Necip Tosun

20/10/2008 - GÜN DEVRİLDİ CADDE-İ KEBİR'DE/ NECİP TOSUN

Kategori: oykuler

Öy­le­si­ne bir şey­miş gi­bi, gün dev­ril­di uzak­lar­da, umur­sa­maz, al­dır­maz bir sı­ra­dan­lık­la. Par­ça­lan­dı gü­neş, bir ya­rı­sı de­niz­de, öbür ya­rı­sı son­suz­luk­lar­da. Gün dev­ril­di uzak­lar­da, ses­siz­li­ğe bir şim­şek. Kub­be­ler­den gü­ver­cin­ler fır­la­dı gök­yü­zü­ne, ka­nat ses­le­ri ala­ca­ka­ran­lı­ğa ka­rış­tı. Bir­den ışık­la­rı pat­la­dı Cad­de-i Ke­bir'in. İn­san­lar­da bir te­lâş. Son an­da bir şe­ye ye­ti­şe­cek­ler­miş gi­bi, son an­da bir ye­rin­den ya­ka­la­ya­cak­lar­mış gi­bi ha­ya­tı, bir te­lâş, bir te­lâş. Ama yi­ne de va­ra­cak­la­rı yer, ya­şa­na ya­şa­na ken­di­le­ri­ne ait ol­mak­tan çık­mış alış­kan­lık­la­rı de­ğil mi? Pe­ki öy­ley­se bu ka­la­ba­lık­lar, bu te­lâş­la böy­le ne­re­ye? Ne­re­ye böy­le so­ru­suz, düş­süz?

Gün dev­ril­di uzak­lar­da, Cad­de-i Ke­bir'de bir te­lâş. Tram­vay, ar­tık bi­zim ol­ma­yan Sa­ray, At­las, Al­ka­zar si­ne­ma­la­rı­nın önün­den hü­zün­le sü­zü­lü­yor. Gü­rül­tü­lü genç­ler ini­yor iç­le­rin­den. Cep­le­rin­de bor­sa der­gi­le­ri, hiç­bir dü­şü ol­ma­yan bu genç­ler, et ko­ku­lu, ya­pış­kan Pe­ra ru­hu­na so­ku­lu­yor­lar. Rüz­gâr önü­ne kat­tı­ğı toz bu­lut­la­rı­nı ve yağ­mu­ru, asır­lık bi­na­la­rın bel ver­miş du­var­la­rı­na çar­pı­yor.

Gün dev­ril­di uzak­lar­da, Cad­de-i Ke­bir'de bir te­lâş. Bi­raz­dan bol bo­ya­lı ka­dın­lar dev­ri­ye ara­ba­la­rın, ya­nın­da pa­zar­lık­la­ra baş­la­ya­cak­lar. Ar­ka so­kak­lar­dan ge­le­cek si­lah ses­le­ri,  bir na­mus ci­na­ye­ti ro­ma­nı­na ye­ni bir say­fa aça­cak. Son­ra çığ­lık çığ­lı­ğa bir po­lis si­re­ni du­yu­la­cak, in­san­lar ilik­le­ri­ne ka­dar tit­re­ye­cek­ler. Ge­ce ge­le­cek Cad­de-i Ke­bir'e, hiç bit­me­ye­cek ge­ce. Ben eli­mi uy­ku hap­la­rı­na uza­ta­ca­ğım.

Pen­ce­re­yi ka­pa­tıp, per­de­le­ri çe­ki­yo­rum. Cad­de-i Ke­bir'in  gö­rün­tü­sü, gü­rül­tü­sü gi­di­yor. Ra­hat­lı­yo­rum. Ama içim­de de­rin bir boş­luk. Rad­yo­yu açı­yo­rum. Ha­re­ket­li, can­lı bir mü­zik. San­ki  dün­ya­da hiç acı yok­muş gi­bi. Da­ya­na­mı­yor, he­men ka­pa­tı­yo­rum. Oda­da do­laş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Otel re­sep­si­yo­nu­na not bı­rak­tım. Gö­rüş­mek is­te­mi­yo­rum di­ye. Kaç ak­şam geç­ti böy­le za­ten, ne ara­yan ne so­ran. Es­ki­den böy­le miy­di. Set­ler­den set­le­re ko­şar­dım. Ye­ti­şe­mez, pek çok ya­pım­cı­yı da at­la­tır­dım. Ne­re­den ne­re­ye. Şim­di so­ğuk bir otel oda­sın­da uy­ku­yu arı­yo­rum. Re­sep­si­yon­da yi­ne söy­len­di­ler oda­ma çı­kar­ken. Hem de yü­zü­me bi­le bak­ma­dan. Borç­la­rım bi­rik­miş fa­lan. Bu son haf­tam­mış. Borç­la­rı­mı öde­me­liy­mi­şim. İçim­den, bu­gün öde­şe­ce­ğiz de­dim, me­rak et­me­yin. Bu­gün öde­şe­ce­ğiz.

Pen­ce­re ke­na­rın­da­ki me­nek­şe­ye ili­şi­yor gö­züm. Her sa­bah şar­kı­lar eş­liğ­in­de su­la­dı­ğım me­nek­şe­ye. Ama ha­yır, bu­gün su­la­ma­ya­ca­ğım. Kol­tu­ğa otu­ru­yo­rum, odam­da­ki tek kol­tu­ğa. Bir si­ga­ra ya­kı­yo­rum. Anı­lar, çağ­rı­şım­lar. Set­te­ki ışık­lar gö­zü­mü alı­yor, ka­me­ra­la­ra çar­pı­yo­rum. Ar­tık her şey o ka­dar uzak­ta ki. Renk­le­ri­ni, ko­ku­la­rı­nı öz­le­dim. Ye­ni bir dün­ya ku­rul­muş ve biz dı­şın­da kal­mı­şız bu dün­ya­nın. Öy­le mi? Kal­kıp, ma­sa­ya ge­li­yo­rum. Si­yah be­yaz ga­ze­te ku­pür­le­ri, Nem­bu­tal, Di­ya­zem, Pert­ran­qu­il. Ama ha­yır, da­ha et­ki­li ol­ma­lı.

Gı­cır­tı­lı ka­pı­sı­nı açı­yor, ban­yo­ya gi­ri­yo­rum. Ye­re düş­müş hav­lu, bu­ğu­lan­mış ay­na, diş fır­ça­sı, tı­raş ta­kı­mı. De­rin bir iç ge­çi­ri­yo­rum. Ji­le­ti çı­ka­rı­yo­rum. Son­ra bi­lek­le­rim­de gez­di­ri­yo­rum, da­mar­la­rım­da. Ay­na­ya ba­kı­yo­rum: Re­sep­si­yon­dan bi­rik­miş borç­la­rı­mı so­ru­yor­lar, set ışık­la­rı göz­le­ri­mi alı­yor. La­vo­ba­ya eli­mi ko­yu­yo­rum. Bi­le­ği­me yak­laş­tı­rı­yor, de­rin bir çiz­gi çe­ki­yo­rum yan­lış­la­rı­mın üs­tü­ne. Ge­ril­miş ip ko­pu­yor, sar­sı­lı­yo­rum. Ama di­şi­mi sı­kı­yor, ken­di­mi tu­tu­yo­rum. El­le­ri­me ba­kı­yo­rum. Bi­lek­le­rim­den akan ılık sı­vı, avuç­la­rım­dan ge­çip dam­la dam­la bem­be­yaz la­va­bo­ya akı­yor. Bu akı­şa da­lıp gi­di­yo­rum. Ka­pı zi­li ça­lı­yor, dö­nüp, ka­pı­ya ba­kı­yo­rum. Oda­yı sis­ler ba­sı­yor, anı­lar, bir­den her şey gü­zel­le­şi­yor. Taş plâk­ta Mü­nir Nu­ret­tin iç­li bir şar­kı oku­yor. Be­ni al­ma­ya ge­len tak­si­nin kor­na­sı­nı du­yu­yo­rum. Son­ra ka­pı zi­li­ni. Ka­pı­yı açı­yo­rum. Şo­för, 'Bü­tün ekip si­zi bek­li­yor, unut­ma­dı­nız ya, fil­mi­ni­zin ga­la­sı var' di­yor. He­men ha­zır­la­nı­yor, çı­kı­yo­rum. Üs­tü açık şav­ro­le­miz­le uça­rak ge­çi­yo­ruz so­kak­la­rı. Ce­ke­ti­min ön ce­bi­ne sı­kış­tır­dı­ğım men­di­lim ha­va­la­nı­yor rüz­gâr­da. Ama şap­ka­mı sım­sı­kı tu­tu­yo­rum. Kü­çü­lü­yor dün­ya, kü­çü­lü­yor. Cad­de-i Ke­bir'de çığ­lık­lar.  De­rin bir oh çe­ki­yor yö­net­men be­ni gö­rün­ce. Güç­lük­le gi­ri­yo­rum si­ne­ma­ya. Al­kış­lar, al­kış­lar. Per­de­ye ba­kı­yo­rum, her ta­raf sis için­de. Bi­le­ği­mi sı­kı­yo­rum.

Ayak­la­rı­mın al­tın­dan bir şey­le­rin kay­dı­ğı­nı his­se­di­yo­rum, san­ki ka­nım çe­ki­li­yor da­mar­la­rım­dan. Çev­rem­de her şey git­tik­çe ka­ra­rı­yor, bu­la­nık­la­şı­yor, bir boş­lu­ğa dü­şü­yo­rum boy­na. Çiz­gi­yi çe­ker­ken ge­ri­len kas­la­rı­mın ya­vaş ya­vaş gev­şe­diğ­ini his­se­di­yo­rum. Ba­cak­la­rım ben­den uzak­la­şı­yor san­ki. Bir elim la­va­bo­nun üs­tün­de, diğ­eriy­le de bi­le­ği­mi sı­kı­yo­rum. İçim bo­şa­lı­yor la­va­bo­ya. Bu sı­vı­yı,  eş­ya­la­ra, ga­ze­te ku­pür­le­ri­ne, pen­ce­re ca­mı­na sür­mek ge­çi­yor içim­den. Ama gü­cüm yok, kı­mıl­da­ya­mı­yo­rum bi­le. Pıh­tı­la­şa­cak di­ye kor­ku­yor, mus­lu­ğu aç­ma­ya  ça­lı­şı­yo­rum. Aça­mı­yo­rum, dam­la dam­la akı­yor. Şim­di sa­de­ce la­va­bo­ya dü­şen bu su se­si­ni du­yu­yo­rum: şıp, şıp, şıp . Al­kış­lar ke­sil­miş. Yıl­dız Si­ne­ma­sı'nda de­rin bir ses­siz­lik. Sa­lon bom­boş. Baş­tan so­na ge­çi­yo­rum si­ne­ma­yı, kol­tuk­lar ara­sın­da do­la­şı­yo­rum, hiç kim­se yok. Be­yaz per­de­ye ba­kı­yo­rum, es­ki­miş, yıp­ran­mış. Kol­tuk­la­rın pa­muk­la­rı fır­la­mış dı­şa­rı­ya. Et­ra­fı­ma ba­kı­yo­rum hiç kim­se yok. Her ya­nı­mı ateş ba­sı­yor, içim­de de­rin bir ür­per­ti. Ba­ğır­mak is­ti­yo­rum, ben ne­re­de­yim, bu rü­ya­nın, bu oyu­nun ne­re­sin­de. Ama se­sim çık­mı­yor. Ne ya­pa­ca­ğı­mı şa­şı­rı­yo­rum. So­nun­da bir ka­pı bu­lup çı­kı­yo­rum dı­şa­rı. Ama uzun bir deh­li­ze gi­ri­yo­rum. Gi­di­yo­rum, gi­di­yo­rum. Yol bit­mek bil­mi­yor. Ne­fes ne­fe­se koş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Sır­tım­dan ter­ler bo­şa­nı­yor. Ama çı­kış yok.  La­bi­rent­ler­den la­bi­rent­le­re ge­çi­yor, kay­bo­lu­yo­rum. Ga­ze­te ku­pür­le­ri­ne çar­pı­yo­rum, Nem­bu­tal­le­re, Pet­ran­qu­il­le­re, so­ğuk otel oda­la­rı­na. Çı­kış için iyi­ce umu­dum ke­si­li­yor. Dö­nü­yor, gel­diğ­im yö­ne doğ­ru tek­rar koş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Ye­ni­den si­ne­ma­ya gi­ri­yo­rum. Bü­tün ışık­lar sön­müş, al­kış­lar ke­sil­miş. Sır­tım ter için­de. Ha­yır, kim­se yok. Bir kol­tu­ğa otu­rup, fil­min baş­la­ma­sı­nı bek­li­yo­rum, se­yir­ci­le­rin gel­me­si­ni. Ama kim­se gel­mi­yor, film baş­la­mı­yor. Tit­ri­yo­rum. Si­ne­ma­da çıt yok. Sa­de­ce la­va­bo­ya dü­şen dam­la­la­rın se­si­ni du­yu­yo­rum: şıp, şıp, şıp.

Güç­lük­le du­ru­yo­rum ayak­ta. Ka­ra­rı­yor, ka­ra­rı­yor her şey. San­ki bir ana­fo­ra ka­pıl­mış sü­rük­le­ni­yo­rum. Bey­nim zonk­lu­yor, anı­lar, gö­rün­tü­ler. Ka­pı­lar ka­pa­nı­yor, uçu­şu­yor al­kış­lar, çığ­lık­lar. Ar­tık ayak­ta du­ra­mı­yo­rum, ba­cak­la­rı­mın gü­cü iyi­ce ke­sil­di. Ne­re­dey­se ye­re dü­şe­ce­ğim. Tek elim­le bir san­dal­ye çe­ki­yor, otu­ru­yo­rum. Ha­yır, ara­ma­ya­cak­lar be­ni, re­sep­si­yo­na not bı­rak­tım. Bi­lek­le­rim la­va­bo­nun üs­tün­de, ha­ya­tım bo­şa­lı­yor, al­kış­lar, çığ­lık­lar. De­mek öy­le. Cad­de-i Ke­bir'de bir dün­ya ku­rul­du ve biz dı­şın­da kal­dık bu dün­ya­nın. Öy­le mi? Pe­ki öy­ley­se, iş­te gi­di­yo­rum. Acı­la­ra bo­ğu­yo­rum bu so­ka­ğı. So­ğuk otel oda­sı­nı, ga­ze­te ku­pür­le­ri­ni. Da­mar­la­rı­mı bo­şal­tı­yo­rum üst­le­ri­ne. Sı­kı­yo­rum, sı­kı­yo­rum bi­le­ği­mi.

Ka­pı­nın al­tın­dan sis­ler sı­zı­yor, son­ra du­var­la­ra, per­de­le­re çar­pa çar­pa bü­yü­yor, oda­nın or­ta­sın­da bi­ri­ki­yor. Me­nek­şe­yi, ga­ze­te ku­pür­le­ri­ni, uy­ku hap­la­rı­nı sa­rıp içi­ne alı­yor. Sap­sa­rı he­le­zon­lar dü­şü­yor sis­ler üs­tü­ne, ama bir an par­la­yıp tek­rar sö­nü­yor. Tu­haf ko­yu göl­ge­ler ise, bu si­sin üze­rin­de es­rar­lı, an­la­şıl­maz gö­rün­tü­ler çı­ka­rı­yor or­ta­ya. Ben  uy­ku ile uya­nık­lık ara­sın­da bir mah­mur­luk ve dal­gın­lık için­de, sis­le­rin ve göl­ge­le­rin bu oyu­nu­na da­lıp gi­di­yo­rum. Bü­yü­lü bir ma­sa­lın fe­rah­la­tı­cı gö­rün­tü­le­ri yü­zü­me çar­pı­yor. Bu gö­rün­tü­nün pe­şin­de, akı­yor, akı­yo­rum. Ama ko­ri­dor­dan ge­çen müş­te­ri­le­rin ayak ses­le­ri ve yan oda­dan ge­len sar­hoş na­ra­la­rı be­ni uyan­dı­rı­yor. O va­kit, bir baş­ka ha­ya­ta, bir baş­ka za­ma­na do­kun­du­ğu­mu fark edi­yor, göz­le­ri­mi açı­yo­rum. Sa­de­ce bu­ğu­lan­mış ay­na ve la­va­bo­ya dam­la­yan su­yun se­si: şıp, şıp, şıp.

Bir­den tit­re­me­ye baş­lı­yo­rum. San­ki kar­lar­la kap­lı ula­şıl­maz bir dağ ete­ğin­de upu­zun uzan­mı­şım ye­re. Et­ra­fım­da kim­se­ler yok. Bir ti­pi baş­la­mış, göz­le­ri­mi aça­mı­yo­rum. Ayak par­mak­la­rı­mı oy­nat­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum, el­le­ri­mi. Ama hiç gü­cüm kal­ma­mış. Ta­rif­siz tit­re­me­le­re tu­tu­lu­yo­rum, diş­le­rim bir­bi­ri­ne vu­ru­yor. Son bir gay­ret­le göz­le­ri­mi aç­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum, ama bo­şu­na. San­dal­ye­den dü­şü­yor, uza­nı­yo­rum ye­re. Her şey­den uzak­la­şı­yo­rum, ka­ra­rı­yor dün­ya, ka­ra­rı­yor. Kı­mıl­tı­sız, ça­re­siz, öy­le­ce ka­la­ka­lı­yo­rum. Sa­de­ce bir ses: şıp, şıp, şıp.

Son­ra ölüm ge­çer ya­nı­mız­dan, an­lık sar­sın­tı­lar­la, rüz­gâr­da tit­re­yen bir mum ale­vi gi­bi, ölüm ge­çer ya­nı­mız­dan. Ca­mi av­lu­sun­da kır­gın yüz­ler ve göğ­sü­müz­de do­ğum ve ölüm ta­rih­le­ri ya­zı­lı bir re­sim bı­ra­kır gi­der: Unut­ma­ya­ca­ğız. Ama ha­yat­ta her şey unu­tu­lur, ölüm ge­çer ya­nı­mız­dan, bir kır­gın gün ka­lır ge­ri­ye. Son­ra ölüm ge­lir, bem­be­yaz la­va­bo­ya, bi­lek da­mar­la­rı­mız akar, akar. Oda­lar ka­pa­nır, tül per­de ha­va­la­nır. Bir tek ses ka­lır ge­ri­ye: şıp, şıp, şıp.

