Necip Tosun

21/8/2009 - NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA


ÇAVLANIN İÇİNDE TEK BAŞINA: NEZİHE MERİÇ ÖYKÜCÜLÜĞÜ
NECİP TOSUN

 

         1925 yılında doğan Nezihe Meriç, ilk kitabı Bozbulanık (1953) yayınlandığında yoğun bir ilgiyle karşılanmış ve “Cumhuriyet kuşağının ilk kadın yazarı” olarak nitelenmiştir. Ardından Topal Koşma (1956) ve Menekşeli Bilinç (1965) kitapları gelir. “Cumhuriyet kuşağının ilk kadın yazarı” yargısı her ne kadar abartılı bir yargı da olsa kimi haklı yanları vardır; çünkü Meriç, öykülerinde, temada, dilde, kurguda, anlatımda, siyasal tavırda o güne değin ki kadın yazarlardan (Güzide Sabri, Muazzez Tahsin, Kerime Nadir) tümüyle farklı bir anlayış sergiler. Öncelikle kadına, dönemine göre bambaşka bir açıdan bakar. Hep duygusal açıdan ele alınan kadın onun öyküleriyle artık hem toplumsal mücadelenin içinde bir bireye hem de cinselliği de olan bir kimliğe bürünmüştür. Böylece 1970’le damgasını vuracak olan mücadele içindeki kadın ve 1980’lerden sonra tümüyle edebiyatımızı kuşatan, kadının cinsel özgürlüğü ve erkeklerin dünyasındaki ezilmişlikleri Meriç aracılığıyla gündeme gelmeye başlar. Ayrıca Meriç eserlerinde modern öykünün imkânlarını kullanırken dilde özenlidir ve bilinç akışı, iç monolog gibi yeni teknikler denemektedir. Bu yönüyle de döneminin kadın yazarlarından ayrılır ve yenilikçi bir öykü anlayışını temsil eder.

            Nezihe Meriç, gündeme gelme ve yayın aşamasında belki de hiçbir yazara nasip olmayacak şanslı bir serüven yaşar. Henüz birkaç  öyküsü dergilerde yayınlanmış genç bir yazar adayı iken, Seçilmiş Hikâyeler dergisinin sahibi Salim Şengil’in dikkatini çeker ve bu derginin 40-41. sayısı “Nezihe Meriç Özel Sayısı” olarak çıkar. (Nezihe Meriç: “Bu özel sayıdan sonra, herhalde tek kadın hikâyeci olduğum için, enikonu üne erdim.”) Bu anlamda Nezihe Meriç’in Türk öykücülüğündeki en önemli özelliği daha kitabı yayınlanmadan üne eren bir yazar olmasıdır. Meriç daha sonra öykü dışı türlere de eğilmiş, oyun, roman, çocuk edebiyatı gibi diğer türlerde ürünler vermiştir. Bu aralar ve başka yönelimler öyküde onun ustalığını sergileyecek ortamdan uzak tutmuş, bu yüzden kalitesine ve ustalığına karşın 1953 ile 2009 arasına sekiz öykü kitabı sığdırabilmiştir. Bütün bunlara rağmen bir döneme kaynaklık eden yenilikçi yanı, ustalıklı öyküleriyle Türk öykücülüğünde atlanmaması gereken bir öykücü olmayı başarmıştır.

 

        Öykü serüveni

         Nezihe Meriç’in öykü serüvenini üç döneme ayırmak mümkündür. Daha çok kadın- erkek ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı ilk dönem öyküleri (Bozbulanık, Topal Koşma, Menekşeli Bilinç), siyasal ağırlıklı ikinci dönem öyküleri (Dumanaltı) ve postmodern eğilimleri yansıtan son dönem öyküleri (Bir Kara Derin Kuyu, Yandırma, Çisenti,Gülün İçinde Bülbül Sesi Var ).

         Meriç, öyküye en iyi yerden, tüm öykü serüveni boyunca yükselebileceği en başarılı çizgiden başlar. İlk öykü kitabı Bozbulanık (1953)[1] onun en başarılı çalışmasıdır. Kadın sorunlarını geçim sıkıntısıyla örtüştürerek ilk kitaplarda pek rastlanmayacak bir ustalık sergiler. Sait Faik etkisi gözden kaçmaz ama kişilikli bir öykü de kendini gösterir. İki öykü dışında tiplerin/kahramanların tümü kadındır. Başka tipleri de anlatsa özne yine kadın, kadın dünyasıdır. Öykülerde yetim kalmış kızların, dul kalmış kadınların dramları anlatılırken, genç kızların özgürlüklerine toplumun, çevrenin olumsuz bakışı eleştirilir.

