lu­ğa ko­şu­yo­rum. Ayak­la­rı­mın al­tın­dan top­rak akı­yor, kuş­lar ge­çi­yor ka­nat­la­rı­mın al­tın­dan. O an uza­nıp tu­tu­yo­rum Hal­lac'ın yün hır­ka­sın­dan. Ru­hum ateş­ler için­de di­yo­rum, se­rin­lik, bi­raz se­rin­lik. Gü­neş­ler akı­yor boy­num­dan.

Ni­ha­yet bir te­pe­nin üs­tün­den kö­yü gö­rü­yo­rum. Önün­de sap­sa­rı, ye­ni bi­çil­miş tar­la­lar uza­nı­yor. Ar­ka­sın­da ise üze­ri­ne bu­lut­lar in­miş sı­ra­dağ­lar. Et­raf tam bir boz­kır, ne­re­dey­se tek bir ağaç yok. Kö­yün bi­raz uza­ğın­dan ge­çen tren yo­lu,  boz­kı­rı  bı­çak gi­bi iki­ye böl­müş. Gök­yü­zün­de ken­di­ni rüz­gâ­ra bı­ra­kıp sü­zü­len kuş­lar, san­ki kö­yün bu tab­lom­su gö­rün­tü­sü­nü sey­re­di­yor­lar. Bu res­me sa­de­ce bir tek renk hâ­kim; sa­rı, sa­rı, sa­de­ce sa­rı. Tıp­kı bir Van Gogh res­mi gi­bi. 

Bir sa­ati aş­kın yü­rü­dük­ten son­ra kö­ye va­rı­yo­rum. Pa­ça­la­rım di­ken­li, üs­tüm ba­şım toz için­de. Yi­ne san­dal­ye­ler kah­ve­den dı­şa­rı taş­mış, köy­lü­ler da­ma oy­nu­yor­lar. Bel­li, hiç­bir rü­ya­dan ha­ber­le­ri yok. Baş­la­rı­nı ba­na doğ­ru çe­vi­ri­yor­lar. Ama ben on­la­rı gör­mez­lik­ten ge­li­yor, bir boş­lu­ğa ba­kar gi­bi, se­lâm ver­me­den yan­la­rın­dan ge­çip gi­di­yo­rum. Kuş­ku­lu göz­ler­le be­ni iz­li­yor­lar, his­se­di­yo­rum. Ama ta­nı­ma­la­rı im­kân­sız. Ben­se bah­çe­ye doğ­ru yü­rü­yo­rum, ku­yu­ya. Bü­tün so­ru­la­rı­mı çö­ze­ce­ğim ye­re. Ora­da, su­yun üs­tün­de­ki tayf­la­rın izin­de, öte­le­re ge­çe­ce­ğim, se­rin­lik­ler­den şi­irin kay­nak­la­rı­na. Ben gel­dim di­ye­ce­ğim Yu­suf'a, iş­te bu da hey­bem.

Kıv­rım­lı taş­lı yo­lu ge­çip eve ge­li­yo­rum. Ev tam bir vi­râ­ne. Top­rak sı­va­la­rı dö­kül­müş, da­mı bel ver­miş, ka­pı­sı çü­rü­müş. Eve gir­me­ye ce­sa­ret ede­mi­yor, bah­çe­ye doğ­ru yü­rü­yo­rum. Bah­çe­nin tah­ta ka­pı­sı­nı açıp içe­ri gi­ri­yo­rum. Ne sar­ma­şık­lar ne de sar­dun­ya­lar. Sa­rı, her şey sa­rı. Sa­de­ce do­yum­suz bir top­rak ko­ku­su ge­li­yor bur­nu­ma, do­ya do­ya içi­me çe­ki­yo­rum. Bah­çe­nin or­ta­sı­na ka­dar yü­rü­yo­rum. Ayak ses­le­ri­mi du­yan ser­çe­ler uçu­şu­yor gök­yü­zü­ne. Her şey bir­den can­la­nı­yor, bu­ra­ya ait ol­du­ğu­mu an­lı­yo­rum. Yer­ler­de ayak iz­le­ri­mi gö­rü­yo­rum, diz­le­ri­mi ya­ra­la­dı­ğım ça­lı­la­rı, kuş­la­rı­nı ko­va­la­dı­ğım ağaç­la­rı. Baş­la­dı­ğım ye­re ge­ri dön­müş­tüm. Kü­çük­ken an­ne­min hiç yak­laş­ma de­di­ği ku­yu­nun ya­nı­na ge­lip, çö­me­li­yo­rum. Ka­pa­ğı­nı güç­lük­le açı­yo­rum. Uğul­tu­lar ge­li­yor de­rin­den, her şe­yi çö­ze­cek uğul­tu­lar. İçim­de ta­rif­siz bir se­vinç, adı­nı ko­ya­ma­dı­ğım duy­gu­lar. Eği­lip içi­ne ba­kı­yo­rum; taş du­var­lar. Yo­sun ko­ku­su ve se­rin­lik. Aşa­ğı sar­kı­tıl­mış, ama çe­kil­me­den ora­da unu­tul­muş ko­va, boş­luk­ta sal­la­nıp du­ru­yor. Uzun, de­rin bir yol. Avuç­la­rı­ma ba­kı­yo­rum, acz ve id­dia. Hey­bem­de rü­ya­la­rım, fo­toğ­raf­la­rım. Ar­tık her şe­yin an­la­mı­nı öğ­re­ne­ce­ğim. "Yu­suf!", "Yu­suf!" di­ye ba­ğı­rı­yo­rum. Ses yan­kı­la­nıp ge­ri dö­nü­yor. Bir sü­re bek­li­yo­rum ama ce­vap gel­mi­yor. Bü­tün gü­cüm­le bir kez da­ha ba­ğı­rı­yo­rum,"ka­pı!", "ka­pı!". Çıt yok. İçim­de bir üşü­me, bir kor­ku. Bir an zih­nim­den bin­ler­ce  ka­re ge­çi­yor.  Ama bir­den,  tam an­la­şıl­ma­yan bo­ğuk bir ses, taş du­var­da yan­kı­la­na yan­kı­la­na yü­zü­me çar­pı­yor. İyi­ce sar­kı­yo­rum. O an, Yu­suf'u gö­rü­yo­rum, önün­de pa­rıl­tı­lı bir rah­le, bir ki­ta­ba da­lıp git­miş. Renk renk ışık­lar dö­kü­lü­yor omuz­la­rın­dan. Göz­le­rim ka­ma­şı­yor, hey­be­mi açı­yo­rum. 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

16/12/2008 - Yüreğinize sağlık

Yazan Önder
Yüreğinize sağlık Necip Bey. Çok güzel bir çalışma olmuş..
Bağlantı

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL ÖZ ÖYKÜCÜLÜĞÜ
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ ATAY YAZISI
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 / Haziran 2009
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -temmuz 2009)
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK- MAYIS 2009)
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOSUN
FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
İMGESEL ÖYKÜLER: BİLGE KARASU ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN

Kategoriler

  • eserleri
  • kimdir
  • necip tosun hakkinda
  • Oyku Tosun Kosesi
  • oykuler
  • secmeler - mimlenenler
  • sinema yazilari
  • soylesiler
  • yazilar
  • Arkadaşlarım

    sekercocuk
    sinefil78
    suaviyazgic
    edebiyatlik
    esitgin
    cemiyyet
    cemalsakar
    gereksizedebiyat
    sheepishsherry
    kozanali
    aliemree
    furkanulubeyli
    cihatduman
    sinova
    uguripek
    hakangeziyor
    hayriyeunal
    salihamalhun