Öy­le­si­ne bir şey­miş gi­bi, gün dev­ril­di uzak­lar­da, umur­sa­maz, al­dır­maz bir sı­ra­dan­lık­la. Par­ça­lan­dı gü­neş, bir ya­rı­sı de­niz­de, öbür ya­rı­sı son­suz­luk­lar­da. Gün dev­ril­di uzak­lar­da, su­la­ra gö­mül­dü her şey. Bir­den ışık­la­rı pat­la­dı Cad­de-i Ke­bir'in.
Küller ve Uçurumlar / 1998

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

11/5/2008 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: YAĞMUR

Kategori: oykuler

Karı koca sessizce oturuyorlardı. Kadın, elinde gazete, bulmaca çözüyor, erkek bir şeyler içiyordu. Alkol, tütün kokusu her yanı sarmıştı. Sağda solda biblolar, antika eşyalar, orijinal tablolar geniş salonu süslüyordu. Hemen köşede bir piyano vardı. Her şey yerli yerindeydi; düzenli, bakımlı. Pencereye yakın bir yerde duran kafeste muhabbet kuşu çevreyi seyrediyordu. Saksıların çokluğu dikkat çekiciydi. Nar çiçeği, menekşe, küpeli... Salonda çıt çıkmıyordu. Her şey derin bir sessizliğe gömülmüştü. Eşyalardan eşyalara geçen bir yorgunluk, bir bitkinlik havası seziliyordu. Eşyalar ve karı koca uyum içindeydiler; halsiz ve yorgun. Tıpkı eski bir siyah beyaz filmin buğulu, hışırtılı bir sahnesi gibi, insanları seçilemeyen flu bir tablo gibi; silik ve kıpırtısızdılar. İkisi de kendi içine gömülmüştü. Hissettikleri tek şey, derin bir boşluk duygusuydu. Belli ki insan bu yaşta dinginliği, loşluğu ve yumuşaklığı arıyordu. Uyumu, rahatlığı. Bu yüzden bitkilere, hayvanlara, bulmacalara dönüyor; bu yüzden denize ve sokağa açılan bir pencere, onun bütün dünyası oluyordu.

Kadının omzunda ince, kırmızı bir şal vardı. Bu şal, beyaz, gümüşî renkli saçlarını iyice ortaya çıkarıyordu. Ellerindeki siyah eldivenler ise ilginç bir görüntü oluşturuyordu. Sanki balodan yeni gelinmiş, çıkarılmaları unutulmuştu. Sürekli iç geçiriyor, etrafta bir şeyler aranıyor, bazen de dalıp dalıp gidiyordu. Sonra tekrar kendini toplayıp bulmacanın içinden çıkmaya çalışıyordu. Ama bu yaşlarda gazete bulmacalarına bile hafıza yetmiyor, çoğu kez yarıda bırakmak zorunda kalınıyordu. Televizyon açıktı ama sesi kısılmıştı. Anlamsız görüntüler ekranda akıp duruyordu.

Kedi zıplayıp, gazetenin altından süzülerek, koltukta oturan kadının kucağına kıvrıldı. Kadın, gazeteyi bir kenara koyup, kedinin çenesinin altını okşamaya başladı. Kedi gözlerini yumup, keyifli hırıltılar çıkarmaya başladı.

Kadın bir süre sonra kalkıp mutfağa geçti. Titreyen elleriyle getirdiği kahveleri dökmemeye çalışarak, fincanın birini özenle eşinin bulunduğu masaya diğerini de kendi küçük sehpasına bıraktı. Sessizliği bozmak istedi. Müzik setine doğru giderken parmaklarını piyanonun tuşlarına dokundurdu. Piyanodan çıkan sesler salonda yankılandı. Sonra müzik setine Vivaldi’yi koydu.

Adam, masanın üstünde duran paketten bir sigara çıkardı. Kahveyle sigara içmesini çok severdi. Sigarasını yakıp, kahvesini yudumladı. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı salonun boğucu havasına doğru üfürdü. Hanımı tekrar gazetenin bulmacasına dönmüştü. Salon Vivaldi’nin yumuşak nağmelerine teslim olmuştu. Muhabbet kuşu hareketlenmiş, müzik sesine tepki vermeye çalışıyordu.

Araba kornaları sokaktan salona taşıyordu. Ama onlar dışarıyı merak etmiyor, perdelerin arkasına gömülmüş ıssız, titrek bir hayatı yaşıyorlardı.

Birbirleriyle konuşmuyorlardı. Bazen bütün bir gün konuştukları kelime üçü beşi geçmiyordu. Bu kırgınlıktan değil, yorgunluktan ve ümitsizliktendi. Sanki dil aralarından çekilmişti. Konuşacakları, tartışacakları şeyler o kadar azalmıştı ki, soru sormak bile anlamını yitirmişti. Çünkü birinin vereceği cevabı diğeri önceden biliyordu. İçi boşalmıştı kelimelerin, konuşmalar anlamını yitirmişti. Bakışlar her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Gündüzler gecelere koşuyordu, geceler gündüzlere. Ama bütün bunların onlar için bir anlamı yoktu. Uyanık kalmak ya da uyumak onlar için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Uyurken yarı yarıya uyanık, uyanıkken yarı yarıya uykulu idiler. Birini diğerinden kesin çizgilerle ayırmak zordu. Sabah ya da akşam. Ne fark ederdi. Duvarlar arasında geçen hayatta, ışıkların, renklerin ne önemi vardı ki?

İniltili bir hayattı artık yaşadıkları. Her tarafları ağrıyordu. Romatizmalar, kalp sıkışmaları, öksürükler. Vücutları dökülüyordu. Bacaklarının dermanı kalmamıştı. Güçlükle çıkıyorlardı merdivenleri. Birbirleri için birer gölgeydiler, birbirlerini tamamlıyorlardı. Biri diğerinin yanından çekilse yıkılabilirlerdi. Vücutlarıyla aralarına mesafeler girmişti. Bazen upuzun, çubuğa dönmüş parmaklarını görünce gülmeli mi yoksa ağlamalı mıydılar bilemiyorlardı. Saçlar aklaşmış, yüzler sarkmış, deriler beneklenmişti. Hayat öz suyunu çekip almıştı onlardan.

Oysa onlar her şeyi denemiş, bütün kapıları çalmış, bütün adreslere koşmuşlardı. Şimdi sadece bekliyorlardı. Ne gidecekleri bir yer vardı, ne de bekledikleri bir şey. Ama yine de beklemeye yazgılıydılar. Sadece ve sadece bekliyorlardı. Geçmişe, yaşanmışlıklara, içlerinin derinliklerine dalıp dalıp gidiyorlardı. Birlikte başlayıp birlikte bitirdikleri tek bir şarkı bile kalmamıştı. Hafıza yaralanmış, yürek yorulmuştu. Hareketler yavaşlamış, incelmiş, tedirginleşmişti. Her gün bir tortu birikiyordu içlerine.

Adam artık vücudunun bir parçası haline gelen, parmaklarına oturmuş yüzüğü ileri geri oynattı. Sigarasından derin bir nefes daha çektikten sonra, salona bakıp, “Her şey burada başlayıp burada bitiyor,” diye düşündü. Evlendikleri gün, evi nasıl dayayıp döşedikleri, eşyaları seçmekte gösterdikleri özen, telaş... Yine bu salon. Kimi eşyalar değişmiş, yenilenmiş, ama görüntü aynı kalmıştı. "Her şey burada başlayıp, burada bitiyor." İşte yine başladıkları yere dönmüşlerdi. Kahkahalı plajların, gösterişli düğünlerin çok uzağındaydılar. O ilkyaz esintilerinin, boğaz akşamlarının, hepsinin bir yanılsama, sadece ve sadece bir yanılsama olduğunun farkına varmışlardı. Hırsların, gösterişlerin, ışıkların arasında hayatın yitip gittiğini görüyorlardı. Ama zaman geçip gitmemişti. Hayır, zaman geçip gitmemişti. Dönüp geri gelmişti. Hem de bütün tortusuyla gelip oturmuştu orta yere.

İşte her şey bitmiş başa dönmüşlerdi. Ama yeniden başlayacak ne güçleri ne de arzuları kalmıştı. Yorgun ve ıssızdılar. Dönüp dolaşıp başladıkları yere gelmişlerdi. Ama albümdeki resimlerden günden güne uzaklaşıyorlardı. Aynalar acımasızdı. İçilen kahveler, uzun uzun denize bakmalar, dalıp dalıp gitmeler. Sonra derin derin iç çekmeler. Hayır, ne unutuşta ne hissetmeden yaşamada teselli yoktu. Kadehlerde, tütünlerde, albümlerde. Hayır, hiçbirinde teselli yoktu. Gözlerini saatten alamıyorlardı. Akrep ve yelkovan birbirini izliyor, takvim yaprakları tükeniyor, onlar televizyonun karşısında bir koltukta sızıp kalıyorlardı.

Adam kahvesini yudumlarken tam karşısındaki tabloya takıldı gözü. Çok sevdiği bir dostu getirmişti, düğün hediyesi olarak. “İnsan bir tablo kadar bile gerçek değil,” diye düşündü. İşte tablo orada yıllardır asılı duruyordu. Dostu ise çekip gitmişti bu dünyadan. Peki insan bu kadar güçsüzken ve sonunu, her şeyi biliyorken nasıl olur da her parıltıya aldanabilirdi? Hayır, insan, gölgesi kadar bile gerçek değildi, bir tablo kadar bile var değildi. İşte tablo oradaydı, ya dostu?

Kadın, eldivenlerini iyice düzeltip elleriyle bacaklarını sıvazlarken "Sızlıyor," dedi sessizliği bozarak. "Her yanım sızlıyor. Saçlarımın çekildiğini hissediyorum, üşüyorum." Adam kahvesini bitirmişti. Eşine baktı. Ne demek istediğini anlamıştı. "Güneş," dedi pencereye bakarak. "Günlerdir görmüyorum. Hep bir alacakaranlık. Mevsimler de değişti. Tuhaflaştı. Önce bir aydınlık oluyor, arkasından gölgeler. Ve yağmurlar, yağmurlar. Hep güneşsizlikten. Güneşsiz olmuyor. Vücudumuz dayanamıyor. Bütün sızlamalar ondan.”

Kadın hâlâ dizlerine bakıyordu. "Ama bu haksızlık," dedi eldivenli elleriyle dizlerini ovuştururken. Vivaldi’nin içe işleyen nağmelerine muhabbet kuşunun sesi karışıyordu. "Tıpkı bir İskandinav ülkesi gibi," dedi adam, "yağmur, yağmur. Her şey çürüyecek böyle giderse." Sesi kırgındı. Sustu. Başını yere eğdi. Adam sigarasını söndürdü. "İşte hayat bu," diye düşündü tıka basa dolu kül tablasına bakarken. "Üzerinde günler söndürülmüş bir bir. Kimi yarım bırakılmış, kimi sonuna kadar içilmiş. Filtrelerinde ruj izleri, dudak kanamaları. Küllere boğulmuş izmaritler. İşte ömür bu; boşaltılmayı bekleyen bir kül tablası." Yeniden bir sigara yaktı. Kadın, yarım bıraktığı bulmacasına döndü. Dışarıdan yağmurun sesi geliyordu. Adamın gözü kül tablasına takılıp kalmıştı. İçi izmarit doluydu.

Bir süre hiç konuşmadılar. Adam kalkıp pencereye yaklaştı. Yağmur damlaları camdan süzülüyordu. Ne vakit yağmur yağsa kızının sorduğu soru geliyordu aklına. Bir zamanlar küçümsediği ama şimdilerde içini titreten o sarsıcı soru: "Baba, ya bu yağmurlar..." Elleriyle pencerenin buğusunu silip dışarıya baktı. İlle de evleri deniz görsün istemişlerdi, aylarca deniz gören ev aramışlardı. İşte deniz karşılarındaydı ve sise gömülmüştü. Uzakta, açıklarda hareket edip etmediği seçilemeyen bir gemi gözüküyordu. Hava kararmak üzereydi. Sonbahar gelmiş, mevsim yere, göğe, ağaçlara değmişti. Hava yavaş yavaş soğumuş, rüzgârlar, yağmurlar başlamıştı. Sokak boyu asfalta saçılmış yapraklara yağmur yağıyordu. Güvercinler sanki yağmurun tadını çıkarıyor, sağa sola uçuşuyorlardı. Kahveden dışarı çıkarılmış plastik sandalyeler yağmurla birlikte yeniden içeri alınıyordu. Asfalta vuran sokak lambalarının ışığı ıslak zemini ve sağda solda oluşmuş küçük su birikintilerini renkten renge sokuyor, araba farları ve vitrin ışıkları ise bu renk ve ışık oyununu sanki tamamlıyordu.

Rüzgâr, yağmur damlalarını camlara vuruyordu. Sigarasından derin bir nefes daha çekip, buğulu camlara doğru üfürdü. Duman dağılınca karşıdan karşıya geçmekte olan küçük bir kız çocuğunu fark etti. Bu arada karısı da yanına gelmişti. Yağmur iyice hızlanmıştı. "Hatırlıyor musun?" dedi, karşıdan karşıya geçmekte olan çocuğa bakarak. "Dilara üç ya da dört yaşındaydı. Yine böyle yağmurlu bir gündü. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Gündüz olmasına rağmen hava neredeyse kapkara olmuştu. Önce tam karşılarda bir aydınlanma oluyor, arkasından gürültülü bir şimşek çakıyordu. Ürkütücü bir atmosferdi. Âdeta her yanı seller götürüyordu. Dilara yağmurdan tedirgin olmuş "Baba," demişti bana sokularak, "bu yağmur ya hiç durmazsa?" Ne diyeceğimi şaşırmış, sadece gülümsemiştim." Sonra sustu. Gözleri dolmuş, sesi çatallaşmıştı. Sigarasını çekerken ellerinin titrediğini gördü hanımı. Yağmur iyice hızlanmış, şimşekler çakmaya başlamıştı. "Bu yağmurlar hiç dinmeyeceğe benziyor," dedi bilinçsizce. "Her şey çürüyecek." Derin bir sessizlik oldu. Rüzgâr yol boyu sıralanmış ağaçları sallıyordu.

Bir süre hiç konuşmadan pencereden yağmuru seyrettiler.

Yeniden yerlerine oturdular. "Korkuyor musun?" dedi karısı. Göz göze geldiler. Adam cevap vermedi. Sonra mahcup ve kırgın bakışlarını birbirinden kaçırıp yere indirdiler. Kadın eldivenleri fark etti. Çıkarıp bir kenara koydu. Benekli elleri, çubuk gibi parmakları yine ortaya çıkmıştı. Dışarıda yağmur sesleri, rüzgârın salladığı ağaçların hışırtıları odaya kadar taşıyordu. Gök gürültüsü içlerini ürpertiyordu. Yağmur seslerine, Vivaldi’nin yumuşak nağmeleri ve muhabbet kuşunun sesi karışıyordu. Çakan şimşeğin aydınlığı, odanın duvarlarına yansıyor, çeşit çeşit görüntüler oluşturuyordu. İkisi de hiç kıpırdamadan saatlerce bu görüntülere dalıp gittiler.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

5/7/2007 - NECİP TOSUN'dan bir öykü: TELEFON

Kategori: oykuler

 

          Erkek/

         Sen hayatımın en ince çizgisinde uğultulara karışıp kaybolmuşken, yani tüm yaşananları yaşanmamış kabul edip, eteğini toplayıp sokağa dalmışken, on beş yıl sonra yeniden ortaya çıkıp, hiçbir şey olmamış gibi, bana uzak, sisli zamanlardan söz etmen, senin görüntünden kaçıp geldiğim burada, sakin, dingin günlerime dokunman, beni yeniden çalkantılara, göze alamadığım sarsıntılara çekmen, tam da acılara direnme gücünü yeniden edinmişken, o ilk günlerin ateşini yakıp üzerime atman, sonra tutuşturman, tıpkı gittiğin günkü gibi, o kararın gibi, her şeyi kendin için, sadece ve sadece kendin için yaptığın anlamına gelmiyor mu?

         Peki bu mümkün mü? Tüm yanlışların başladığı yere dönmek, kırılmış vazoları yerine koymak, solmuş çiçekleri yeniden canlandırmak mümkün mü? Yürünmüş yolları yeniden yürümek, sisli günleri yeniden aralamak mümkün mü? Şu çizilmiş masanın çizilmemiş olması, uçan kuşun uçmamış olması mümkün mü? Şimdi de bunca yaşananlardan sonra tüm kararlarının, yanlışlarının bedelini bana ödetmeye çalışıyorsun, öyle mi? Onca yıldan sonra ortaya çıkıyor, “Sana haksızlık ettim” diyerek ölümünü taşıtmak istiyorsun. “Üstüne yıkılıyorum, sakın çekilme.”

         Oysa ben bıraktığın yerde değilim, orda kimse yok. Sesim yok, adım yok, ıssızım. Hayır, umudumuzu, coşkumuzu düşürdüğümüz bulanık sularda yüzün yok, yüzüm yok, ben yokum.

 

Kadın/

Peki, hep böyle midir, ne kadar gidilirse gidilsin başladığı yere mi döner insan, bütün yıkımlardan sonra, başladığı yere. Eteğinde birikmiş yenilgiler, kimse duymaz mı sesini. Avuçlarında bir yığın anahtar, sislerle kaplı kapıların önünde şaşırır kalır mı. Böyle mi olur gerçekten, içinin yolunu ansızın kayıp mı eder; kırk yıl sonra, ne gidilecek bir yer, ne sığınılacak bir köşe, öyle mi? Ve bir sabah yaşadıklarından sıyrılıp derin iç çekişlerle olan  biteni anlamaya mı çalışır. Kocalar sonunda işyerindeki bir garsondan da yabancı mı gelir insana. Bavulu hep orada, eşikte mi durur.

Yani böyle mi olur, göze alamadığı her şeyi göze mi alır yaşamın ucunda. Yolunu kaybetmiş bir kız çocuğu gibi, karda etekleri çamura batmış, tırnaklarını geçirir yanaklarına; derine, daha derine. Küf kokusu, kırık ayna, ruj izli izmaritler; hayat bu, öyle mi. Sonra orada, başladığı yerde, her şeyi değişmiş mi bulur. Renkleri, sesleri, kokuları. Bir telefon değmez mi o eski güneşli günlere. Yoksa köprünün altından çok sular akmıştır da savaş kaçkını askerler gibi kapıda mı bekletilir.

Peki ama niçin güzelleşmek için boyna yenilmemiz gerekir, yıkandıkça çoğalır lekelerimiz. Hiç bağışlamaz mı hayat. Arkamızda ölü güvercinler, harap olmuş bir şehir, güneşi yitmiş bir gün. Gerçekten böyle mi olur, sığınılacak bir telefon mu kalır geriye her şeyden. Kırk yıl sonra elde kalan bu, öyle mi?    

 

Erkek/

Hep aynı saatte kalkardı. Henüz insanların sokakları doldurmadığı, araba kornalarının işitilmediği, caddelerin boş olduğu saatlerde. Aslında lokali erkenden açması gerekmiyordu. Ama sabah sessizliğinde yürümeyi, iş yerinde müşteriler gelmeden bir süre kendini dinlemeyi seviyordu. Bugün de aynısını yapacaktı. Doğrulmaya çalıştı. Yapamadı. Kendini yorgun, bitkin hissediyordu. Çünkü bütün gece uyuyamamıştı. Yıllar öncesinden gelen bir telefon onu rahatsız etmiş, atladığı, hatırlamak istemediği bir zaman diliminden görüntüler, sesler getirmişti. Boğuntu, sorular ve çaresizlik. Gece boyunca cevaplar vermiş, bu telefonun ne anlama geldiğini zihninde bir yerlere oturtmaya çalışmıştı. Pencereye baktı: solgun perdelerde, kirli camlarda, lekeli duvarlarda eskiyen zamanı gördü. Yaşanmışlığı olmayan ömrü, varla yok arasında. Ölü zaman içinde yerini buldu: ayağa kalktı.

Sigara izmaritleriyle dolu küllüğü çöpe boşalttı. Perdeleri sonuna kadar çekip, pencereyi açtı. Bugünün farklı bir gün olduğunu biliyordu. Belki de yıllardır ilk kez ne giyeceğini düşündü, aynada yüzünü, görüntüsünü merak etti.