          Meriç’in ikinci öykü kitabı Topal Koşma da (1956)[2] tümüyle “kadın” odaklıdır. Kadınların incelikli dünyasında erkekler çoğunlukla olumsuz tiplerdir. Eşlerini aldatırlar, gözleri dışarıdadır. Öykülerde ayrıca kuşak çatışması anlatılırken, genç kızların yeni arayışlarını, seçimlerini büyükler/çevre anlayamaz. Üçüncü kitap Menekşeli Bilinç’te (1965)[3] ilk iki kitaptaki kadınların arayışlarının biraz daha netleştiği gözlenir. Kadınlar artık başkaldırır ve cinsel özgürlüklerinin peşine düşerler; ama kitap, bir tekrarın başladığının göstergesidir. Sanki kendisi de bunun farkındadır ve öyküye uzun bir süre ara verir. On dört yıl sonra yayınlanan Dumanaltı (1979)[4] onun öykü serüveninde ilginç bir yönelimi temsil eder. İlk üç kitaptan sonra dönemin gözde eğilimlerine yaslanarak ideolojik ve tezli öyküler yazar. Dönem 12 Mart’ın fırtınalı günleridir. Sosyalizm düşüncesinin haklılığını ispat etmek için sosyal hareketlere, sosyalizmin tüm simgelerine el atar. “Parti”, “miting”, “sömürü”, “sol”, “faşist” öykülerde sık sık kullanılan kelimeler olur. Artık insanlar okulda boykota, alanlarda mitinglere koşmaktadır. Halkı için ölümü göze alan gençler, öldürülmekte, hapisanelere atılmaktadır. Sadece öğrenciler değil emekçiler de bilinçlenmiş, sendikalmış sömürüye karşı grevlere başlanmıştır. Her yanda sıkıyönetimin baskısı hissedilmektedir. Yayınevi olarak bastıkları bir kitapla kendisi de bir cezaevi serüveni yaşayan Meriç, “Dumanaltı” ile 12 Mart edebiyatının nitelikli örneklerinden birini verir.

          Yeni öykü kitabı ise on yıl sonra yayınlanır: Bir Kara Derin Kuyu (1989).[5] Ama bu arada ülkede çok şey değişmiştir. 12 Eylül müdahalesiyle birlikte depolitizasyon, bireyin yüceltilmesi artık başat bir anlayış olmuştur. Meriç’in inandığı toplumsallık düşüncesinin irtifa kaybetmesi onda kırıklık yaratır. Bu tutum da öykülerde hemen kendini hissettirir. Yaz kenti izlenimlerinden oluşan kitap bu kırıklığı ve biraz da umutsuzluğu yansıtır. Bu yüzden öyküler, yazarın yazdıkları değil yazamadıkları öykümsü metinler gibidir. Böylece bu metinleri niçin öyküleştiremediğini okurla paylaşır. O bu dönemi kitabın girişinde şöyle anlatır: “Yaşadığımız şu günleri  anlamaya çalışma beni çok yordu. Yazmak, giderek büsbütün zorlaşıyor benim için diye düşündüm.” Bu arada Nezihe Meriç’in Bir Kara Derin Kuyu ile birlikte postmodern özellikleri öykülerinde yansıttığı gözlenir.

       Meriç Yandırma (1998)’da[6] ilk öykülere, o bildik, çok sevdiği temalara yeniden döner. Kitap tümüyle kadın-erkek ilişkilerine, aşka odaklanmıştır. Öykülerde ağırlıklı olarak, yazma serüveni öne çıkarılırken, okur, metni oluşturma serüvenine ortak edilir. Öykülerde okunan metnin kurmaca olduğu vurgulanırken, gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkiler öykülerde bir sorunsal olarak yer alır.

         Çisenti (2005)[7] usta bir öykücünün, dağınık, çeşitli zaman aralıklarında yazılmış öykü notları gibidir. Yazdıklarıyla yazacakları arasında bir iç dökme gibi. Yazar, tüm kitap boyunca yazma serüveninden söz eder. Bazen bu notları öyküleştirir bazen yarım bırakır. Yazdığı öyküleri yeniden yazar. Çünkü anlatıcıya göre, öyküyü yazmak, yayınlamakla öykü tamamlanmış olmaz. Yazarda öykü hiç tamamlanmaz, yazma serüveni devam eder, zamanla yeni boyutlar kazanır. Öykü malzemelerinin bir kısmında da okura aktarır ve ‘bir gün yazılacak bunlar, senin karşına öykü olarak çıkacak’ der sanki. Kendi deyişiyle öyküler, “uzun bir hikâyedir, orasından burasından yazılmıştır.” Aslında bu metinlerin bilinçli bir şekilde yarım bırakıldığı düşünülebilir. Çünkü yazar böylece tamamlanmamışlık gerçeğini okura ispatlamak ister. Hayat gibi, tıpkı hayat gibi. Kahramanlar bir görünüp kaybolurlar. Belki bu kitap sonrası yeniden karşımıza çıkacaklardır. Çisenti bu yüzden bir ara kitap gibidir: Büyük bir öykücünün kıyı kenti izlenimleri, öykü notları.

          Gülün İçinde Bülbül Sesi Var (2008)[8], yine yılgın, hüzünlü, içli bir sese yaslanır. Bütün bir öykü “ah!” üzerindedir. Anlatıcı geriye dönüp âdeta bu “ah!”ların dilini çözmeye çalışır, insanlara “ah!”dedirten insanlık hâllerine. Tüm öykülerde gündelik hayattaki sıkça kullanılan “hayat sürüyor” klişesinin “ama nasıl geçiyor”unu irdeler. “Yanmışım Dumanım Tüter” kitabın örnek öyküsü gibidir. Bir ölümün arkasından, yokluğun, boşluğun, sessizliğin ardından, bu eksikliğin anlatıcıda yarattığı dilsizliğe tanıklık ederiz. Anlatıcı dilsizdir, zira bu acıyı bir türlü izah edecek kelimeleri, duyguları bulamaz. Sarıldığı tek sözcük “keder”dir: “Sadece kederliyim artık.” Diğer öykülerde de çavlanın içinde sessizce tek başına bekleyen yalnız insanların dünyasına eğilir. Kaybedenlere, yalnızlara, aşk kırgınlarına bakar. Kimsenin dikkatini çekmeden yaşayan aşk kırgını, yalnız kıpırtı hanım (“Kıpırtı Hanım”), şehir yaşamından, dedikodudan sıkılıp, bir gün bir dağ evine sığınan yalnız adam (“Öyle Yalnızız ki Bu Panayırda Sevgimiz Durmadan Bir Taşı Ovar”). Aşık olduğu kadını sanatı uğrana terk eden ressam (“Kapalı Öykü 2”) bunlardan bazılarıdır. Fonda, yoksulluk, haksızlık, kıyım, savaş ve kötü giden bir dünya vardır.

         Kadın erkek ilişkileri, kuşak çatışması, aşk, sosyalizm...

         Erkek, kadın, nikah, özgürlük, sol, deniz, onun öykülerinin anahtar sözcükleridir. Bütün öykülerinde bu kelimelerin, kavramların açılımlarını işler. Prototip hep aynıdır: “İyi bir ailenin kızı olan Meli İstanbul liselerinden birinde edebiyat öğretmenidir. Çevresiyle anlaşamayan, iki çağ arasında bocalayan, duygularıyla düşünceleri bağdaşamamış, XX. Yüzyılın bozgun havasında yaşayan, sanatçı yaradılışlı bir kızdır. Anadolu’da bulunan ailesinden ayrıdır. Bir apartman odasında yarı pansiyon oturmaktadır.” (“Susuz VIII”, Topal Koşma). Meriç, bu yarı-aydın kızın gözünden (öğretmen) toplumun kadına bakışını eleştirir. Öykülerde iyi erkeklere ulaşılamaz, kötü erkekler evden kaçar, eşlerini dul bırakırlar. Kahramanımız ise her şeyin bilincindedir ama toplum/çevre zincirini kıramaz. Değişen toplumsal anlayışlar ve modernleşme karşısında kadın yapayalnızdır.