 

Kadın/

          Daha erken kalkmış, balkona oturmuş, çay içiyordu. Gelip sığındığı bu kıyı kasabasında on gündür her sabah izlediği görüntüleri bir kez daha izliyordu. Tam karşısında çarşaf gibi bir deniz, arkasında güneş, hafif bir esinti, çarpan dalgaların ritmine kendine bırakmış martılar. Uzakta, ufukta, gidiyor mu, bekliyor mu seçilemeyen gemiler. Kıyıda yan yatmış, adeta kıyıya vurmuş birkaç balıkçı kayığı. Karaçamda cıvıldaşan serçeler, balkonlara üşüşen güvercinler. Ağaçların arasından süzülen güneş  ışıkları çimenlerin üzerine dökülmüş sararmış yapraklar üzerinde ışıldıyor. Fonda hep bir iç çekiş gibi hafif hafif dalga sesleri. O adam ise yine orada, parkın bankında, denize sırtını dönmüş, gazetesine dalıp gitmiş. Nereden kopup gelmiş buraya, bu ıpıssız parkta, gözlerini gazeteye dayamış, neyi arıyor? On gündür her sabah aynı yerde, bir kartpostaldan fırlamış gibi, denize sırtını dönmüş.

         Onun da zihninde hep dünkü telefon. Erkekte bıraktığı etkiyi merak ediyor. Aramakla hata mı etmişti? Ne düşünüyordu acaba? Acıma mı yoksa intikam duygusu mu? Kendisini yeniden arayacak mı? 

            Erkek/

Banyoya geçip yüzünü yıkadı. Aynaya iyice eğilip kızarmış gözlerine baktı. Parmaklarını ağarmış saçları, derinleşmiş yüz çizgileri üzerinde gezdirirken içi burkuldu. Beyazlar ne kadar da çoğalmıştı. Saçını yıkadı, özenle tıraş oldu. Banyodan çıkıp salona geçti. “Sana benim kadar kim emek verdi” diyebilmişti ona, o kadar. Kafası karmakarışık duygularla doluydu. Bu telefona sevinsin mi üzülsün mü bilemiyordu. Onu asıl yaralayan bundan sonra ne olacağıydı. Bu telefon bir başlangıç mıydı, yoksa tümüyle bir final mi? Yoksa bir arınma mıydı? Bilemiyordu. “Bu telefonu kaydet, görüşelim” diye eklemişti kadın. Gerçekten bir yüzleşme mi yaşıyordu hayatıyla. Yoksa geç kaldığını mı düşünüyordu hayata. Onarmak mı istiyordu yapılan yanlışları. Evlendiğini, bir çocuğu olduğunu biliyordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu kesindi.  Peki on beş yıldır kendisini beklediğinden nasıl bu kadar emin olabilirdi? Kimbilir belki de bir akşamlık geçici  bir duyguydu. Onun arama gerekçesini bilemiyordu ama telefonun kendinde yarattığı etki sarsıcıydı. Yeniden yıllar öncesine dönmüş, adeta bütün hücreleri işgal edilmişti. Telefondaki sesi duyar duymaz nutku tutulmuş, aradığı kelimeleri bir türlü bulamamıştı. On beş yıl bu kadar kısa mıydı yoksa.

Sanki bugün onunla karşılaşacakmış gibi gardıroptan elbise baktı. Hiçbirini beğenmedi. En son ne zaman elbise aldığını düşündü. Hatırlayamadı. Bir yandan da müşterilerin diline düşmekten çekiniyordu. Bu halini belli edecek elbise giymemeliydi. Sonunda mavi tişort ile kot giymeye karar verdi.

         Kadın/

         On beş yıl sonra seni aradım. Seni aradım, çünkü insan, hep bir yerlerde kendisini bekleyen bir liman olduğunu bilir. Kök salacağı bir toprak. Sen benim için o liman, o topraksın. Bir baba gibi, bir yar gibi. Seni aradım, çünkü en başa dönmek istiyorum, hayatıma yön verdiğim kararların öncesine. Nerede, nasıl yanlış yaptım onu arıyorum. Aldatılmayla birlikte sanki beni saran, nefes aldırmayan cam fanus gürültüyle paramparça oldu ve ben her şeyi apaçık gördüm. İçimin ışıkları bir bir yandı, fark ettim; yenildim. Her şeyi artık daha iyi anlayabiliyorum. Meğerse kollarım kısacıkmış, ayaklarım dermansız, kalbim soğukmuş. Meğerse bir rüzgâr her istediği yere götürebilirmiş beni, etrafımda tutunacak hiçbir şeyim yokmuş. Sürüklenmek, hissettiğim sadece bu. Sürüklenirken içi boş kelimelerin bir bir yere düştüğünü görüyorum. Bu yüzden hayatımı yeniden yürümek istiyorum, son adımdan en başa doğru. Her izin, her kayboluşun hesabını vere vere, tüm yanlışları yaşaya yaşaya, yüzleşe yüzleşe en başa varmak istiyorum. İhmal ettiğim dostları aramak, çocukluğuma, gençliğime dönmek istiyorum.

          Belki de aldatılmışlığımın intikamını almak istiyorum ondan. Bu telefon aldatılma acısının, öfkesinin bir sonucu belki de, bilmiyorum. Kaç kez hıçkırıklarla gece yarıları uyandım. Onu da uyandırmak, sarsmak, sarsmak istiyordum. Niçin yaptın bunu, niçin. Ama yapamadım. Bavulumu toplayıp onunla konuşmadan ayrıldım evden. Korunaksız, hesapsız, paldır küldür yürüdüm hayatın üstüne. Bu kıyı kasabasına sığındım. İlkin seni aradım.

 

          Erkek/

         Kahvaltı yapmadan evden çıkar, çorbasını içip, lokali açardı. Lokalle evi arası fazla uzak değildi. Her sabah böyle, bir düş bulutunun içinde, henüz tam uyanmadan, sabahın serinliğine kendini bırakırdı. Aynı görüntüler karşılardı onu: temizlik işçileri, köşe başı simitçileri, güvercinler. Sonra erkenci kahveleri ve onun kimsesiz, yalnız, mutsuz müdavimleri. Hep buradan yürürdü, sahil yolundan. Bugün de öyle oldu. Simitçilerin, temizlik işçilerinin, duvardaki şarkıcı afişlerinin yanında geçti. İnternet kafelerin, cep telefoncuların, hanların, pasajların yanından. Arada bir muhabbet oluşmaması için çorbasını hep farklı lokantalarda içmeye çalışırdı. Rastgele bir lokantaya girdi. Uykulu inşaat işçileri ve erkenci yolcularla birlikte çorbasını içti. Büfeden gazete aldı. Vitrindeki yansımasına baktı, kendini sevmeye çalıştı.

Lokal, binanın en üst katında ve asansörsüzdü. Dört katı yürüyerek çıktı. Anahtarı çevirip lokale girdi. Girişe bırakılmış kola şişelerini içeri taşıdı. Ocakçı ve garson daha geç gelirlerdi. Kola şişelerini buzdolabına yerleştirdi. Sigara kokusu her yanı kaplamıştı. Pencereleri açıp henüz uyanmamış kasabaya baktı. Zamanın ve yağmurun soldurduğu apartman duvarlarına, kararmış kiliseye. Birazdan arabalarla dolacaktı sokaklar. Dükkânların, mağazaların kepenkleri açılacak, turistik eşya satan işportacılar köşeleri tutacaktı. Sanki tanışıyorlarmış gibi birbirine çarparak yürüyecekti insanlar. Sonra, çınarların, akasyaların altında serinlemeye çalışacaklar, hep yapmayı istedikleri bir şeymiş gibi bütün bunlardan sonra rahatlayacaklardı. Yani hayat başlayacaktı birazdan. Ama o sadece izleyecek, hiçbir zaman içine giremediği o hayatı izleyecek, sadece izleyecekti. Hayır, hiçbir şey hissetmeyecekti. Ne acı, ne sevinç. Sanki tüm duyguları alınmış, içi boşalmış gibi, uzak bir yerlerden getirilip, buraya bırakılmış gibi, dışarıdan hep dışarıdan... İlk gençliğinin geçtiği sokakları buradan görebiliyordu. Dolaşmaya asla cesaret edemediği o sokakları. Çünkü yitirilmiş bir hayatla yüzleşmekten çekinirdi, geçmiş bir anın sızısı ona değebilirdi.

Ama bugün farklıydı, bugün farklıydı.

Sigara yakıp içeride dolaşmaya başladı. Ne yapacağını bilemiyordu. Gözü bir ara cama yapışmış kelebeğe takıldı. Kanatları titriyordu. Akvaryumun başına gelip balıkları yemledi. Birbirinin üzerine çıkanlar, yem savaşı yapanlar, baloncuklar. Bütün gününü geçirdiği cam bölmeli müdüriyet odasına geçti. Koltuğa yaslanıp, boş sandalyelere, masalara baktı. Hangi tarihe ait olduğunu bilmediği duvardaki lekelere. Hafif bir esintiyle titreşen perdelere bakarken yılların fotoğrafları arasında onun görüntüsünü aradı. Hep unutmaya çalıştığı, o kırgın, yitik günleri.

Siren sesleri ve marşlar arasında yürüyoruz. Öfkeliyiz, çünkü kurtarılacak bir dünya var önümüzde. Uçmasını bilmeyen, kılavuzsuz, kendini duvarlara vuran yavru kuşlar gibi kokuların ve renklerin peşinde yürüyoruz. Kepenkler indirilmiş, herkeste bir korku. Öfkeli gölgem sıcak asfalta düşmüş. Saat kulesinde siyah gözlüklü kuşkulu insanlar. Üstümüz başımız nar lekeli. Cebimizde parti broşürleri. Parkta sızıp kalmış adam haindir, pencereyi sulayan o kadın, köşedeki gazeteci. Bizden biri değilse, üstümüze bir kelebek niye konar, niye yağar yağmurlar?

Peki sen neredesin orda? İşte görüyorum. Kalabalıkların ortasında yürüyorsun. Masmavi gözlerinde çocukların bayrakları yansıyor. Öfkeli ve kızgınsın. Hayret seni hiç gülerken hatırlamıyorum. Hep öfkeli ve üzgün. Bu bizim resmimiz. Kim daha öfkeliyse o kadar saygın. Kurtarılacak bir dünyanın içine düşmüş yaralı çocuklar, yürüyoruz.

            Erkek

Kantinde, yurtta hep seni arardım. Ürpertilerle gelirdin, heyecanlarla, tedirgin ve mahzun gelip bir masaya otururdun. Sen içeri girince tepeden tırnağa kızardığımı hissederdim. Günüm ışır, hayata değdiğimi hissederdim.

Hapisanede hep seni bekledim. Senden gelecek bir haber beni özgürlüğüme kavuşturacaktı. Ama gelmedin. Evlendiğini öğrendiğimde, idamla yargılandığımı unutmuştum. Odam git gide küçülmüş, boğmuş, nefes aldırmamıştı. İşte o vakit gerçekten mahkum olduğumu, yenildiğimi anladım. Yıllar sonra afla dışarı çıktığımda neredeyse sevinememiştim. Çünkü dışarısı anlamını yitirmişti. Gelip başladığım yere, doğup büyüdüğüm bu kasabaya yerleşip, her şeyden elimi eteğimi çektim. Eski arkadaşlarımın yardımıyla bir derneğin lokalini işletmeye başladım. Yıllarca, seninle, belleğime kazınmış görüntünle mücadele ettim.

 

Kadın

Üniversiteye bitirdiğimde babamı kaybetmiştim. Çelişkiler içindeydim. Ortada iki kardeşim ve annem vardı. Ne yapacağım konusunda tereddütlüydüm. Bir tarafta davam,  inançlarım, öbür tarafta toplumsal sorumluluklarım, annem, kardeşlerim. Seninle götüremezdim. Bu yüzden sürekli mesafe koymaya, kalbimi yenmeye çalıştım. İçeri alındığını, idamla yargılandığını biliyordum. Ziyaret etmeye cesaret edemedim. İçeriden birkaç mektubun geldi. Ama okumadım, bir şeyler olur, kalbime yenik düşerim diye korktum. Mantıklı davrandım. Bir işadamıyla evlendim. Ama seni izlemeyi sürdürdüm.

Her şey sanki bir oyun gibiydi. Evlenmediğini biliyordum. Beni affedemediğini, seni sırtından vurduğumu söylediğini işitiyordum. Ama bu doğru değildi. Gerçek olan şuydu; ben hayata yürümüştüm, sen düşlerine. Sonuçta ikimiz de kaybettik. Ben hayatımı, sen düşlerini. 

Erkek/

Yeniden lokalin içinde dolaşmaya başladı. Sandalyeleri düzeltti, aynada kendine baktı. Akşamdan kalma  gazeteleri topladı. Televizyonu müşteriler gelmeden açmazdı, öyle yaptı. Bilardo masasının  üstünde elini gezdirdi, yumuşaklığı hissetti. Sonra birkaç tane top attı masaya. Istakayla rastgele vurdu toplara, özensiz, öylesine. Hayır, olmuyordu, bıraktı. Cam bölmeye geçip masaya oturdu. Sigara yaktı. Bulmaca geldi aklına. Sırf oyalanmak, yaşadığı andan kopmak için bütün gün bulmaca çözerdi. Gazete bulmacalarından birini açtı. “Kaynağı mitolojik çağlara dayanan kirişli bir çalgı…” Zihnini toparlayamıyordu. Hep o telefon.

Çekilmeli mi, omuz mu vermeliydi? Bu telefon hıncını, on beş yılın öfkesini almaya yeterdi belki, ama ya sonra? Bu işi çözmüş mü olurdu böylece? Yoksa büsbütün içine mi düşerdi? Yaşını hatırladı, kırk bir. Koltuktan kalktı. Çiçekler geldi aklına. Pet şişeyi doldurup balkondaki çiçekleri sulamaya başladı. Açelya, küpe çiçeği, nar... Sıra sıra güvercinler konmuştu balkon demirlerine. Küflenmiş demirde, uçmaya hazır, tedirgin bekleşiyorlardı. Rahatsız etmemek için yanlarına gitmedi.

Bu ruh haliyle akşamı nasıl etti bilemedi. Her gün şakalaştığı, hal hatır sorduğu memurlar, emekliler lokali doldurmaya başlamıştı. Kimseye merhaba diyemedi, masalara gidip şakalaşamadı. Laf atanlara içi boş gülümsemeyle karşılık verdi. Koltuğunda yığılıp kalmıştı. İşte, üstünü örtmeye çalıştığı, ertelediği, yendim sandığı duyguları yeniden ortaya çıkmıştı. Baktığı her yerde onu görüyor, duyduğu her sesi onun sesi zannediyordu. Sanki unutulmuşla hayat arasına girmişti telefon. Kalın, artık hiçbir şey geçirmez sandığı engelleri bir bir aşmış, parçalanmaz sandığı bir uyumu, yeniden dirilttiği gururunu paramparça etmişti. Bir pencere açılmış, içeri doluşan rüzgâr, önünde on beş yıldır biriktirdiklerini duvarlara, aynalara, bilardo masalarına savurmuştu. Kendini tonlarca yükün altında hissediyordu. Hem haz hem de acı veren bir ağırlıktı bu. Dingin hayatı yeniden alt üst olmuştu. Her yanı ateşler içinde yanıyordu. Telaşlandı. Ayağa kalkıp pencerenin önüne geldi. Ama rüzgâr serinletmiyordu. Suçlu bir çocuk gibi yüzü kızarmıştı. İçi kıpır kıpırdı. Gerçekten af mı edilmişti? On iki yılık hapislikten sonra dışarı mı bırakılmıştı? Bir bağışlama değil, hayır, bir teslimiyet duygusuyla cep telefonunu çıkardı. Arayanlar listesinden numarayı bulup, kaydetti. Kızarmış gözlerini isme doğru yaklaştırırken bu ismin harfleri arasında yitip gitti.

HECE ÖYKÜ SAYI: 12 KASIM-ARALIK 2005

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

30/5/2007 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ/ SÖZCÜKLER

Kategori: oykuler

SÖZCÜKLER           

          B-O-Ş-L-U-K

         İşte elinde kitap yine kalakaldın. İlerlemiyor bir türlü. Üç beş sayfada kopuyor, çağırdığı dünyaya giremiyorsun. Salondan gelen müzik sesi ise sana değmiyor bile. Verdi’nin notaları, upuzun ormanlık bir yolda yankılanıyor. Kitabı masaya bırakıp, parmaklarını saçlarına geçirerek arkaya doğru yaslanıyorsun. Önünde soğumaya yüz tutmuş çay, kül tablasında külü uzamış sigara, sanki biraz önce uyanmış gibi mahmur, bomboş gözlerle balkondan dışarı bakıyorsun. Kıpırdayacak hâlin yok. Uzun bir yolculuktan gelmiş gibi yorgun, geceye teslim olmuşsun.

Aylardır her gece, burada, balkonda, şehrin görüntüsüne dalıp dalıp gidiyorsun. Gecenin ritmi her şeyi sarıp sarmalıyor, üstünü sessizliğin örtüsüyle örtüyor. Onda tarifsiz, dile gelmez bir gizem var. Balkon lambasının etrafında çeşit çeşit böcek, kelebek, pervane inatla, sabırla, dönüp duruyorlar, camına çarpışlarını duyuyorsun, sanki içine girmek istiyorlar. Aşağıda ise hep aynı görüntüler. Sokak lambaları yol boyunca dizilmiş ağaçları aydınlatıyor.

Dışarıda tek bir esinti yok. Sıcak, yıldızsız, koyu karanlık bir gece. Ağaçlar kıpırtısız. İnsanlar evlerine çekilmiş. Sokakta sadece araba gürültüleri. Perdeleri çekilmiş evlerden televizyon görüntülerinin ışıkları taşıyor dışarıya. Odalar bir aydınlanıyor bir kararıyor. Bu geç saatlerde her nasılsa dışarıda kalmış koşuşan çocukların ayak sesleri karanlık caddede yankılanıyor. Bir kadın karşı balkonda çamaşır asıyor. Ama evlerin çoğunun ışıkları sönmüş. Balkonda fanilası ile oturan bir adam uzun bir süredir şehre bakarak, sigara üstüne sigara içiyor.

Peki bütün bunları görüyor musun?

Yani şimdi burada mısın?

Burada, balkonda, yanıp sönen neonları, koşuşturan çocukları, caddeyi mi izliyorsun?

Hayır, görmüyorsun hiçbir şey. Çünkü burada değilsin. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyorsun. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi, sözü bitirmiş, her şeyini yitirmiş gibi, sanki hayatın sadece upuzun bir bakışmış gibi kıpırtısız duruyorsun. Tersinden dünyaya sarkıtılmış bir durumda, B-O-Ş-L-U-K’ta sallanıp duruyorsun.

Birden Verdi’yi bastıran gürültüler geliyor kulağına. Gerçekten duydun mu yoksa uyduruyor musun? Çünkü kulağın hep kapıda, hep birilerini..