         Tümüyle kadın erkek ilişkilerine odaklanmış öykülerde öncelikle genç kızların durumları ele alınır. Genç kızlar içinde yaşadıkları çağa ayak uydurmak isterler. Ama çevre bu talepleri hoş karşılamaz. Ne aradığını tam olarak bilemeyen genç kızlar, düşlere yatarlar. Çevrelerinde her şey alacalıdır, netleşmemiştir. Toplumsal ilkeler onları sıkar, boğar, boğar... Çevre kızın okumasını, dilediğince giyinmesini, şarkı söylemesini, bir işte çalışmasını hoş karşılamaz. Sonunda “hayatın bilincine varmış” genç kızlar/kadınlar “başkaldırırlar”: “Başkaldırmıştı. Aklının kestiği, hoşuna giden ilk delikanlıyla yatmıştı. Çenesini yukarı dikerek, tepeden bakmıştı akranlarına.” (“Hıshışi Hançer”, Menekşeli Bilinç). Çünkü ekonomik özgürlüğüne kavuşmuştur: “Gece çalışmışım, gündüz çalışmışım. Hoşuma giden bir adamla yatmak hakkımdır.” (“Açar da  Tutku Tutku Gülleri Açar”, Menekşeli Bilinç)

         Dördüncü öykü kitabı Dumanaltı’da  aşk ve erkeğe bakış “keskin” bir dönüşüme uğrar. Genç kızlar çıkacakları/sevecekleri erkekte artık sevgi, aşk değil “ideoloji” ararlar. Ama sevebilecekleri erkekler kendileriyle mitinge katılacaklarına denize giderler. Bu kızlar bilinçli birer sosyalist olarak bir mücadele içinde iken erkekler karşı kamptadır: “Zaten olmazdı ki. Birimiz sağcı, birimiz solcu.” Sonuçta kavuşma yine gerçekleşmez.

         Meriç, kadın erkek ilişkilerindeki sorunları gündeme getirirken, bu ilişkilerdeki çözülmeden en fazla kadınların zarar gördüğü gerçeğini dile getirir. Bozbulanık’taki “Dünyada Teknik Arıza” öyküsünde, genç yaşta iki çocukla dul kalan Nermin Hanımın evde çuval dikerek hayat kazanma mücadelesi anlatılır. Ama çevresi ona iyi gözle bakmaz ve bir dedikodu malzemesi olarak yaklaşırlar. “Umut Fakirin Ekmeği”nde aynı temaya vurgu yapılır. Aslında genel anlamda boşanmalarda hep erkekler suçlu olmakla birlikte, kimi zaman anlayışsız, cahil kadınlar da bu süreci hızlandırmaktadır. Bozbulanık’taki “Uzun Hava”da bunu vurgular. Şoför anlayışsız karısı karşısında yeni arayışlar içine girer ve dost tutar. Tam da buralarda evlilik dışı birlikteliklerin savunusu yapılır.

         Meriç’in aile kurumuna, mevcut evlilik anlayışına eleştirel bakışı vardır. Nikah kurumunu eleştirir ve birliktelikleri sevgi ve cinsellik bağlamında değerlendirir. Ona göre cinsel arzu ve sevgi insanların birlikte olmaları için yeterli nedenlerdir. Öyle ki bu şartlar oluştuğunda insanlar evlilik bağına gerek kalmaksızın birlikte olabilmelidir. Ayrıca evliliklerin toplumsal bir baskı ile oluştuğunu bunun da insanları iki yüzlülüğe sürüklediğini düşünür: “Birbirini düşünmeden, arzu etmeden, rastgele birleşmiş  iki insan. Nikah ne demek? Ne idüğü belirsiz bir herif, yani imam; üç beş kişiden âmin âmin ve peydahlanan ben. Ama düşünün, birbirini arayıp bulan, isteyen iki ruh, iki vücut birleşirse... O zaman kâğıtlar ve imzalar bir yana, doğan çocuk piç değildir. Kesinlikle! Sahici insan odur işte...” (“Öğretmen”, Bozbulanık) Bu yüzden evlilikle sonuçlanan değil, kaçırılmış, yanından geçilmiş, sahip çıkılmamış, sonuna kadar yaşanmamış aşkları ve yıllar sonra bu kaybedişlere hüzünlü bakışlarını anlatır. Onun öykülerinde zaman zaman kırsal  kesim ve şehir kadınları karşılaştırılması yapılıp, kırsal kesim kadınlarının durumlarının daha kötü olduğu işlenir.