 B-E-K-L-E-M-E-K

Sesler gerçekse bile sana gelmediklerini biliyorsun. Çünkü kimsen yok, kimse gelmeyecek sana. Merdivenlerde tıkırdayan sesler sana ait değil. Kapı aralığından yüzlerin sıcaklığını hissedeceğin kimsen yok. Hiçbir dostun yok sırlarını paylaşacağın. Perdelerini titreştiren bir rüzgâr yok. Yüzüne gölgen düşecek bir sevgilin yok. Hayır, kimse gelmeyecek. Zaten gelseler de evde kimse yok. Sen yoksun. Sevgiyle bakacak gözlerin, merhametle saracak kolların yok. Yok bunlar, gittiler. Boşuna bekleme, kimse gelmeyecek. Çalmayacak telefonların. Sen burada, hep böyle balkonda, boşluğa dalıp dalıp gideceksin. Hani American Beauty filminde boş bir kâğıt duvarın önünde rüzgârla birlikte ağır çekimde savrulup duruyordu ya, öyle.

Kimseyi bekleme, gelmeyecek. Evin bir yalnızlar evi şimdi. Dava arkadaşların da yok. Bomboşsun, inançların, tutkuların, mücadelen seni yapayalnız bıraktı. Hiçbir amacın kalmadı, hiçbir inancın. Uğruna mücadele edeceğin değerin. Elli yıl sonra başladığın yerdesin. Etrafın boşaldı. Aynı fotoğrafta yer almaktan utanmayacağın kimse kalmadı etrafında. Elli yıldan geriye kalan sadece bu: sessiz, upuzun bir çığlık. Her dakika yüreğinde bir yumruk gibi kabaran bir çığlık. Sanki hayat ikiye katlanmış, sen arasında kalmışsın. Konuşmuyorsun artık, hiç konuşmuyorsun, çünkü sözcüklere güvenin kalmamış, sözü bitirmişsin. Konuşsan tek cümlen olurdu belki: anlatacak hiçbir şeyim yok.

 Peki o zaman,  sözcükleri  yeniden yorumluyoruz.

Tanımla şimdi elli yılını, en çok neye benziyor:

 H-A-P-İ-S-A-N-E

Elbette. Sözcük bu. Çünkü şu hayatta hiç seçimin olmadı. Hiçbir itirazın, beklentin, arzun. Her yere sığdın. Her odaya, her ilkeye, her arzuya. Dar, geniş, uzun, kısa her yere. Hiç şikayet etmedin. Ne ışıklı dedin ne karanlık. Ne havasız ne kokulu. Girdiğin her odayı hemen benimsedin, uyum sağladın. Odaya sadakate bir ömrünü verdin. Köşelerini övdün, rengini, tepende sallanan lambanı. Kutsadın tüm nesneleri. Sonra, çok sonra, birden burası çok dar dedin, havasız. Nefes alamıyorum, açın pencereleri. Oysa tek başına kalmıştın odada. Yıllardır yalnızdın. Etrafındakilerin gidişini bile fark edemedin. Bembeyaz odaya baktın. Duvarlarına yapışmış gençliğine, rüyalarına….

Oturduğun sandalyenin şeklini aldın, konuşulan seslerin yankısı oldun, sevilen kokuları süründün. Dik durulacaksa dik durdun, eğik durulacaksa eğik durdun. Her şeyi gömdün odaya, arzularını, hırslarını. Bazen rüyalar gördün: deniz, martılar ve güzel kızlar. Ama utandın uyandığında. O sabah kalkıp hiçbir şey olmamış gibi ölüme bakan gözlerinden gurur duyarak, hiçbir rüyan olmamış gibi, ölü sesleriyle dolu odanda aynı sandalyeye oturdun.

Takvim yoktu odanda, hayır, hiç takvim yoktu. Çevrilecek takvim yoktu. Zaman kaybolmuştu; ocak, karlar ve eylül. Zamansız, soluksuz ve solgun öylece sığıştığın sandalyende elli yıl boyunca otururdun. Hep bir başkası tarafından tanımlandın. Bunları kendin bildin. Dünyada bir şeklin olacağından ürktün. Onu silmek, flulaştırmak istedin. ‘Her şeyi biliyorum, hiçbir şeyinizi merak etmiyorum’ der gibi baktın yeryüzüne. Her tarafın yasak, prangaydı. Kendin olamamıştın hiç, onların çizdiği portrenin her durumuna, her rengine ayak uydurmuştun. Onların tonunu, bakışını kendine ait sanmıştın. Gidip o tablonun bir yerine sıkışıp, dünyaya oradan baktın. Hiç aşık olmadın, çünkü buraya aşkın yasaklandığı bir tablodan düşmüştün.

Elli sene sonra nefes alamıyorum dedin, açın pencereleri. Sonra odanın simsiyah perdelerini aralayıp, açtın pencereleri… Dışarıda gürül gürül bir hayat akıyordu. Çıldırtan bir haziran sabahı. Gözlerin kamaştı ışıktan, kıstın, kıstın, oraya çömeldin, titremeye başladın, buzun çözülmüş gibi, titredin, titredin…

Şimdi söyle bulduğun şeyi:

Ö-Z-G-Ü-R-L-Ü-K

O günden sonra sığmadın koca caddelere, kafelere, sinemalara. Geniş yere, aydınlık yere, havadar yere. Kendin kendine bile sığmıyordu. Dar geliyordu bedenin ruhuna, kalbin göğüs kafesinde çırpınıyordu. Derin derin nefes almak istiyordun, yağmurlarda ıslanmak. Hissetmek istiyordun, yeniden hissetmek. Üzülmek, sevinmek, ağlamak, gülmek.

Ama yapamıyordun. Çünkü hep o odadaydın, elli yıllık hücrende, o dar, soluksuz, nemli, küflü odanda. Söküp attığını  sanmıştın prangaları, sanmıştın ki sadece izleri kaldı, ama hayır sadece ayaklarında değildi prangalar, daha derinlerde bir yerdeydi, tüm duygularında, nefes alışında. Durduk yerde pencereleri açıyordun, ama ne serinlik ne de güzel bir koku. Zaman geçmiş, sen o odada kalmıştın. Bu yüzden her şey yabancıydı sana. Bu ıssız sokaklar, masmavi gökyüzü, yanıp sönen neonlar, birbirine yapışmış insanlar.

İşte bu yüzden her sabah aynı rutini yapıyorsun.

Her sabah, özenle giyinip, sanki çok önemli bir randevun varmış gibi, kaçırdığın bir şeyi yakalayacakmış gibi elinde çantan evinden çıkıyor, ciddiyetle otobüse biniyor, nerede ineceğini bilen insanlar gibi kararlı bir edaya bürünüyor, sonra otobüs parkın yanından geçerken ilk durakta iniyorsun. Parkta dolaşmaya başlıyorsun. Fıskiyeler sabah güneşinin aydınlattığı çimleri suluyor, temizlik işçileri parkı süpürüyor, masmavi gökyüzü altında, çınar yapraklarının üstünde yürüyorsun, amaçsız, hesapsız. İnsanın içi bu kadar boşalmışken, bu kadar yalnızken bir gölgesi bile olmuyor arkasından gelen. Bir cesedi sürükleyerek köşedeki kafenin kimsesiz masalarına teslim ediyorsun. Sipariş için gelen garsona, “fark etmez ne getirirsen getir” dememek için, “ne içebilirim” diyor, garson içecekleri sayarken sana düşünme fırsatı veriyor, sen tam o sırada yeni bir şey bulmuş gibi “çay” diyebiliyorsun. Ama ona bakmıyor, fıskiyelerin etrafında dönüp duran güvercinlere, çimde oynaşan serçelere dalıp gidiyorsun. İşte tam o vakit içinin boşluğuna yeniden çarpıyorsun, biliyorsun, bu kadar sıcağın ardından gelecek olan yağmurdur. Çayı bırakıp giden garsona, yine bakmadan “yağmur yağacak” diyorsun, garson “inşallah abi” diyor “yanıyoruz bütün gün.” Gözlerin doluyor, her şey yeniden silikleşiyor, serçeler, güvercinler kayboluyor…         Sonra düşünüyorsun: o kadın gelecek mi? Yine o köşedeki masasına mı oturacak? O vakit kendinden utanıyorsun: Ne rezil bir küçüklük. Oysa biliyorsun, seni oraya götüren sadece o sıcak gülümseme. Başını okuduğu kitaptan kaldırıp, izlediğini fark ettikten sonra sana doğru küçücük bir bakışı. Kendine bile ifade edemiyorsun ama biliyorsun: bu yüzden ordasın. İşte elli yılda atladığın biraz da bu: duygular. İçinin sesine uymak. Kalbini dinlemek. Varlığına sahip çıkmak, kendin olmak: özgürlük

 Oysa sen ne yaptın:

 K-A-Ç-M-A-K

Evet, sözcüğümüz bu. Çünkü hep kaçtın, hep, hep. Arzudan, heyecandan, ateşten. En çok da kendinden. Fıtrattan. Tanrı sana bir hayat verdi. Ama sen onu öldürdün, hem de tanrı için. Onu hep yanlış yorumladın. Çünkü ölümün her türlüsü öğretilmişti sana ama nasıl yaşanacağı öğretilmemişti. Bu yüzden sana biçilen repliği tekrarladın, hep kopya çektin; ihlası, iyiliği ve mucizeyi. Sonra, çok sonra, yani çok sonra, hayatı keşfettin, aşka uygun kalbini, öbür yarısını isteyen bedenini. Ama her şey için çok geçti. Anladın, kaybetmiştin. Ancak kaybettiğin bir gözlük, bir defter, bir kitap değildi. O hiç geri gelmeyecek bir şeydi. Şimdi anladın mı geç kalmak neymiş. Bir vapura geç kalmaya benzemiyor değil mi? Çünkü bir sonraki seferi yok. Kaderine geç kalmak neymiş, anladın mı, anlama geç kalmak neymiş…

Sağanaktan kaçtın, şimdi tenteden sızan bir damla için bütün gün bekliyorsun. Şimdi bekle kovan su dolacak, tentelerden sızarsa damlalar. Oysa bir günahla arınabilmek çok ağır bir kefaret, çok incitici bir bedel değil mi? Zaaflarıyla vurulup, oradan dirilmek. Çok ağır. Şimdi anlıyorsun, olgunlaşınca bir meyve niye yere düşer değil mi? İşte bu yüzden uyarıyorlar tüm geç kalmışları, teneşir paklar diye.

Oysa sana  hayat günahtır demişlerdi değil mi. Aydınlık günler, pırıl pırıl güneş. Günahtı işte; içinden kemanlar ve kızlar geçerdi, hiçbir zaman anlatılmayacak rüyalar. Hiçbir renk yakışmadı sana, adı günahtı. Dünyaya söyleyecek bir sözün yoktu, söz günahtı. Günahtı, kendine giden tüm yollar, kendi içine eğilip bakmak. Gördün işte hayat da bir ikindi vakti gibi gelip geçti yanından. Sana hiç değmedi. Ama anladın mı senin gölgende ürettiklerin değil, sadece günah günahtır.

Sadece günah günahtır.

İşte gördün. Benim diye taşıdığın o ruh neymiş meğerse:

 K-O-P-Y-A

Rüyalarını gizledin, utandın onlardan. Fıtratından taşan gerçekleri inkar ettin. Kopya ihlaslarla, içi boş kavramlarla boğdun fıtratı. Cehenneme gönderdin bu rüyaları görenleri. Hayır, yoktu hayat, o yoktu. Bir kalp çarpıntısı, esintili bir rüzgâr, kızaran yüz. Ama bazen şaşırdığın oluyor, kendine çarpıyordun. O zaman bağırdın: repliğimi verin, ayağım kayıyor, repliğimi verin. Hemen yetiştirdiler, tepsi tepsi günah. Masalarında hep hazırdı çünkü.

Sonra bir gün, dönüp baktın arkana, sen yoksun, gölgen yok. Benim diyeceğim hiçbir izin yok. Kokun, sesin yok geride. Kopya duygular, aşırma acılar, başkalarının gölgesi. Anladın kaleleri kuşatmak değilmiş senin yaptığın, kaleleri küçümsemekmiş. Şimdi her şey nasıl da açık, kafa karıştıracak hiçbir şey yok, değil mi. Ama elli yılını kim verecek sana, hadi söyle, kim verecek geri. Anladın, o ruh senin değilmiş meğer, ruh da ansızın sırıtırmış insan üstünde.

Göğsüne inen nedir şimdi, bunaltan, nefes aldırmayan göğsüne:

İ-Ç S-I-K-I-N-T-I-S-I

Ne oluyor deme. Bu zaten anlatılamadığı, paylaşılamadığı, nedeni bilinemediği için iç sıkıntısı. Ne yapılırsa yapılsın geçmediği için, sadece kendine ait olduğu için iç sıkıntısı. Her şey anlamını yitirdiği için, tutunacak bir şey kalmadığı için, ne yenilgi ne zafer artık bir anlam ifade etmediği için iç sıkıntısı. Nefes aldırmadığı için, midene saplandığı için iç sıkıntısı. Durmaksızın uyuma isteği verdiği için, her görüntüye dalıp dalıp gitme arzusu olduğu için adı iç sıkıntısı. Unutma, veremden ölen Kafka, ciğerlerinin rahatsızlığının iç sıkıntısını örtmek için ortaya çıktığını söylemişti. İşte iç sıkıntısı bu.

Unutma, olması gereken oluyor ve deniz seni kıyıya vuruyor. Bu yüzden kıyıya vuranları görüyorsun hep etrafında. İşte aldatmanın sonu bu. Önce kendini sonra herkesi. İşte aldanmanın sonucu bu. Önce kendine sonra herkese. İşte iç sıkıntısı bu, bütün bu olanlarla yüzleşememe, kaçma arzusu, dalıp dalıp gitme… İşte iç sıkıntısı bu. İçeride bir yerlerde derin çizikler. Kurtulmak için daha derin çizilsin arzusu. Kendini tanıyamama, daha ne olsun, kendinden kaçma arzusu, hep o utanç, peşinden gelen utanç. İşte iç sıkıntısı bu, bütün doğrularının alt üst oluşu. Doğruların yanlış, gerçek bilinenlerin yalan oluşu. İşte iç sıkıntısı bu. Kulağın kapıda nafile beklemek. Parkta bir bakışa teslim olmak. Ama ne bakışına cevap, ne dost telefonu ne de kapı zili. Unut bunları, her şey kapalı.

B-O-Ş-L-U-K

B-E-K-L-E-M-E-K

H-A-P-İ-S-A-N-E

Ö-Z-G-Ü-R-L-Ü-K

K-A-Ç-M-A-K

K-O-P-Y-A

İ-Ç S-I-K-I-N-T-I-S-I

İşte sözcüklerin durduğu yere vardın, onlara değdin ve o oldun. Şimdi anladın mı: bir sözcüğü cümle içinde kullanmak farklı, onu yaşamak, onunla içselleşmek, iliklerinde hissetmek farklıymış. İşte gördün; insan bir sözcüğün anlamını sözlüğe bakarak değil, ancak yaşayarak öğrenirmiş.

Şimdi önünde pek çok yeni sözcük duruyor, hiç kullanmadığın, yaşadığın ama tanımlamadığın yeni sözcükler. Ama onları böyle kolayca çözemeyeceksin. Ben de anlatamam sana. Tüm bu sözcükleri biriktire biriktire ulaşacaksın onların sırrına. O vakit tüm bu sözcüklerden oluşacak yepyeni bir sözlüğün olacak. Sadece kendine ait bir sözlük. Çünkü her sözcük her insanda ayrı bir anlam olarak yankılanır. Ve her insan sadece kendi sözlüğünü tamamlamak için yaşar. Bu yüzden hayat, kendine ait sözlüğü oluşturma serüvenidir.

Şimdi kalk ve derin derin nefes al.

Merak etme, için boş, bu uğultu ondan, bu yüzden rüzgâr acıtıyor tenini.

Duydun değil mi Verdi’yi, sokakta koşturan çocuk seslerini.  

İşte böyle. Her şeyi yeniden tanımlayacak, her sözcüğü kendine ait kılacaksın.

Sözlüğün tamamlanınca geride ne iç sıkıntısı, ne gölgeler, ne de bir boşluk kalacak. Her şey yerli yerine oturacak. Unutma, ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş.

Şimdi uzan ve titreyen eline aldırmadan aşağıdaki harflere dokun, kendi sözcüklerini tanımlamaya başla:

a-b-c-ç-d-e-f-g-ğ-h-ı-i-j-k-l-m-n-o-ö-p-r-s-ş-t-u-ü-v-y-z

z-y-v-ü-u-t-ş-s-r-p-ö-o-n-m-l-k-j-i-ı-h-ğ-g-f-e-d-ç-c-b-a

 

(Hece Öykü / sayı: 18)

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

20/5/2007 - Otuzüçüncü Peron'dan bir öykü: KIRILMALAR

Kategori: oykuler

Ablamın tabutu önde, biz arkada, mezarlığa doğru giderken, inceden inceye bir yağmur başladı. Yağmurda, yaşanan anı derinleştiren, karamsarlığı yoğunlaştıran, iç sızlatan bir şey vardı. Gözyaşı gibi, bir ritüelin parçası gibi bir şey. “Ablan iyi bir insanmış,” dedi, “bereketle gidiyor, rahmetle.” Ona doğru boş gözlerle baktığımı görünce, söylediklerini pekiştirme ihtiyacı hissetmişti: “Her şey bir işaret. Boşuna bir şey yok hayatta.” Bunları söylerken beni teselli için değil, bir gerçeği ifade ediyormuş gibi emin bir hâli vardı. Sesi yumuşaktı. Ne dediğini anlamış gibi, başımla onayladım. Aslında yağmur arkadaşımın söylediklerini doğrular bir düzen içinde yağıyordu. Ne ortalığı sel sele götürecek kadar hızlanıyor ne de büsbütün kesiliyordu.

Mezarlık şehrin dışındaydı. Bu yüzden şehri bir uçtan bir uca katetmemiz gerekiyordu. Taş bina tren garını, yıkık açık hava sinemasını, stadyumu geçtik. Etrafta tek tük insanlar gözüküyordu. Fıskiyeleri hiçbir zaman çalışmayan Belediye parkı, ara sokaklar, caddeler bomboştu. Şehir başlayan yağmurun telaşındaydı. Bir garson kahvenin önündeki sandalyeleri içeri alıyor, genç bir kadın balkona asılmış çamaşırları topluyordu. Yağmurun hızlanacağını düşünenler ise büfelerin yanındaki tentelerin altında bekleşiyorlardı.

Arabanın sileceklerinin ritmik geliş gidişlerini izlerken, hafızamda ablamdan geriye kalan fotoğrafları yakalamaya çalışıyorum. Ama o kadar az görüntü var ki belleğimde. Onu ancak bir kaç görüntüyle hatırlayabiliyorum. Hayatın o boğuntu veren gürültüsü içinde birkaç resme, kelimeye sıkışmış, sıkıştırılmış bir ilişki. O kadar. Çöp dökerken, balkon yıkarken, çamaşır asarken. Bir de bir ömür yanında taşıdığı rafineleşmiş bir keder, derin bir boyun eğiş ve umutsuzluk.

Cenaze arabasındaki tabut neredeyse düştü düşecekti. Kendimi nedense bir Faulkner kahramanı gibi hissetim. Tabutu bir süre dikkatle izledikten sonra kuşkularım dağıldı. Hayır, düşmeyecekti. Arabanın arka camından peşimizdeki sıra sıra arabalara baktım. Abim, babam aynı arabadaydı. Metanetli görünüyorlardı. Diğer tanıdıklar, akrabalar onları takip ediyordu. Dün gece büyükler neler yapılacağını en ince ayrıntısına kadar belirlemişlerdi. O akşam, cenazeye gelenlere ne ikram edileceğinden, nerede ağırlanacağına kadar bir yığın ayrıntı konuşuldu. Ama ben hiç konuşmadım. Susmanın bile hiçbir anlamı olmadığı toplulukta sadece sustum. İnsanların ölüme sıradan bir iş gibi bu kadar soğukkanlı yaklaşmalarını anlamaya çalıştım, o kadar. Ablamın girişteki terliklerinden, askıdaki mantosundan gözlerimi ayıramadım. Pencere kenarına dizilmiş saksılara baktım, baktım. Çünkü bu evi ilk kez onsuz görüyordum ve bu duyguya alışmaya çalışıyordum.

Gözüm kapıda hep onu bekledim. Açılan kapıyla birlikte, elinde çay dolu tepsi, içindeki tüm acıları saklayıp, gülümseyen çehresiyle içeri girişini. Ve o seslenişini: “Şekersiz senin.” Arkama yaslanıp gözlerimi kapadım. O an hastanedeki sesi yankılandı kulaklarımda: “Kurtulacak mıyım?” Dışarıda ağır ağır çöken bir akşam vardı. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri odaya doluyordu. Birden bastıran sigara arzusunu yenemedim, bahçeye çıktım. Kendi elleriyle diktiği ağaçlara, güllere baktım. Sonra ağaçların altındaki plastik sandalyelere oturup bir sigara yaktım. Karşıda, tepelerin ardında, ay ışığının aydınlattığı gökyüzünde kara bulutlar vardı.

Fabrika bacalarına boğulmuş şehir artık gerilerde kalmıştı. Bahar olmasına rağmen tek bir yeşillik, tek bir ağaç yoktu etrafta; her yan çıplak tepeydi. Göz alabildiğine uzayan bozkır, kahverengi tepeler. Kızılırmak’ın üstünden geçerken sularına baktım:neredeyse toprak renginde akıyordu. Karşı yamaçtaki köy yolları bomboştu. Sadece bir traktör yokuşu tırmanıyordu.

Sonunda mezarlığa gelmiştik. Bizden erken gelmiş tanıdıklar işini bilen insanların rahatlığında, kazılmış mezarın etrafını düzeltiyor, mezarı cenazeye hazırlıyorlardı. Konvoyla gelenler ise arabalardan inip cenaze arabasının etrafında toplandılar. Tabutu neredeyse birbirlerinin elinden kaparcasına alıp, mezar yerine doğru götürdüler. Ben şaşkınlık içinde onları seyrediyor, bu rahatlıklarını gıpta ile karışık bir duyguyla anlamaya çalışıyordum. Yanlarına gitmedim. Bu cenazede bir yabancı gibi durmak istiyor, o tanıdıkların “Başın sağolsun” dileklerine muhatap olmak istemiyordum.

Arkadaşımla, kalabalığın biraz uzağındaki bir yere çömeldik.

Yağmur azalmıştı. Hafif bir rüzgâr yağmur damlacıklarını ve taze toprak kokusunu yüzümüze vuruyordu. Bir ara gökyüzüne bakmayı denedim. Yağmur damlaları gözlerime düşüyor, kirpiklerimden yanaklarıma süzülüyordu. Sağda solda oluşmuş küçük su birikintilerinin üstünde yapraklar yüzüyordu. Çalılara takılıp kalmış gazete parçaları, gelincikler, papatyalar, renk renk yabani çiçek ve otlar hafif esen rüzgârla birlikte sallanıyordu. Aşağı doğru uzayıp giden mezarlara baktım. Sanki bunlar hep ölüydüler. Ölü doğmuşlardı. Önceleri, sonraları yoktu. Hep ölüydüler. Buraya her gelişimde aynı duyguya kapılıyordum. Benim için burada hayatın hiçbir anında hissedilmeyen, duyulmayan zamanın tiktakları gün yüzüne çıkıyordu.

Ablamı mezara indirdiler. Küçük konuşmalardan sonra küreklerle toprak atmaya başladılar. Kürekler elden ele dolaşıyordu. Ablamdan geriye bu insanlarda yankısı sürecek ne kaldı diye düşünüyorum. Yaşamıyla bir yankısı olmadı ama ya ölümüyle olur muydu? Hiç sanmam. Çünkü o, asla çoğalmayacak, çoğaltılmayacak bir sesi, daha doğrusu sessizliğini yanına alıp gitmişti.

Üzeyir amcayı tam orada gördüm. O da kalabalıktan uzakta, bir köşede, tüm bu olup bitenleri seyrediyordu. Uzak ülkelerden gelmiş bir yabancı gibiydi. Mezarlığı çevreleyen duvarın hemen önündeydi. Arkasında şehrin fabrika bacalarıyla kaplı silueti gözüküyordu. Ablamın ölümüyle içime düşen ağır mutsuzluk duygusunu neredeyse silen bu adama baktım. Yine yüzü tıraşsızdı ve giydiklerine aldırmaz bir hâli vardı. Aşağıda bir tren katarı upuzun bozkırda akıp gidiyordu. Saçları alnına yapışmış, sakalından yağmur damlaları süzülüyordu. Ona baktıkça kalbimin genişlediğini hissettim. Tüm insanlığın bitmemiş vicdanını, tüm inançlarını, doğrularını kalbinde barındıran bu adama baktım, baktım... Avuçlarım terlemişti. Ceketime sürdüm.

Ablam onulmaz bir hastalığın pençesinde uzun süre yoğun bakımda kalmıştı. Yapılacak tek şey sağlam insanlardan bir karaciğer parçası alarak karaciğerin kendisini yenilemesini beklemekti. Yoksa günden güne ölüme gidiyordu. Tüm aile seferber olmuştuk. Ne yazık ki ailemizdeki insanlardan bu parçanın alınması mümkün olamamıştı. Artık sadece mukadder günü bekliyorduk. Hem ablam hem de biz. Hayatı boyunca neredeyse hiç konuşmayan ablam, son iki ayda neredeyse tüm hayatını bize anlatıyordu. Bahtsız kızlarından söz ediyor, bunlar için yaşamak istiyorum diyordu. Bu hayata bağlanış ise bizi iyice yaralıyordu.

Tüm bu umutsuz günlerimizin birinde ağabeyim ve yeğenlerimle birlikte hastanedeyken bir ziyaretçimiz geldi. Yıllardır görmediğimiz bir eski tanıdık: Üzeyir amca. Uzun yıllar aynı mahallede oturmuştuk ama daha sonra o köye göçmüş ilişkilerimiz kopmuştu. Sanki “Kusura bakmayın rahatsız ettim,” der gibi utangaç, mahcup bir hâli vardı. Biz önce sıradan bir ziyaretçi sandık. Oturttuk, hâl hatır sorduk. “Şey,” dedi, “ablanızı duydum. Benim kan grubum tutuyor. Ciğerlerim de sağlam.” O an donup kalmış ne yapacağımızı şaşırmıştık. Tüm akrabalar onu bırakmış birbirimize bakıyorduk. Sanki karşılıksız bir para verir gibi vücudundan bir parçayı ta köyden Ankara’ya, bize getirmişti. Bu kıymetli hediyeyi kabul edip etmemenin tedirginliği, utangaçlığı hepimizi sarmıştı. Sanki onu bu işten vazgeçirmenin yollarını arıyorduk. Ama o kararlıydı. Ailesiyle de konuştuğunu söyledi. Şaşkınlık içerisindeydik. Doktorlara durumu anlattık. Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Kendisine ilettik. Üzüldü, gerçekten üzüldü. Bunu tüm hâlinden de belli etti. O akşam köyüne gönderdik.

Ben neredeyse ablamı unutmuş, Üzeyir amcayı düşünmeye başlamıştım. İbni Sina’nın son katından, Ankara’nın ışıltılı caddelerine bakarken bu davranışı bir yere koyamıyordum. Böyle bir şey olabilir miydi? Yolda görsem selam vermeyeceğim biri, ablam için nasıl canından bir parçayı bir akşam üstü hiçbir karşılık beklemeden bize sunabilirdi? Zihnim sorularla doluydu. Onu bu ilaç kokulu koridorlara sürükleyen neydi, vücudundan bir parça vermeye iten hangi duyguydu? Onca yazı, çizi, kitap sonra bu köylünün yaptıkları? Bir akşam gelmiş, tüm bildiklerimi, edebiyatını yaptığım duygularımı çöpe atıp gitmişti. Belki ben bir boşluğa düşmüştüm ama içimde hayata, onu yaşatan dinamiklere ilişkin yeniden bir ışık, bir umut doğmuştu.

Bir an yanına gidip konuşmak geldi içimden ama cesaret edemedim. Kısa sürede gömme işi bitmiş, imam Kur’an okumaya başlamıştı. Üzeyir amca, Kur’an’ı sonuna kadar dinlemedi. Belli ki o da cemaate karışmak istemiyordu. Gidip kendilerini getiren otobüsün en arka koltuğuna oturdu. Yağmur iyiden iyiye azaldı. Yağmurun yağdığını sadece küçük su birikintilerinde oluşan halkalardan anlayabiliyorduk.

Taksiye binip eve dönerken gökyüzündeki bulutlar dağılmış, pırıl pırıl bir güneşle birlikte, boydan boya yarım ay şeklinde bir ebem kuşağı oluşmuştu. Yeşil, sarı, kırmızı, mordan oluşan bir renk cümbüşünün altından geçiyorduk. Yağmurdan sonra her şey yeniden canlanmıştı. Kavak yaprakları rüzgârla birlikte âdeta yanıp tutuşuyordu. Yemyeşil çimlerin üstünde köpekler koşuşuyor, kargalar ordan oraya uçuşuyordu. Arkadaşım, “Bak,” dedi, “yağmur kesildi, güneş doğdu. Hakkımızda iyi şeyler oluyor.” Eliyle arabanın camının buğusunu silerken ekledi: “Güneş boşuna doğmaz.”

Arkadaşımı güçlükle duyabiliyordum. Yüzüme vuran güneşle birlikte gevşediğimi, tatlı bir uyuşukluğun bütün vücudumu kapladığını hissettim. Göz kapaklarımı kaldırmaya gücüm yetmiyordu sanki. Gözlerimi kapadım. Arkadaşım, “Uyu,” diyordu, “ben seni Ankara’ya girerken uyandırırım.” Ama uyku ile uyanıklık arasında Üzeyir amcanın kızı zihnimde canlanmaya başladı. Hem de tüm canlılığıyla. Yeşil bir süveteri vardı. Hep tozlu sarı saçları. Ablamın en candan arkadaşıydı. Bir tatil günü mahallemiz tıklım tıklım insan doluydu. Taksi çarptı demişlerdi. Ablam arkadaşının ölümüne çok üzüldü. Günlerce sokağa çıkmadı. Üzeyir amcayı o günden sonra seyrek görüyorduk. Evini satmış, köye göçmüştü.

Uykum kaçmıştı. Acımayla karışık bir utanç duyuyordum. Yüzümün kızardığını hissettim. Doğruldum. “İbni Sina’ya aslında kızı için geldi. Çünkü ablam, kızından bir parçaydı, onun peşinden geldi,” dedim. Arkadaşım hayretle bir şey kaçırmış gibi, “Ne parçası?” dedi. Gözlerimi ovuşturup etrafıma bakındım. O vakit bir arabanın içinde olduğumu anladım. “Boş ver,” dedim. Araba güneş ışığının vurduğu ıslak asfaltta akıp gidiyordu.

 

(Kırılmalar, Necip Tosun, Otuzüçüncü Peron, Hece Yayınları)

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

5/3/2007 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: GEÇİT

Kategori: oykuler

Cezaevinden adımını dışarı attığında kendisini tam bir hayat acemisi gibi hissetti. Bilmediği bir istasyonda indirilmiş, cepleri adressiz bir yolcu gibi çaresiz ve yenikti. Duyguları alınmış, içi boşaltılmıştı. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmiyordu. İçeride, geleceğe ilişkin hiçbir plan yapmamış, hiçbir hayal kurmamıştı. Sadece günlerini saymıştı, o kadar. İşte sayılı günler de bitmişti.

Yanına ne bavul, ne de çanta almıştı. Her şeyi oraya gömmüş, paltosunu alıp çıkmıştı. Dışarıda soğuk, dondurucu bir hava vardı. Atkısını boynuna iyice sardı. Uzun uzun gökyüzünü, çevresini, önünde upuzun uzanan yolu seyretti. Her yer sisten bembeyazdı. Adını bilmediği kuşlar uçuşuyordu etrafında. İstasyona doğru inen yola baktı. Yol bomboştu. İçinde sevince benzer bir kıpırtı hissetti. Yürümek, durmaksızın yürümek istiyordu. Elleri ceplerinde tedirgin adımlarla yürümeye başladı. Hayır, önünü hiçbir şey kesmiyordu. Ne ranza ne de duvar. Adımlarını daha da açtı. Hızlanmıştı. Birden koşmak geldi içinden. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi. Ama pencereden izlendiği kuşkusu onu bu isteğinden vazgeçirdi.

Bir süre yürüdükten sonra durup, son kez, hayatını, gençliğini verdiği taş binaya baktı. Etrafı tellerle çevrili bina, bütün donukluğuyla duruyordu. Sis, taş binanın kırmızı çatılarına kadar inmişti. Nöbetçi kulesinden kalkan bir güvercin, sislere karışıp kayboldu. Kendisini izleyen var mı diye pencerelere baktı. Belki son bir dost yüzü, bir gölge, sallanan bir el görebilirdi. Ama sisli, bulanık camlardan hiçbir şey görünmüyordu. Sadece nöbetçiler kendisine bakıyorlardı. İçinde tuhaf, adını koyamadığı bir boşluk hissetti. Bir gün cezaevinden ayrılmanın ona zor geleceği aklına bile gelmezdi. Çünkü burada şöyle ya da böyle bir dünya kurmuş, onun peşinden gitmişti. Sonunda o dünya bitmişti işte. Şimdi bu yeni dünyanın yabancısıydı. Nasıl ve nereden başlayacak bilmiyordu. Ama yine de bir yerinden başlamalıydı. Hayır, artık arkasına bakmayacaktı. Yürüyecek, hep yürüyecekti.

Köşede iki taksi bekliyordu. Ama taksiye binmedi. Şoförlerin bakışlarına aldırmadan yanlarından geçip istasyon yoluna girdi. Kuru ayaz, yanaklarını, kulaklarını kavuruyordu. Derince nefes aldı. Çeşit çeşit kokular geldi burnuna. Cebinde parmaklarıyla çevirip durduğu çakmağı çıkardı. İçerideki bir dostunun hediyesiydi. Bir gazlı çakmak. Dostu hayatta en sevdiği şeyi hediye etmişti ona. Gülümsedi. Rüzgâra ters dönüp sigarasını yaktı. Çakmağı cebine koymadan önce bir kez daha baktı. İleride, kasabayı tümüyle sis ve bulut kaplamıştı. Daha yakındaki istasyon ise zar zor seçilebiliyordu.

Ağaçlar arasındaki dar taşlı yolu geçip istasyona vardı. Çatılarından buzlar sarkan ıssız bir taşra istasyonuydu. Etrafında tek bir bina yoktu. Her iki yanındaki ceviz ağaçları rüzgârda sallanıyordu. Ağır kapısını açıp girdi. Sıcak bir esinti yüzüne vurmuş, onu rahatlatmıştı. Gişeye doğru yöneldi ama henüz açılmamıştı. Belli ki trenin saati değildi. Üzeri çiziklerle, yazılarla dolu banka oturdu. Çoğu, kasabayı, istasyonu lanetleyen yazılardı. “Buraya bir daha uğrarsam…” türünden yeminlerdi. Yapısından eski bir istasyon olduğu belliydi; kalın sütunlar, yüksek bir tavan. Tavandan sarkıtılmış saat, her istasyonda olduğu gibi burada da bozuktu. İlgisiz bir vakti gösteriyordu. Kalkıp istasyonun etrafını dolaştı. Hayır, hiçbir duyuru yoktu. Resimlerini indirmişlerdi. Arananlar listesi kaldırılmıştı. İçi boşaltılmış biriydi tabii, kimin işine yarardı ki. Bir an kendini işe yaramaz biri olarak hissetti. Heyecan bitmişti, hırs, büyük idealler. Şimdi ıssız bir istasyonda tren bekliyordu. Kimsenin arayıp sormadığı, bir düş artığı. Sonunda gişe açıldı. Biletini aldı. Biletçi anlamıştı, "Geçmiş olsun," dedi. "Sağ olun," diye cevapladı mahcup bir şekilde. Bilet değişmişti. Karton biletten bilgisayardan çıkma bilete geçilmişti.

Bir süre sonra tren düdüklerle istasyona girdi. Güçlükle buldu yerini. Pencere kenarına oturdu. Cam buğulanmıştı. Buğusunu silerken, camın soğuğu içini titretti. İçeride dört kişilik bir aile vardı. Anne, ağlayan küçük çocuğu zaptetmeye çalışıyor, büyük çocuk ise volkmen dinliyordu. Adamın elinde renkli, ucuz gazetelerden biri vardı. Okuyor mu, resimlere mi bakıyor belli değildi. Sigaradan sararmış parmakları dikkatini çekti. Ama zihni onları merak etmeyecek kadar meşguldü. Kendisini izlediklerinin ise farkındaydı. Ama o, sanki bunun farkında değilmiş gibi, gözlerini pencereden ayırmıyor, uzaklara, dağlara, sisler altındaki ovaya bakıyordu.

Düdük sesinden sonra tren sarsılarak hareket etti. Uçsuz bucaksız ovada akıp gidiyordu. Yorgundu ama uyumak istemiyordu. Yıllardır unuttuğu görüntüleri doya doya içine çekmek istiyordu. Kar başlamıştı. Köprülere, ağaçlara kar yağıyordu. Karlı dağa yaslanmış bir ev gördü. Doğanın içine gömülmüş ıssız bir ev. Yıllarca karşısındaki duvara, ranzalara, arada bir avludan dışarı bakmaya çalışan adam, şimdi doğanın kucağına teslim olmak, içine, kendine dönmek istiyordu. Her şeyden, herkesten uzakta kendi olmayı düşlüyordu. Karla kaplı tarlalardan geçiyordu tren. Taş köprülerden, tünellerden, nehirlerden, ormanlardan. Dağa doğru uzanan kimsesiz yollara bakıyordu uzun uzun. Yapraklarını dökmüş ağaçları, çamurlu köy yollarını seyrediyordu. Telgraf direkleri akıp gidiyordu. Geçtikleri istasyonların adlarını bir bir okuyor, nerelerden geçtiğini hatırlamaya çalışıyordu. Karla kaplı tarlalar, bağlar hüzünlendiriyordu onu. Bazen karayolu ile tren yolu paralelleşiyor, o vakit uzun yol otobüslerini, kamyonları, taksileri izliyor, ama bir yerde onlarla tekrar yolları ayrılıyordu. Tren yeniden ıssız ovalara, karlı ormanlara dalıyordu. Bir süre sonra tatlı bir uyku bastırıyor ama o, bu görüntüleri kaçırmamak için direniyor, dikkatini toplamaya çalışıyor, bazen gözlerini ovuşturuyor, bazen oturuş biçimini değiştirip uykuyu savuşturmaya çalışıyordu. Bazen de koridora çıkıp pencereyi açıyor, serin ve soğuk hava yüzüne vuruyor, uykusunu açıyordu.