         Bilindiği gibi 1950’ler toplumsal hayatımızda büyük değişimlerin, dönüşümlerin yaşandığı bir zaman dilimidir. Köyden kente göç, modernizm, yenilikler karşısında tam bir çarpılma yaşayan Türk insanı iki arada bir derede kalmıştır. İşte Meriç, öykülerinde bu toplumsal değişim ve dönüşümün “kadın cinsi” üzerindeki etkisini tartışır. Tartışmanın odağına da kadını ve aile kurumunu oturtur. Onun tipleri tümüyle Batılı anlayışı temsil ederler. Batılı düşünüş, duyuş ve yaşayışları kendi yaşamlarında uygulamak isteyen kadınlar/genç kızlar öncelikle çevre baskısıyla karşı karşıya kalırlar. Ve tam da buralarda o kadîm “kuşak çatışması” devreye girer; ama kuşak çatışmasına bir medeniyet/kültür perspektifinden değil daha çok bireysel özgürlükler açısından bakılır. Bütün bunlar şüphesiz dönemin özgürlük havasının ve kadının kıstırılmışlığının bir yansımasıdır. Özetle kadınlar öykülerde tıpkı erkekler gibi bir cinselliklerinin olduğunun bilinmesini isterler.

 

         Kurmacadan üstkurmacaya

          Postmodern yazını temsil eden bir kullanım olan üstkurmacada (metafiction), kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınıra dikkat çekilir. Metnin yazılış süreci anlatının ana sorunsalıdır, yazar, okura okuduğu metnin kurgusal olduğunu kabul ettirir, sürekli bakış açısı değişir, okur beklentileri boşa çıkarılır, hikâye içinde hikâye anlatılır, okura okuduğu şeyin bir gerçek değil bir oyun olduğu hatırlatılır, metinde roman/öykünün yapısı, teorisi tartışılır, kısaca kurgu tüm sayfalara nakşedilir.

         Bir Kara Derin Kuyu, Yandırma, Çisenti, Gülün İçinde Bülbül Sesi Var postmodern öykünün özellikle üstkurmaca özelliklerini yansıtır. Bu öykülerde ağırlıklı olarak, yazma serüveni öne çıkarılırken, okur, metni oluşturma serüvenine ortak edilir. Öykülerde okunan metnin kurmaca olduğu vurgulanırken, gerçek ile kurmaca arasındaki ilişkiler öykülerde bir sorunsal olarak yer alır. Meriç, Bir Kara Derin Kuyu’daki “Öykücük” adlı öyküye şöyle girer: “Öykücüğümün üç bölümü var, kısa yazmak istediğim.” İlerleyen bölümlerde, “Demek ki (burada bir üç nokta koymalı. Koymak istemiyorum. Nokta da olmaz. Öyle bırakıyorum)” diyerek yazma serüvenini aktarmayı sürdürür. “Çangal” öyküsüne ise şöyle girer: “(Burada, başlangıç tümcesi olarak, bilgece bir söz kullanmayı düşünüyorum. Şimdilik boş kalsın. Bu söz, bitirişi de içermeli)” Yandırma’daki öykülerin tamamı öykünün yazılış serüvenine ayrılmıştır. Meriç, kitaba da adını veren “Yandırma” öyküsünde, “Şimdi, bu öyküyü yazmak için, masanın başında oturmuş düşünüyorum. Düşünüyorum da, bir öykü ne şaşırtıcı, ne de garip oluşumlarla başlıyor, gelişiyor, kotarılmaya hazırlanıyor,” der. “Ünlemleri Kökertmek” öyküsüne aynı yaklaşımla başlar: “Bu öyküde iki ‘ah’, bir ‘eyvah’ kullanmak istiyorum. Bu iki ünlemi de, bu öykü içinde, derinlemesine, iç içe geçmiş, sonu olmayan mağaralar olarak duyumsuyorum. (…) Şimdi öykünün öyküsü: Bir yokuş var. Yokuş yukarı, genişçe bir yol.” Çisenti de benzer bir iz üzerinde yürür. “Kimin Kimsesi Kim” öyküsünde öykü yazma serüvenini iyice belirginleştirir: “Asıl yazmak istediğim, beni zorlayan, bu kızın öyküsü. Ama, çevresini, onu, anlatarak bir kez daha görmeden, öyküyü kuramıyorum. Bu, ya, benim iyi bir öykücü oluşumdan, ya da bir eksikliğim var. Var ki, sözümü iyi damıtamıyorum. Dur bakalım.” Ayrıca öyküde gerçek ve kurmaca tartışılır: “Şu: yazacağın çarşı da gerçek. Gerçeklerle kurguları ayırmalı mı? Bunların nerede, nasıl ayrıldıklarını nasıl bileceğiz ki! Ayırmaya hem gerek yok, hem olası değil. Bir de bu gerçek, gerçek denilen nedir ki? Nedir gerçek denilen şey! Sen yazmanı sürdür bakalım, nereye dek gidecek. Kafandaki kabataslak tasarladığın metni hep göz önünde tutmaya çalış. (O seni yönetir nasıl olsa.)” Gülün İçinde Bülbül Sesi Var’da kurmaca-gerçeklik ilişkisi daha da ayrıntılandırılır. Tüm öykülerde, bir sorun olarak kurmaca yer alır ve üst kurmaca geliştirilir. “Bu öyküyü, öykünün sesini duyarak okuyanlar, zaten o eksik gibi görünenin sesini de algılayıp katacaklardır öyküye.” (“Benim Acılarım Acıların Beyidir.”) Kimi öykülerde de biçem değişikliği okura izah edilir: “Bu bölüm çok ustalıkla yazılmalı. Yoksa eskilerin ‘kel alaka?’ yenilerin ‘ne alaka’ dedikleri durum çıkar ortaya.” (“Öyle Yalnızız ki Bu Panayırda Sevgimiz Durmadan Bir Taşı Ovar”). “Şimdi merak eğesinden başlayalım.” (“Öyle Yalnızız ki Bu Panayırda Sevgimiz Durmadan Bir Taşı Ovar”). “Yazarın sıkıntısı vardı. Şu: Öyküsünü yazmak istediği öykü kişisini, kaçıncı kişi olarak dillendirmek istediğine karar verememek.” (“Yaşamak Denince”) Öykü finallerini ilişkin bir yargıda bulunur: “Sonra? Sonra denilmesin! Diyorum ki: Sonrası uzun. Daha kaç öykü yazılır bir bu, ‘sonra’ için. Sonrasını da okuyan üretsin. Öykücüye de bu kadar yüklenilmez ki canım. Şu yazdığını ortaya çıkarıncaya dek, beyni ne hallere geliyor. Ona da yazık.” (“Diyorum ki”) “Şimdi burada sıradan tanımıyla edebiyat yapılacak. Başka türlü ifade etmek olası değil çünkü. Zor.” (“Kapalı Öykü”) Öyküde betimlemenin ne anlama geldiği açık edilir: “Kuş Sesleri, ağaçların belli belirsiz hışırtısı, kentin uğultusu, bakkalın radyosunda haberleri okuyan spikerin yumuşak sesi vb… (Öykü bu ayrıntıları istiyor. Bir çeşit giyinmek bu onun için.)” (“Balkonlu Öykü”)

 

          Dil ve biçim

          Öyküyü, “insanın bir ruh halinin, herhangi bir olay karşısındaki durumunun, kısmetine düşen zaman içinde, bir gülüşün, bir davranışın ustaca makaslanıverişidir,”[9] diye tanımlayan Meriç, durum, atmosfer öyküleri yazar. Olayı değil o olayın yazarda yarattığı, izlenimleri, etkileri, çağrışımları öyküleştirir. Asım Bezirci de, Meriç’in öykülerinin “olaylardan çok izlenimlerle, duygularla, çağrışımlarla örüldüklerini ve şiirsel bir duyarlıkla beslendikleri”[10] tespitinde bulunur. Bu anlamda modern öykünün imkânlarını kullanır. Ama kurguyla, biçimle fazla oynamaz. Zaman zaman biçimsel denemelere girişirse de bu arayış fazla uzun sürmez ve birkaç öyküyle sınırlı kalır. Bu yüzden girift olmayan kolay anlaşılabilir bir anlatısı vardır. Kimi öykülerde ise belli belirsiz bilinçaltı göndermelerine yer verir. Zaman kaymaları, iç monolog yaklaşımları onu bu tekniğe yaklaştırsa  da özellikle kimi öykülerdeki mesaj kaygısı bunu örter. Onun öykülerinde döneminin gözde eğilimleri olan “bunalım edebiyatı” ve “varoluşçuluğun” izleri de görülür Ama bu izler, baskın değildir.