Yolculuk boyunca sorular zihninde dolanıp duruyordu; kapılar kapalı mıydı, içeri girebilecek miydi, nasıl sokulacaktı hayata. Ama hiç birine cevap bulamıyordu. Bazen bu sorulara dalıp gitmişken, birden kompartımanın kapılarına vurarak bilet kontrolü yapan biletçi içeri giriyor, onu bu sorulardan çekip alıyordu. Biraz sonra o, yeniden uçsuz bucaksız güzelliklere dönüyordu. Sorular bitmiyordu zihninde, bu yüzden de yolculuğunun bitmesini hiç istemiyordu. Hep böyle alnı pencere camına yaslı, tıkırtılı bir tren yolculuğunda, önünde akıp giden güzelliklere dalıp dalıp gitmek, unutmak, her şeyi, bütün bildiklerini, bütün yaşadıklarını unutmak istiyordu.

Trenden indiğinde hava kararmıştı. Karlar içindeki şehir ışıl ışıldı. Kararsız adımlarla yürümeye başladı. Cumhuriyet Caddesi’ne gitmek için köprüyü geçmek gerekiyordu. Çok sevdiği köprünün başına geldiğinde her zaman yaptığı gibi durdu. Köprüden aşağıya baktı. Su yine bulanık akıyordu. Köprünün direkleri yosunluydu. Kül rengi bir ışık suya vuruyordu. Suyun uğultusu kulaklarında çınlıyordu. İyice baktı, bir suret suda dalgalanıyordu. Bakışları gitgide bulanıklaştı. Sudaki sureti ise bir süre sonra netleşmişti. Bir ilkokul çocuğu eğilmiş suya bakıyordu. Elinde çantası yine erkenden gelmiş köprüye, ışıltılı suya dalıp gitmiş. Okula gitmek için evden erken çıkar, bu köprüye gelir, dakikalarca akan nehre bakar, bakardı.. Uzun yolculuklar düşlerdi, yelkenli gemiler, kaptanlar, tayfalar... Bir şilebe binip ıssız adalara gitmek, dalgalarla boğuşmak, kızgın kumlu plajlarda kaybolmak isterdi. Sonra elinde kitaplar, defterler nehir boyunca yürür, yürürdü. Yüzmeyi de burada öğrenmiş, ilk sigarasını burada içmişti. Düşleri ve sırları buraya gömülüydü. Ama o düşlere hiçbir zaman ulaşamamış, tümü bulanık suda yitip gitmişti. Hayır, ayağı kaymış, bir bakışa yakalanmış, yetişememişti onlara. Kıyıda yapayalnız kalmış, sureti bulanık suda yıllarca dalgalanıp durmuştu. Bir sigara yakıp, dumanını sudaki surete doğru üfürdü. Yeniden yürümeye başladı.

İnceden inceye kar yağıyordu şehre. Kimi karanlık, loş; kimi aydınlık, pırıl pırıldı sokaklar. Birahanelerden acılı şarkılar taşıyordu sokağa. Hepsi tanıdık şarkılardı, cezaevinde içine kadar işleyen, kaçamadığı, ağlatan şeyler. Ne çok banka var diye düşündü. Bir de süpermarketler. Eskiden birkaç otel ancak vardı. Şimdi caddeler otel dolmuştu. İçeride gazetelerden okuyordu, her şey değişmişti. Gerçekten de öyle olmuştu. Sürekli gittiği kahve, araba galerisiydi şimdi. Duvarlardan sloganlar silinmiş, afişler yırtılmıştı. Hayır, afişler, bombalı pankartlar, duvar yazıları hiçbiri, hiçbiri yoktu. Levhalar büyümüş, reklamlar çoğalmıştı. Kitabevine uğradı, oyuncakçı olmuştu. İçinde derin bir boşluk hissetti.

Çok sevdiği parka girdi. Okuduğu lisenin tam karşısındaki parka. Bereket o duruyordu. Parkta çam ağaçları, banklar kar içindeydi. Parkın lambaları bembeyaz yerleri aydınlatıyordu. Ayak değmemiş karlar onda üzerinde yürüme arzusu uyandırmıştı. Yürüyüp ayak izlerine baktı. Parkın ortasındaki çeşmenin suyu donmuştu. Hemen önündeki küçük havuzda su yoktu, bomboştu. İçi karlarla doluydu. Köşedeki aile çay bahçesi kapalıydı. Sandalyeler üst üste istiflenmişti. Okuldan arkadaşlarıyla buraya gelirlerdi. Nasıl da cıvıl cıvıl olurdu park. Bir an yüzlerce resim uçuştu zihninde. Sımsıcak dostluklar, arkadaşlıklar... Aniden bir sesle irkildi. Daldan karlar dökülüyordu yere. Kapısından çıkarken bir kez daha baktı parka. Işıklar içinde beyazlara gömülmüş park, bu tenha ve sessiz görünüşüyle bir yılbaşı kartına poz veriyordu sanki. Büyülü, düşsel...

İçinde adını koyamadığı bir burukluk vardı. Bir yanda buralara yeniden kavuşmuş olmanın sevinci, diğer yanda da nereden başlayacağını, nasıl karşılanacağını bilememenin kaygısı. Ne diyecekti. Her şeyi sizin için yaptık, ama birden ayağımız kaydı, düştük. Bir bakışa yakalandık. Ama o incitici oyun bitti. Şimdi yeniden... Kimi inandırabilirdi ki? Kapıyı vurup hiçbir şey olmamış gibi, "Ben geldim," mi diyecekti? “Dışarıda kar, fırtına, ben geldim. O bakışla ödeştim, ben geldim.” Oysa onca şeyden sonra şu şehirde kaç kapıyı çalabilirdi ki?

Slogan attığı, cenaze törenlerine katıldığı yerlerden geçti. İnsanlar acele acele evlerine gidiyorlardı. Dolmuş durağında kuyruklar uzamıştı. Kar ve buzdan dolayı caddede arabalar ağır ağır gidiyorlardı. Köşede yokuşu çıkamayan bir araba kaymış, yolun dışına çıkmıştı. Farları karlara vuruyordu. Kaldırımlarda, karların altı buz tutmuştu. Adımlarını dikkatli atmaya çalışıyordu. Kepenklerini kapattırdıkları mağazalar, dükkânlar ışıl ışıldı. Tam o köşeye geldiğinde içi burkulmuş, yanaklarını al basmıştı. Eczanenin önü. Tam burada parkalı genç yere düşmüştü. Onu hiç tanımıyordu. Köşede göz göze gelmişler, önce birkaç silah sesi, ardından kafasının kaldırıma çarpma sesini duymuştu. Kaçmadan, yerde yatan gence bir kez daha bakmıştı. Sorular soran o gözden kendini alamamış hemen orada öylece donup kalmıştı. Arkadaşları sarsarak onu kendine getirmişler sonra karanlık sokakta kaybolmuşlardı. Ama bu bakışı ömrü boyunca unutamamıştı. Evde saklanırken, peşinde sanki polisler değil, o bakışlardı. Her an yakalayacaklardı. Günlerce evinden çıkmamıştı. Alnı pencereye yaslı, o ayak seslerini, o bakışı beklemişti. Nereye baksa o bakışı görüyordu. Kaç kez o bakışı rüyasında görmüş, çığlıklarla, terler içinde uyanmıştı. Aynalara bakamıyordu, çehrelere. Sonunda polislere değil, o bakışlara teslim olmuş, gidip her şeyi anlatmıştı. Ama işte ödemişti bedelini. Bir ömre mâl olsa da o bakışla ödeşmişti. Adını bile bilmiyordu o genç adamın. Bildiği tek şey karşı kamptan oluşuydu. Ama o bakış her şeyden uzaklaştırmıştı onu. Çekip alınmıştı sanki gökyüzüne. Havalanan bir uçaktaymışçasına, mahallesi, parkları, dostları, şehir gitgide küçülmüş, bir süre sonra da tümüyle yitip gitmişti. İşte o eczane. Arkadaşlarıyla burada beklemişti. Genç de buradan geçecekti. Unutması imkânsızdı. Alnında biriken ter damlalarını sildi. Rüzgâr hızlanmış, kar tanelerini yüzüne vuruyordu.

Bir kahveye girdi. Ortada büyük bir bilardo masası vardı.  Köşede ışıltılı bir akvaryum. Çay söyledi. Duvarlardaki resimlere baktı uzun uzun. Kendini yabancı hissetti. Duvardaki resimlere, kahvenin gündemine epeyce uzak olduğunu fark etti. Dile kolay, on yıl. Bir başkası olarak gelmişti şimdi buraya. Oysa ne günler yaşamıştı burada. Bir yangın çıkmıştı yüreklerinde, bir gölge düşmüştü yüzlerine. Bütün kepenkleri indirilmişti şehrin, masallarını yitirmişlerdi, meleklerini. Esmer ve kirliydiler. Dizginleyemedikleri, taşan bir aşkta boğulmuşlardı. Ürpertilerinin, aşklarının peşinden koşarken, bakışlara çarpmış kristal vazolar gibi dağılıp, göğ ekin gibi biçilmişlerdi.

Akşam birlikte oldukları arkadaşlarının resimlerini ertesi gün gazetelerde görüyorlardı. Her hangi bir cümle gibi: "Öldürüldü." Kahvaltı yapıyor, der gibi: “Öldürüldü...” Sadece bir kelime; öncesi ve sonrası yok. Yüzleri kendilerinin değildi, elleri. Her şey birbirine karışmıştı. Sis ve çember. Çember ve sis. Küçücük, tertemiz yürekleriyle her şeyi değiştireceklerini sanmışlar ama arkalarında titrek gölgeler, cam kırıkları ve büyük düşler bırakıp yitip gitmişlerdi. İçinin titrediğini hissetti. Bir sigara daha yaktı. Ardından, kahvenin camına başparmağını iyice bastırarak buzunu eritip, kendine küçük bir görüş alanı açtıktan sonra, uzayıp giden yollara, uçuşan güvercinlere, tek tük geçen arabalara dalıp gitti.

Kahveden çıkıp yeniden yürümeye başladı. Kar daha da hızlanmıştı. Her iki omzu da kar içinde kalmıştı. Paltosunun ıslaklığını içine kadar hissediyordu. Kırlaşmış saçlarına biriken karları temizliyordu sürekli. Paltosunun yakasını yukarı kaldırıp gökyüzüne baktı. Kar taneleri uçuşuyordu havada. Kar kirpiklerine, yanaklarına vuruyor, gözünü açamıyordu. Daha fazla bakamadı. Ayaklarının kara değmesiyle oluşan sesi dinliyordu. Nihayet evlerinin bulunduğu sokağa girmişti. Şehir içindeki yapılaşma bu kenar mahalleye tam olarak yansımamıştı. İki katlı bahçeli evlerinde bir değişiklik yoktu. İleride birkaç bina yükselmişti o kadar. Tek katlı, iki katlı, küçük bahçeli evler mahallede hâlâ çoğunluktaydı.

Evlerinin ışıkları yanıyordu. İçi burkulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Donup kaldı. Kar kirpiklerine doluşmuş, erimiş, yanaklarından süzülüyordu. Kardan bembeyaz olmuştu. Kim vardı evde acaba? Evin bütün odaları, bodrum kat, mahalle arkadaşları, karşı evdeki kız, gözleri önüne geldi. Kız, evet. Evlenmiş miydi acaba? Görüşe gelen kimseye soramamıştı. Bir ayıp, küçüklük olarak algılanacağından çekinmişti. Bahçedeki dut ağacı hâlâ duruyordu. Birden içinde bir sıcaklık hissetti. Sanki atladığı yerden başlayabilecekti. İçinde bir kuş yeniden çırpınmaya başlamıştı. Derin bir nefes alıp eve doğru yürümeye başladı.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

24/7/2005 - NECİP TOSUN'dan bir öykü: HÜZZAM

Kategori: oykuler

O va­kit­ler, eb­ru­lar­da te­cel­li­ler ara­nır, ha­yat, mut­ma­in kalp­le­re denk dü­şer­di. Cum­ba­da mehtap sey­re­di­lir­ken, in­ce­lik­ler, ke­der­ler kris­tal bar­dak­lar­da yan­sır, kı­rı­lır­dı. İn­ce bir sı­zı gi­bi bo­ğa­zın sırt­la­rı­na yas­lan­mış ko­nak­la­rın bah­çe­le­ri ha­nı­me­li ko­kar, du­var­la­rın­dan sar­ma­şık­lar sarkar­dı. Sa­bah­la­ra ka­dar ney se­si yük­se­lir­di bu ko­nak­lar­dan; ud nağ­me­le­rin­de ya­ka­la­nır­dı ha­yat, fa­sıl­lar­da.

O va­kit­ler, bi­zim ma­hal­le­de, in­ce in­san­lar ya­şar­dı, tık­lım tık­lım. İs­ke­le­de ada çay­la­rı içi­lir­di, cep­ler­de ko­la­lı men­dil, ağız­lar­da ka­ran­fil ku­ru­su. Tam o sı­ra­da rad­yo­da in­ce saz­lar, in­san­la­rı doku­nak­lı şey­le­re ça­ğı­rır­dı. Ben  düş­le­re da­lar­dım: Sa­fi­ye şar­kı­la­rı­mı oku­ya­cak­tı. Fe­rah­fe­za­lar, Ev­ca­ra­lar, Bu­se­lik­ler için­de yi­tip gi­de­cek­tim. Her ge­ce bu düş­le la­van­ta ko­ku­lu ya­ta­ğı­ma uza­nır, bir hüz­zam uy­ku­yu sa­ba­ha ka­dar dö­ne dö­ne uyur­dum. O sa­bah, elim­de udum, bir  sez­gi yakalaya­bil­mek için,  nağ­me­le­rin pe­şi­ne dü­şer, no­ta­lar ara­sın­da kay­bo­lur­dum. Bo­ğaz, ta­rif­siz gü­zel­lik­te bir tab­lo gi­bi du­rur­du kar­şım­da. Göz­le­ri­mi bu gö­rün­tü­den ala­maz­dım.

Şim­di kal­kıp pen­ce­re­yi açıp içe­ri­yi ha­va­lan­dır­mam ge­rek. Ama ta­rif­siz bir yü­kün ağır­lı­ğı var üs­tüm­de. Kal­kıp pen­ce­re­yi aç­mak gel­mi­yor içim­den. Sa­de­ce bu­ra­da otur­mak, hiç kı­mıl­da­maksızın, bir boş­lu­ğa dü­şü­yor gi­bi, bu­ra­da otur­mak, düş­mek, bo­yu­na düş­mek is­ti­yo­rum. Bir hüz­zam şar­kı eş­li­ğin­de, göz­le­rim ka­pa­lı, bu­lut­lar ara­sın­da kâ­ğıt­tan bir uçak gi­bi, as­la ke­sil­me­ye­cek bir baş dön­me­si gi­bi, sa­ba­hı ol­ma­ya­cak bir düş gi­bi, öy­le­si­ne, her şey­den uzak­ta, dip­siz bir uçu­ru­ma düş­mek, düş­mek is­ti­yo­rum. Ama bi­li­yo­rum, şu kü­çü­cük is­te­ğim bi­le, ka­pı­cı­nın si­pa­riş is­te­ği ile bö­lü­ne­cek, ça­ya, yu­mur­ta­ya, ka­pı­cı ya­zık­lan­ma­sı­na, kah­ka­ha­lar­la ka­rı­şık pen­ce­re muhab­bet­le­ri­ne, o ya­pış­kan şe­ye, ha­ya­ta dö­ne­ce­ğim.

Ce­mil Bey'i ara­mak ge­çi­yor içim­den, bel­ki gü­ne böy­le kat­la­na­bi­li­rim. Ama ha­yır. Eğer bu sabah  te­le­fon eder­sem, öğ­le­den son­ra ona uğ­ra­mam için bir ne­den kal­ma­ya­cak. Oy­sa ona uğrama­dan, gü­ver­cin­le­ri­ni, o do­yum­suz sev­gi­li­le­ri sev­me­den, bah­çe­de çay iç­me­den bü­tün bir gün na­sıl ge­çer. Vaz­ge­çi­yo­rum ara­mak­tan. Bir­ba­şı­na­lık­ta en dik­kat­li dav­ra­nıl­ma­sı ge­re­ken şeyler­den bi­ri de za­man. Bir de yi­te yi­te, da­ğı­la da­ğı­la tek tük kal­mış dost­lar. İki­si­ni de özen­le ko­ru­mak ge­rek. Yok­sa gün­ler geç­mek bil­mez.

So­nun­da ya­ta­ğım­dan kal­kı­yo­rum. Oda dar­ma­da­ğın. Ya­rım bı­ra­kıl­mış çay, iz­ma­rit­ler­le dolmuş kül tab­la­sı, sa­ğa so­la da­ğıl­mış plâk­lar, ters çev­ril­miş ud. Du­var­da­ki eb­ru­yu dü­zel­tip, perde­le­ri açı­yo­rum. Mah­mur göz­le­riy­le ye­ni bir gü­ne ha­zır­la­nan şe­hir, kur­şu­nî­ bir dur­gun­luk ve ses­siz­lik için­de. Bu dur­gun res­mi sa­de­ce uçu­şan mar­tı­lar bo­zu­yor. Ar­tık hiç­bir de­ni­ze açılmayacak iz­le­ni­mi ve­ren bir­kaç es­ki ge­mi ise, sis­ler için­de de­rin bir uy­ku­ya dal­mış. Tam karşı­da, ça­tı­da, üç beş gü­ver­cin bir­bi­ri­ne so­ku­lup pus­muş ve te­dir­gin­lik için­de ay­nı nok­ta­ya bakı­yor­lar.

Or­ta­lı­ğı dü­zelt­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. Çay bar­da­ğı­nı ye­ri­ne ko­yup, kül­lü­ğü bo­şal­tı­yo­rum. Bir resim düş­müş ye­re. De­mek ki ak­şam al­bü­me bak­mı­şım. Res­mi yer­den alı­yo­rum. Ha­tır­lı­yo­rum: Do­yum­suz, esin­ti­li bir bo­ğaz ak­şa­mı. Ve­re­ce­ğim ce­vap­tan kor­ka­rak, kuş­ku­lu "Me­sut mu­sun ?" di­ye sor­muş­tu. İn­ce­den in­ce­ye esen mel­tem, sar­dun­ya­la­rı, fes­le­ğen­le­ri sal­lı­yor­du. Göz­le­ri­mi göz­le­rin­den ka­çır­mış, ce­va­bı im­kân­sız bir so­ru duy­muş gi­bi, uzak­la­ra, çok uzak­la­ra bak­mış­tım. Gü­rül­tü­lü bir va­pur bo­ğaz­la bo­ğu­şa­rak ya­nı­mız­dan ge­çip git­miş­ti. Ce­va­bım­dan umu­du­nu kesmiş, tit­re­yen eliy­le ça­yı­nı ka­rış­tır­ma­ya ça­lış­mış­tı. O va­kit­ler sus­kun­luk her şe­yi an­la­tır­dı. Anla­mış­tı. O ak­şam, eve dö­ner­ken, mi­ni­büs­te, sar­hoş müş­te­ri­ler ile şo­för kav­ga­ya baş­la­mış ve ben ba­şı­mı tı­kır­tı­lı mi­ni­büs ca­mı­na yas­la­yıp, da­lıp git­miş­tim. Şim­di o ne­re­de, han­gi ha­ya­ta karıştı, hiç­bir şey bil­mi­yo­rum. On­dan ge­ri­ye sa­de­ce bu gö­rün­tü kal­mış. Baş­ka hiç­bir şey. Res­mi al­bü­me yer­leş­ti­ri­yo­rum.