          Meriç, genel anlamda dilde özenlidir. Kelimenin gücünden, çağrışımlardan beslenerek oluşturur öykülerini. İlk dönemlerde direnmesine karşın sonraları dildeki özleştirmeci yaklaşımlara benimser, kimi yaşanırlık kazanamayan kelimeleri öyküsüne sokar. “İstisnalar kaideyi bozmaz” genel deyişi onda “ayrıcalıklar kuralları bozmaz”a dönüşür. Ağız öykünmesi/şive taklidini bolca öykülerinde kullanır. Zaman zaman da şiirsellik peşine düşerek zorlama benzetmelere girer. Ancak Meriç, Türk öykücülüğünde dil bilinci en yüksek yazarlarımızdan biridir. Özellikle atmosfer yaratma ve duygu aktarımında dili kusursuz kullanır. Meriç, “Menekşeli Bilinç” öyküsünde bir ayrılık ve duygu yoğun an’ı abartmadan çarpıcı bir resimle şöyle anlatır: “Sokak kapısı açılınca kamaşık bir beyaz ışık düştü merdiven başına. Sonra, ışıktan, sarı tüyleri parlayan iki ince bacak, bir küçük bavul geçti. Bir ince bilek, bir kalın kemerli kol saati, bir tutulmuş öpücük, üç damla peş peşe gözyaşı damlası geçti. Sokak kapısı, sonra, yavaşça sineklenmiş  menekşelerin üzerine kapandı.” Meriç burada sulugözlü metinlerin tuzağına düşmeden, ayrılık anlarının insanda yarattığı acıyı, hüznü etkili bir şekilde bize yaşatır.

        Sonuç olarak Meriç, bireysel hayatları yok sayan toplumsal baskıları, anlayışsızlıkları eleştirerek, ülkemizde büyük baskı altında olduğuna inandığı kadınları özgürlük perspektifinden ele alarak öykülere taşımış, onların önünü açmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de modern öykünün imkânlarını ve araçlarını pek çok öykücüden önce keşfedip öykülerinde uygulayarak Türk öykücülüğünde yol açıcı bir yazar kimliği oluşturmuştur.

 



[1] Nezihe Meriç, Bozbulanık, Can Yayınları, 3. Baskı 1981.

[2] Topal Koşma, Can Yayınları, 3. Baskı 1992.

[3] Menekşeli Bilinç, Can Yayınları, 2. Baskı 1991.

[4] Dumanaltı, Can Yayınları, 3. Baskı 1993.

[5] Bir Kara Derin Kuyu, Can Yayınları, 1 Baskı. 1989.

[6] Yandırma, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı 1998.

[7] Çisenti, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı 2005.

[8] Gülün İçinde Bülbül Sesi Var, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı 2008.
[9] “Nezihe Meriç’le Bir Konuşma”, Seçilmiş Hikâyeler dergisi, Ocak 1953. Aktaran; Asım Bezirci, Nezihe Meriç, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1999, s. 83.
[10] Asım Bezirci, Nezihe Meriç, Evrensel Basım Yayın, 1. Baskı 1999, s. 84.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son SayfaSonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

Gündeme getirmek istediğim / SELİM İLERİ
KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ /
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL Ö
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL
YÜCEL ÇAKMAKLI'NIN ARDINDAN
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ A
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 /
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -tem
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOS

Kategoriler

Arkadaşlarım

cemiyyet
Blogcu Yardım
salihamalhun
sinefil78
hayriyeunal
kozanali
esitgin
gereksizedebiyat
suaviyazgic
cemal şakar
sheepishsherry
aliemree
iffet oral
sekercocuk
furkanulubeyli
cihatduman
uguripek
hakangeziyor
edebiyatlik