Pek ço­ğuy­la ay­nı ka­de­ri pay­laş­tı­ğı­mız dost­la­rın et­ra­fa da­ğıl­mış plâk­la­rı­na ba­kı­yo­rum. Le­mi Bey, Se­la­hat­tin Bey, toz­lar ve kül­ler için­de. Pen­ce­re­den sı­zan gü­neş ışık­la­rı on­la­rın üze­ri­ne düşü­yor. Eli­me alı­yor, özen­le si­li­yo­rum plâk­la­rı. Plâs­tik ko­ku bur­nu­ma vu­ru­yor. Son­ra parmakla­rı­mı ya­vaş­ça plâk çiz­gi­le­ri  üze­rin­de gez­di­ri­yo­rum. No­ta­la­ra do­ku­nu­yo­rum, in­cin­miş yü­rek­le­re. "Ay­rı­lık Ya­man Ke­li­me/Ben­zet­mek Az­dır Ölü­me." Sı­cak bir akın­tı sa­rı­yor be­de­ni­mi, ri­tim ve hı­şır­tı­lar. Ka­vis­li çiz­gi­le­ri iz­li­yo­rum, sı­cak­lı­ğı. Akı­yor ri­tim, akı­yor. Bir­den kı­rıl­ma­lar. Mak­ber'den, çık­ma­yan ses­le­re ula­şı­yo­rum, Hey­be­li’den  Ana­do­lu'nun du­man­lı mey­ha­ne­le­ri­ne. Bey­nim­de uğul­tu­lar ar­tı­yor, çığ­lık­lar. Çiz­gi­ler bi­ti­yor, par­ma­ğım ye­re dü­şü­yor. Boş gra­mo­fon dö­nü­yor, dö­nü­yor. Le­mi Bey dö­nü­yor, Sa­fi­ye dö­nü­yor. Ses­ler ke­si­li­yor, par­ma­ğım boş­luk­ta, çizgi­ler bi­ti­yor. Per­de ini­yor.

Her gün bir per­de iner öm­rü­mü­ze, bir per­de açı­lır, her şey bir­den de­ği­şir. De­ği­şir tab­lo­lar, renk­ler, ko­ku­lar, nes­ne­ler. So­ra­rız, ben han­gi dün­düm, han­gi renk, han­gi ko­ku? Toz du­man arasın­da ge­çip gi­den ne? Ama gi­der gi­de­cek olan bü­tün bir al­dır­maz­lık­la. Yak­la­şır ge­le­cek olan bü­tün ace­le­ci­li­ğiy­le. So­ra­rız, bi­ze çar­pıp kay­bo­lan ne? Toz bu­lu­tu için­de son­suz­luk­la­ra ka­rı­şan ne? Biz ne­re­sin­de­yiz o gi­de­nin, ne­re­sin­de? Ne­re­sin­de­yiz esin­ti­li bo­ğaz ak­şam­la­rı­nın, la­van­ta koku­lu ya­tak­la­rın? So­ra­rız, ha­yal ne, ger­çek ne? Son­ra  tül per­de ha­va­la­nır, ka­pı­lar ka­pa­nır, sözcük­ler uçar. Ora­da, öy­le­ce ka­la­ka­lı­rız.

Çay su­yu kay­na­yın­ca­ya ka­dar hep tı­raş olu­rum. Ban­yo­ya ge­çi­yor tı­raş ta­kı­mı­nı ha­zır­lı­yo­rum. Ay­na bu­ğu­lan­mış, si­li­yo­rum. Şim­di ken­di­mi da­ha iyi gö­re­bi­li­yo­rum. El­le­ri­mi yü­zü­me, saç­la­rı­ma gö­tü­rü­yo­rum. San­ki ilk kez gö­rü­yo­rum el­le­ri­min tit­re­diğ­ini. Ken­di­mi ta­nı­ya­mı­yo­rum. Ay­na yeni­den bu­ğu­la­nı­yor, tit­re­yen eli­mi, ay­na­ya doğ­ru uza­tı­yo­rum. Su­re­tim üze­rin­de oy­na­mak, onu de­ğiş­tir­mek ge­çi­yor içim­den. Ama na­fi­le. Çeh­rem, fer­siz göz­le­riy­le ba­na ba­kı­yor, tit­re­yen ellerime. Bu ben mi­yim, hüz­zam­lar bes­te­ci­si mi, sa­rar­mış re­sim­ler­de onur ara­yan, kül­ler­le avunan?  Ah, bü­tün o ma­ce­ra­lar­dan ge­ri­ye bu kı­rık dö­kük adam mı kal­dı, çiz­gi­li pi­ja­ma­lı, öksürük­lü, yolun so­nun­da­ki adam? Bu­ğu­lan­mış ay­na­yı bir kez da­ha si­li­yor, tı­raş fır­ça­sı­nı yüzüme götü­rü­yorum. Kö­pük­ler tat­lı bir se­rin­lik ve­ri­yor yü­zü­me. Son­ra ji­le­ti, tit­re­yen elim­le yüzüm­de gez­di­ri­yo­rum. Göz­le­ri­mi ka­pı­yor, ji­le­tin geç­ti­ği yer­ler­de­ki acı­la­rı da­ha iyi hissedebilmek için, yü­zü­me iyi­ce bas­tı­rı­yo­rum. Ay­na­ya ba­kı­yo­rum, par­ça­lan­mış bir su­ret ba­na ba­kı­yor.

Oda­da do­laş­mak ge­çi­yor içim­den, bir bir her şe­ye do­kun­mak. Bu oda­da, eş­ya­lar­la yıl­lar­ca ko­nuş­tum. On­la­ra tu­tu­na­rak ayak­ta kal­dım, di­ren­dim. Renk­le­ri, şe­kil­le­ri, du­ruş­la­rı ve işa­ret ettik­le­ri an­lam­la­rı be­ni ha­ya­ta, ma­zi­ye bağ­la­dı. İh­ti­ya­cım olan ne­fes­le­ri, gö­rün­tü­le­ri oda­ma taşıdı­lar. Her ba­kış­ta bir baş­ka an­lam bul­dum on­lar­da, ha­ya­tın bir baş­ka yö­nü­nü. On­lar da yıllarca be­nim­le so­luk alıp ver­di­ler, in­cin­di­ler, kö­rel­di­ler. Be­ni gi­de­ce­ğim ye­re hep on­lar götürdü­ler, hem de hep doğ­ru yer­le­re. Ce­viz oy­ma­lı ay­nam, tab­lo­la­rım, bil­lûr avi­zem. On­la­rın de­rin­lik­le­rin­de, ka­çır­dı­ğım bü­tün sır­la­rı ya­ka­la­dım san­ki. Ba­zen bil­lûr  avi­ze­nin et­ra­fın­da, ellerim­le da­ire­ler çi­zer, on­la­ra do­ku­nur, son­ra onun se­sin­de yi­tip gi­der­dim. Ba­zen de  ida­re lâmba­sı­nın tit­rek ışık­la­rı yü­züm­de yan­sır, ko­nak fa­sıl­la­rın­da bu­lur­dum ken­di­mi. Sa­at­ler­ce okur, okur­dum. Bu eş­ya­lar in­ce mo­tif­ler­le ha­ya­tı­mı ye­ni­den ku­rar, ben bu ha­ya­ta tu­tu­nur­dum.

Şim­di içim­de tu­haf bir boş­luk var. San­ki son kez do­ku­nu­yo­rum on­la­ra. Bi­raz­dan eli­min altından uçup gi­de­cek­ler­miş gi­bi bir his var içim­de. Elim afiş­le­re çar­pı­yor, akik tes­pih­le­re, turku­vaz ib­ri­ğe. Ki­tap­la­rı­ma ba­kı­yo­rum, toz için­de. Cilt­li Ha­yat Mec­mu­ala­rı, Bü­yük Bes­te­kâr­lar, Mes­ne­vi. Ki­tap­lı­ğın he­men üs­tün­de  Ha­mit işi bir Bes­me­le-i Şe­rif. Eli­mi uza­tı­yo­rum, içim ürperi­yor. Sul­tan Ah­met'in gü­ver­cin­le­ri ka­nat çır­pı­yor, kub­be­ler­de mev­lit­han­la­rın  iç­li ses­le­ri yan­kı­la­nı­yor. Be­kir Sıt­kı, Sa­ba ma­ka­mın­da ezan oku­yor, kal­bim ge­niş­li­yor. Son­ra ce­viz oy­ma­lı ay­na­nın önü­ne ge­li­yo­rum. Kar­şı du­var­da­ki tab­lo­la­rın yan­sı­ma­la­rı dü­şü­yor ay­na­ya, du­var sa­ati­nin al­dır­maz du­ru­şu. Bu ay­na­yı eve ge­ti­rir­ken dü­şür­müş, bir kö­şe­si­ni ze­de­le­miş­tim. Yıl­lar­ca bu olayı hiç unu­ta­ma­dım. Ay­na­ya her ba­kı­şım­da o bir kez da­ha elim­den dü­şü­yor­du.  O kı­rık, hâ­lâ ba­na ba­kı­yor. Gü­lüm­sü­yo­rum. Son­ra ma­sa üs­tün­de­ki kur­ma cep sa­at­le­ri­ne ba­kı­yo­rum, ba­kır işle­me va­zo­ya, no­ta ça­lış­ma­la­rı­ma. Ar­tık, be­yaz çiz­gi­li kâ­ğı­da düş­müş ka­vis­li işa­ret­ler ol­mak­tan öte,  kim­se­ye bir şey an­lat­ma­yan no­ta ça­lış­ma­la­rı­ma, yü­rek ez­gi­le­ri­me. Elim çak­mak­la­ra gidiyor, bi­ri­ni alı­yo­rum. Ne­re­den sa­tın al­dım, kim­den, hiç­bir şey ha­tır­la­mı­yo­rum. Yıl­lar­ca parıltı­sı­nı yü­züm­de his­set­tim, gaz ko­ku­su­nu kok­la­dım.  Bir­den kar­şı du­var­da­ki bir eb­ru­ya takılıyor gö­züm. Uza­nı­yor, toz­lan­mış ca­mı­na do­ku­nu­yo­rum. Çi­vit ma­vi­si bir fo­na, gül ren­gi çem­ber­ler dü­şül­müş. Da­lıp gi­di­yo­rum.  Kır­mı­zı ton­lar­da su­re­tim dal­ga­la­nı­yor, uyum yü­zü­me çar­pı­yor. Açı­lan ka­pı­dan içe­ri gi­ri­yor, mü­zi­ğin rit­mi­ne ka­pı­lıp gi­di­yo­rum. Fe­rah­fe­za­lar­dan Buselik­le­re ge­çi­yo­rum, Hi­caz­dan Ni­ha­ven­de. Ka­pı­lar­dan ka­pı­la­ra ge­çi­yo­rum, ma­kam­lar­dan makam­la­ra. Ama bir­den kı­rık no­ta­lar çı­kı­yor kar­şı­ma, bo­ğa­zı­ma bir şey­ler tı­ka­nı­yor, ne­fes alamı­yo­rum. Gi­dip pen­ce­re­yi açı­yo­rum. Ha­yır, her şe­yi gör­düm. Tüm ya­şa­nan­la­rı. As­falt döşenmiş Ar­na­vut kal­dı­rım­la­rı­nı, ney­le­ri ke­sil­miş ko­nak­la­rı, cum­ba­sız ev­le­ri. Hep­si­ni gör­düm.

Ar­tık bu oda­dan dı­şa­rı taş­mak, uzak­la­ra,  her­kes­ten, her şey­den çok uzak­la­ra git­mek istiyorum. Bir dal­gın­lık anın­da, bir boş­lu­ğa dü­şü­yor gi­bi, ha­ni hiç bit­me­ye­cek bir yol­cu­lu­ğa çıkıyor, bir mev­le­vî­ha­ne­de hu­şu içe­ri­sin­de dö­nü­yor gi­bi, yağ­mur­lu bir son­ba­har ak­şa­mı, cumbada yağ­mu­run ya­ğı­şı­nı sey­re­der­ken, bir baş dön­me­si ge­çi­rir­ce­si­ne, rad­yo­da in­ce saz­lar, hiç­bir şey his­set­me­den, çe­kip git­mek is­ti­yo­rum bu­ra­lar­dan.

Şim­di çok yor­gu­num. Dı­şa­rı­da yağ­mur. Bal­ko­na çı­kı­yo­rum. Kar­şı apart­ma­nın bal­ko­nu­na geril­miş ça­ma­şır ipi­ne yağ­mur ya­ğı­yor. Bir­den oda­dan ge­len bir gü­rül­tüy­le ür­pe­ri­yo­rum. Ön­ce ye­re dü­şen ay­na­nın se­si­ni du­yu­yo­rum, ar­ka­sın­dan du­var sa­ati­nin. Bir bir eş­ya­lar dö­kü­lü­yor ye­re. Kı­rıl­mış ay­na­da par­ça­lan­mış su­re­tim. İçim bo­şa­lı­yor san­ki.

O an her şe­yin bit­ti­ği­ni an­lı­yo­rum.

El­le­ri­mi bal­kon de­mi­ri­ne doğ­ru uza­tı­yor, göz­le­ri­mi ka­pı­yo­rum.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

5/5/2005 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: KARŞILAŞMALAR

Kategori: oykuler

 

“Şevket İlhan öldü!” Demek böyle oluyordu. Bir gün tespihin ipi kopuyor ve ayrı ayrı yerlere saçılan tespih taneleri nereye düşmüşse orada zıplıyor, zıplıyor sonunda duruyordu. İşte Şevket İlhan da kendi alanında zıplamış, zıplamış sonunda durmuştu. Hayat buydu.

Sarsıntıyla ilerleyen taksinin titreyen camlarının ardından ağaçlara, mağazalara, onun ölümünden habersiz insanlara baktı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi her şey kendi düzeninde akıp gidiyordu. Oysa Şevket İlhan bu insanlara bir ömrünü vermişti. ‘Halkım’ derken içi titrerdi. Ama şimdi sessiz sedasız aralarından çekip gitmişti işte. Kalbinin sıkıştığını hissetti. Derin derin nefes alarak kalbinin ritmini düzeltmeye çalıştı. İlaçları cebindeydi. İndiğinde hemen içecekti.

Trafik bir türlü ilerlemiyordu. Şoför bütün bunlara alışık, sağa sola baka baka kullanıyordu arabayı. Arada bir kolunu camdan dışarı çıkararak yan aynayı düzeltiyor, arkadan korna çalan arabalara laf yetiştiriyordu. Şoföre hiçbir tepki vermiyor, kafasını cama iyice yaklaştırmış, hep birbirine benzeyen, rüyasız insanlara bakıyordu. “Acaba ne zaman tanışmıştık,” diye düşündü. Zihninde hiçbir ipucu bulamadı. Çünkü kendini bildi bileli tanıyordu onu. Ta çocukluğundan. Sonra Mektebi Hukuk’ta öğrencilik yılları. O neredeyse hayatının bir başka yarısıydı, onsuz geçen tek bir günü bile yoktu. Ama yirmi yıldır görüşmüyorlardı. Son yıllarda tek taraflı olarak bütün dostlarıyla ilişkisini kesmişti. Onlarla görüşmeyi reddediyor, sürekli adres değiştirerek izini kaybettirmeye çalışıyordu. Bazen ortak dostlarından kırık dökük iç parçalayıcı anekdotlar duyuyor, bu da onu büsbütün yaralıyordu: “Birden arabamın önüne çıktı. Göz göze geldik. Hırpani bir kılığı vardı. Bana, arabama aşağılayıcı gözlerle bakıyordu. Bakışlarını ta iliklerimde hissettim. Bakış o kadar çok şey anlatıyordu ki, keşke yer yarılsaydı da içine girseydim. Arabadan inip içeri buyur edemedim. O bakışlardan kaçmak için gözlerimi sımsıkı yumdum, yumdum...” Ya da bir başkası, salaş bir kahvede bir ayakkabı boyacısıyla derin bir muhabbet içerisinde görüyordu onu. Ama hiçbiri selam vermeye, yanına yanaşmaya cesaret edemiyordu.

Şoförün “Abi geldik,” sözüyle irkildi. Bir şeyler söylemek istedi ama âdeta dili tutulmuştu. Sesini hançeresinden çıkaramıyordu. Parasını verip indi.

Burayı sever, sık sık da gelirdi. Ağaçların arasından Haliç gözüküyordu. Yavaşça merdivenleri inip masaların yanına geldi. Yine bütün masalar doluydu. Özellikle sıcak günlerde buralarda yer bulmak zordu. Esinti insanları çekerdi. Bayanı tanıyabilecek miydi acaba? Yıllar önce birkaç kez Şevket İlhan Beyin yanında görmüştü, o kadar. Telefonda kendisini tanıyabileceği bir şeyler söylemiş miydi? Hiçbir şey hatırlamıyordu. Kenardaki masalara baştan sona kadar göz gezdirdi. En başta eşarplı bir bayan oturuyordu. Oraya doğru yürümeye başladı. Yanına gelince durdu. Rahatsız etmeden bakmaya çalışıyordu. Bayan Haliç’e dalıp gitmişti. Tam çıkaramadı. Ama şansını denemeliydi. “Merhaba,” dedi, “acaba Şevket...” Bayan “Şevket” kelimesini duyunca ayağa kalkmaya çalıştı ama o müsaade etmedi, “lütfen,” dedi. Tam karşısına oturdu. Kısa bir an bakışları karşılaştı. Makyajsız, avurtları çökmüş bayanının iç burkan bir görüntüsü vardı. Sol kaşını ikiye bölen yara izi dikkatini çekmişti. Kız kardeşinin de benzer bir izi vardı. Ama o esmerdi. Söze nasıl gireceğini bilemiyordu. “Şey,” dedi, “evi buraya yakın da, size kolaylık olsun diye buluşma yerini... Kusura bakmayın sizi de yordum.” Rahatlamıştı. Cevap vermek istedi ama yine bir şey söyleyemedi. “Aniden oldu,” dedi bayan, “ne yapacağımızı bilemedik, kimseye de haber veremedik.” Gözü ikide bir Haliç’e, kıyıdaki sıra sıra dizilmiş teknelere, arabalarla dolu köprüye kayıyordu. Aşağıdan geçen arabaların gürültüleri buraya kadar geliyordu. Garson yanlarına geldi. O da çay istedi.

“Bağışlayın,” dedi, “acınızı tazelemek istemem ama nasıl olmuş? Biliyorsunuz son yıllarda kendisinden haber alamıyorduk.” Bayan ağlamaktan şişmiş gözlerini ondan kaçırarak “Tabii, biliyorum,” dedi. “Aslında bizimle de görüşmüyordu. Kalp hastasıydı. Kapıcı bulmuş onu. Yerde upuzun yatıyormuş. Etrafında ilaç kutuları varmış. Tümünü içmiş. Müzik de sonuna kadar açıkmış. Kapıcı müzik sesine rağmen cevap alamayınca…” Sesi titrekleşmişti, boğulur gibiydi. Gözlerini kadından kaçırdı. Dudakları kurumuştu. Hemen kalp ilacını hatırladı. Bir tane çıkarıp çayla içti. Bayan sanki bir şey hatırlamış gibi cebinden anahtar ve bir de zarf çıkarıp ona doğru uzattı: “Bunlar size,” dedi. “Ağabeyimin masasında bulduk. Zarfın üstünde sizin adınız yazıyordu. Sizi bulabilmek için notu okumak zorunda kaldık. Tüm eşyalarını size bırakıyor. Birkaç gün içinde evi boşaltırsanız seviniriz. Malum kira meselesi.” Sesinde suçlayıcı bir tondan ziyade, gıpta edici bir yumuşaklık vardı. Bir eliyle de sürekli eşarbının altından sarkan kestane rengi saçlarını düzeltiyordu. Mahcup bir şekilde zarfı ve anahtarları aldı. “Az kalsın unutuyordum, şu da adresi.” Bayan üzerinde adres yazılı kâğıdı verdikten sonra yanındaki yıpranmış deri çantayı hızla omzuna atıp ayağa kalktı. “Gitmeliyim,” dedi. Aşağıdan, mezarlıktan esen rüzgâr açıkta kalmış saçlarını ve eşarbını savuruyordu. Elini uzattı. “Tekrar teşekkür ederim.” Avuçları sırılsıklamdı. Tokalaştıktan sonra bayan titreyen elini saklamaya çalışıyordu. “Tıpkı kız kardeşim,” dedi içinden. “Nasıl bu kadar benzer?” Kadın uzaklaşırken neredeyse arkasından koşup “Gülsüm, beni tanımadın mı?” diyecekti. Ama vazgeçti.

Bir süre bayanın tedirgin ve mutsuz hâlinin etkisinden kurtulamadı. Bayanın gerilimi ona yansımıştı. Zarfı açtı. Titreyen parmakları arasında kâğıdı güçlükle tutuyordu. Okuma gözlüğünü çıkarıp taktı. Osmanlıca yazılmıştı. Bütün hıncına rağmen bu yazıyı terk etmemişti. Her zaman ki gibi ciddi, resmî, kelimeler özenle seçilmişti. Bir daha görüşemeyecek olmalarından dolayı üzgün olduğunu, ama kendisini hep özlediğini belirtiyordu. ‘Aslında seni hep diğer yanım olarak gördüm,’ diyordu. ‘Beni terk eden, bir başka yöne yönelen, bir başka yerde doğruyu arayan ikinci kişiliğim. Ama ben seninle gidemezdim. Dönek olamazdım. Seni özgür bıraktım bu yüzden. Ama seninle yıllar sonra karşılaşmak isterdim. Olmadı.’ Kitaplarını ve eşyalarını bir de iki ciltlik şiirlerini ona emanet ettiğini söylüyordu. Gözlerinin buğulandığını hissetti. Gözlüklerini çıkarıp gözlerini sildi. Demek o hırçın, delişmen dava adamı şiir yazıyordu. Mezarlıktan cıvıldaşan serçelerin sesleri geliyordu. Tam karşısındaki Haliç, sıra sıra tekneler iyice bulanıklaşmıştı. Notu katlayıp cebine koydu. Geride bıraktığı eşyaları düşündü. Ne yapacaktı onları?

Mezarlığı ikiye ayıran yoldan aşağı doğru yürümeye başladı. Balici çocukları, çürümeye yüz tutmuş ahşap evleri, taş binalı resmî daireleri geçti. Güneş yakıcıydı. Çitlembiklerin, kestanelerin, akasyaların serinliklerinde yürümeye çalıştı. Yerlere düşmüş dutlara basmamaya özen gösteriyordu. Yol boyunca yanından, ellerinde sepetler çingeneler, birbirlerine sarılmış sevgililer, seyyar satıcılar geçti. Saate baktı. Öğle namazını kılmamıştı. Küçük bir camide namazını kıldı. Kendisini biraz daha rahatlamış hissetti. Ana caddeye açılan sokak levhalarını bir bir okuyor, kimseye sormadan evi bulmayı arzu ediyordu. Bir süre sonra aradığı sokağı buldu. Sokağın ürperti verici bir sessizliği vardı. Ne araba, ne satıcı, ne de gelen giden.

Ev sokağın sonundaydı. Apartman girişinde soluklandı. Uzun zamandır bu kadar çok yürüdüğünü hatırlamıyordu. Biliyordu, bu yaşta hiç de iyi değildi. Numaraya baktı. İkinci kat olmalıydı. Yeni yıkanmış ıslak merdivenler deterjan kokuyordu. Rastladığı kapıcıya adıyla hitap etti. Sonra buna hayret etti. Nereden tanıdığını çıkarmaya çalıştı. Asansörle çıkmaya karar verdi. İkinci katta inip numarayı buldu. Anahtarı çevirip içeri girdi. Ev bir oda bir salondu. Aslında buraya evden çok bir sığınak denebilirdi. Belki de bir çilehane. Küçük holden direkt salona geçiliyordu. Oda ise basık ve karanlıktı. “Demek bir ömrü burada tüketti,” diye düşündü, “çığlığını burada bastırdı.” Yeniden kalbinin sıkıştığını hissetti. Salonun pencerelerini açtı, perdeyi sonuna kadar çekti. İçeride dolaşırken onun iç sıkıntılarına, acılarına dokunacakmış ve onu bir kez daha incitecekmiş gibi bir tedirginlik duyuyordu. Bu yüzden olabildiğince yavaş, nazik yürüyor, eşyalara dokunmaktan çekiniyordu. Terk edilmiş bir evin bu denli yaralayıcı olabileceğine ilk kez şahit oluyordu. Yıkana yıkana yakası eprimiş beyaz gömlek, kim bilir hangi yılın modası ipince mor kravat, kruvaze ceket. Ve hep boyalı ayakkabı. Her şey o kadar canlıydı ki sanki uzanıp cekete dokunsa onun vücudunun sıcaklığını hissedebilecekti. Kafasını kaldırıp duvar saatine baktı. Sarkaç gidip geliyordu. Sanki durması gerekiyormuş gibi bir his doğmuştu içine. Ama hayır, durmamıştı. Duran Şevket İlhan’dı.

Salon duvarında etkileyici bir Monet tablosu asılıydı: Güneş ışıklarının gölde titreyişleri, sazlıklarda silikleşmiş sandallar ve usta işi gölge ve ışık sahneleri. Dalıp gitti. Ne çok Monet dinlemişti ondan. Anlata anlata bitiremezdi. Resim üzerine kuşatıcı bir bilgi ve beğeni sahibiydi. Pek çok ressamın onay için onun peşinden koştuğuna bizzat şahitti. Ama o beğenisinden hiç taviz vermemiş çoğuyla bozuşmuştu. Çalışma masasının üstündeki boşalmış kum saatine takıldı gözü. Bilinçsizce ters çevirip gözlerini ipincecik kumlara doğru yaklaştırdı. Camın arkasından masadaki mürekkep lekelerini, dağılmış kitapları, antika oldukları belli küçük heykelcikleri ve tabakaları görebiliyordu. Düşündüğü gibi, etrafta ne televizyon ne de radyo vardı. Çünkü red bütün yaşantısını kuşatmıştı. Kitapların çoğu sanat tarihi, mitoloji, resim üzerineydi. Çok sevdiği Marks üzerine yazılmış kitaplar hemen masanın üzerindeydi. Artık hiç kimsenin dönüp bakmadığı bir dünyayı o sonuna kadar savunmuştu. Ne bir sarsıntı ne bir menfaat. Belki de en çok savrulmalar yaralamıştı onu. Ama demek kendi seçimine bakışı farklıydı. Bu not da onu gösteriyordu. Masanın üstündeki Mecelle’yi gördü. Pek çok dostu şaşırabilirdi ama o hiç şaşırmadı. Osmanlıca kitabın sağına soluna yine aynı harflerle bol bol not düşülmüştü. Okudu, gülümsedi.

Yan tarafta, masanın köşesinde siyah ciltli iki defter duruyordu. Söz ettiği şiirler olmalıydı. Ciltleri alıp koltuğa oturdu. Gözlüğünü takıp, merakla şiirleri okumaya başladı. Şiirlerde her şeyi reddeden birinin doğal başkaldırısı ve derin hayal kırıklığı ilk bakışta göze çarpıyordu. Biraz da eski dostlara yazılmış içli mektuplar gibiydi. Şiirleri yeniden masanın üstüne koyduktan sonra kaybolup giden yılları, onları birbirinden ayıran nedenleri düşündü. Bu saatten sonra kimin haklı olduğunun ne önemi vardı. Olmuştu ve gerçek olan da buydu. Kitaplığın en altına dizilmiş plaklara baktı. Pek çoğunu ne emeklerle yurt dışından getirtip biriktirmişti. Bach, Wagner, Verdi… Titreyen parmaklarını kutsal bir nesneye dokunur gibi Bach’ın üstünde gezdirdi. Sanki birden bir başka âleme geçmişti. Notalar canlanmış, zihninde yankılanıyordu. Matthaus Passion çalıyordu. Upuzun ıslak yollar, rüzgârda uçuşan yapraklar, insanı hemen içine çeken masumiyet ve derinlik.

Tam dingin müziğin ritmine dalıp gitmişken zil sesiyle uyandı. Kapı zili ısrarla çalıyordu. Gözlerini açtı. Her yer karanlıktı. Sadece perdelerden sızan sokak lambasının ışığı belli belirsiz salonu aydınlatıyordu. Dışarıdan esen rüzgâr açık pencereyi çarpıyordu. O ise yerde upuzun yatıyordu. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sanki yitik bir zamandan fırlamış gibiydi. Üzerinde bir başka dünyaya girmenin şaşkınlığı ve acemiliği vardı. Kulaklarında hâlâ “Şevket İlhan öldü” sözü yankılanıyordu. Birden alnının acıdığını hissetti. Elini alnına götürüp aşağı doğru yüzü üstünde gezdirdi. Bunun yüzüne kadar akıp kurumuş kan olduğunu anladı. Bütün vücudu uyuşmuş gibiydi. Sanki yüksek bir yerden aşağıya bırakılmıştı. Kaç saattir burada yattığını hatırlamaya çalıştı. En son kalp ilacını içmek için yerinden kalktığını hatırlayabildi. O an dengesini kaybedip düşmüş olmalıydı. Kalkmak istedi. Ama hâlâ başı dönüyordu. Ayağa kalkınca yeniden yere düşeceğinden korkuyordu. Güçlükle yerden kalktı. Gidip lambayı yaktı. Kulağında Bach ve kapı zili birbirine karışmıştı. Müziği kapattı. Sağa sola dağılmış ilaçları topladı. Etrafına bakınarak rüyanın etkisinden kurtulmaya çalıştı. Ama büsbütün rüyanın içine daldığını hissediyordu. Çünkü etrafında gördüğü her şey biraz önce rüyasında gördüğü şeylerdi. Kum saati, portakal renkli masa lambası, duvardaki Monet tablosu. Zil ısrarla çalıyordu. “Tamam, geliyorum,” diye bağırdı ve banyoya gidip lavaboda elini yüzünü yıkadı. Her yeri kan içindeydi. Kanlı gömleğini değiştirip kapıyı açtı. Kapıyı açınca yeni yıkanan merdivenlerin deterjan kokusunu hissetti. Kapıcının yüzüne bakıp gülümsedi. Kapıcı, “Şevket Bey, kusura bakma, rahatsız ediyorum, içeriden müzik sesi geldiği için ısrarla çaldım. Doğrusu merak ettim.” Eliyle alnını kapatarak yarayı gizlemeye çalıştı. “Sağol iyiyim,” dedi, “Ne vardı?” Kapıcı, “Abi yönetici gönderdi, bu ayın aidatını ödememişsin.” “Tamam,” dedi, içeri geçip cüzdanı getirdi. İstenilen parayı kapıcıya verip, kapıyı kapattı. Deterjan kokusu kesilmişti. Masanın üzerinde siyah kaplı iki ciltlik şiir defteri duruyordu. Defteri alıp kitapların en arkasına âdeta gizledi. Saatine baktı. Kalp ilacının saati gelmişti.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

9/4/2005 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: OTUZÜÇÜNCÜ PERON

Kategori: oykuler

Koltuğu arkaya yatırıp başını hafifçe cama yaslayarak gözlerini kapadı. Çok yorgundu ve midesi yanıyordu. Bu yüzden hemen uyumak istiyordu. Ama biliyordu ki otobüs şehirden çıkıncaya kadar asla uyuyamazdı. Işıklar, kornalar, virajlar onu uyutmazdı. Bugün farklıydı. Gözlerini sımsıkı kapayarak ışıklardan korunmaya çalıştı. Dışarıda inceden inceye bir yağmur yağıyordu. Zaman zaman gözlerini hafifçe aralayıp yağmur damlalarının camdan süzülüşünü izliyordu. Islak asfaltta akıp gidiyordu otobüs. Yorgun vücudu daha fazla direnemedi, tatlı bir uyuşukluk her yanını kaplamıştı. Korna sesleri, ışıklar, yağmur damlalarının sesi onu alıp götürdü. Sesler gitgide azaldı, görüntüler uzaklaştı. Artık ne korna sesi duyuyor ne de yorgunluk hissediyordu. Çevresindeki her şey sise batmıştı.

Sisler ve ışıklar arasından belli belirsiz birini görüyordu. Oraya doğru yürümeye başladı. Yaklaşınca, sokak lambasının altında yağmurdan sırılsıklam olmuş adamı fark etti. Burnundan, çenesinden yağmur damlaları süzülüyordu. Adam mendilini çıkarıp önce buğulanmış gözlüğünü sildi, sonra ıslak saçlarını kurulamaya çalıştı. Dikkatlice baktı. Adam, hiç yabancı gelmiyordu. Paltosundan, yeşil atkısından bir yerlerden hatırlayacak gibiydi. Zihnini yokladı. Eski bir öğretmeni miydi, bir tanıdık, bir akraba... Ama çıkaramadı. Gözlüklü adam, birden gözlerini ondan alıp uzaktaki şehrin ışıklarına bakarken, “Hemen dön,” dedi. Sesi boğuk ve titrekti. Sonra devam etti: “Bu şehir bitti artık. Nefes almıyor, yaşamıyor. Ruhu çekildi şehrin, hilkat yıkıldı. Git bu şehirden. Kendini, ruhunu koru.” Olduğu yerde donup kalmıştı. İliklerine kadar titrediğini hissetti. Ne şehri ne ruhuydu? Hiçbir şey anlamamıştı. Bir şeyler sormak istiyor ama kelimeleri bulamıyordu bir türlü. Rüzgâr ağaçların ıslak yapraklarını hışırdatıyor, yağmur taneleri yüzüne, gözlerine vuruyordu. Korna sesleri yeniden başlamıştı. Ayaklarının uyuştuğunu hissediyordu. Son bir gayretle, “Niçin?” diye sordu, “Ne oldu şehre?” Gözlüklü adam devam etti: “Çünkü rüyalarını yitirdi insanlar. Onlar da rüyasız bedenleri terk ettiler.” Sonra sustu. Elini ıslak saçlarına götürüp, sise batmış şehre dalıp gitti. Daha fazla konuşmak istemeyen bir hâli vardı. Oysa onun merakı ve heyecanı iyice artmıştı. “Ama...” diye söze girecekti ki bir sesle irkildi: “Sayın yolcularımız hepinize geçmiş olsun.” Neye uğradığını şaşırmıştı. Otobüsün içindeki bütün ışıklar gözlerine, sinirlerine hücum etmişti. Otobüs camından alnını çekip gözlerini ovuşturdu. Sonra nerede olduğunun farkına vardı. O kadar yol nasıl da çabuk bitmişti. Ayaklarından başlayan bir uyuşma tüm vücudunu kaplamıştı. Gerinerek mahmurluğunu yenmeye çalıştı. Hafiften bir üşüme hissediyordu vücudunda. O an saçlarının, elbisesinin ıslaklığını hissetti. Pantolonun paçaları çamurluydu. Nasıl ıslandığını bilememenin şaşkınlığı ile çevresine bakındı. İçeride kendinden başka kimse kalmamıştı.

Otobüsten inip, yarı uykulu yürümeye başladı. Otogar her zamanki gibi hareketliydi; bilet arayanlar, telefon edenler, yolcu bekleyenler. Midesindeki yanma sürüyordu. Sık sık nefeslenerek bu acıyı hafifletmeye çalışıyordu. Dışarıda yağmur hızlanmıştı. Köşedeki çay ocağına takıldı gözü. İlk defa görüyordu. Belli ki yeni yapılmıştı. Otogarlardaki küçük, sıcak çay ocaklarını hep severdi. Çoğunlukla bayat çaylar içse de, oralarda onu çeken bir gizem vardı. Midesinin yanmasına aldırmadan, çay ocağına girdi. Belki biraz uykusu açılır, bu arada ıslak olan elbisesi kururdu. İçeride sigara dumanından neredeyse göz gözü görmüyordu. Altına bir tabure çekip, çay söyledi. Tam karşısında otobüsler sıra sıra dizilmiş yolcularını bekliyordu. 33. peron yazısına gözü takıldı. 33, 33... İçinden birkaç kez tekrarladı. Garson çayı uzatırken, “Hoş geldin abi,” dedi, “çoktandır gözükmüyorsun.” Ne diyeceğini şaşırmıştı. Zoraki bir gülümseme ile karşılık verdi sadece. Kimdi bu, nereden tanıyordu kendisini? Birine benzetti galiba diye düşündü. Bir ara belki hatırlarım diye garsona baktı. Yüzünde derin bir yara izi vardı. Bıçak yarası türünden bir ize benziyordu. Hafızasını yokladı. Ama hiçbir görüntü, hiçbir sızıntı yoktu. Yüzü yaralı garson, zaman zaman gözucuyla ona bakıp hin hin gülümsüyordu. Benzetme işi değildi bu. Tavırlarında kendisini çok iyi tanıyormuş havası vardı. Rahatsız oldu. Çayını hızla içti. Kalkıp parayı ödemek istedi. Garson, “Olur mu, abime bak, bunca yıldan sonra... Tamam abi, bu bizden,” dedi. Öfkeden ve şaşkınlıktan yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ama tartışmaya ne niyeti ne de mecali vardı. Parasını cebine koyup çıktı. 33. perona bir kez daha baktı ama içindeki karşılığını bulamadı.

Yağmur biraz hafiflemişti. Bir ömür geçirdiği şehrin sokak aralarında, sevdiği mekânlarda dolaşmak, oralarda yitip gitmek istiyordu. İstasyon caddesine yöneldi. Vakit gece yarısını geçmişti. Cadde bomboştu. Tek tük arabalar geçiyordu yoldan. Sokak lambaları yağmurdan ıslanmış asfalt yolu aydınlatıyor, sokağın her iki yanındaki ceviz ağaçları ve akasyalar rüzgârla birlikte hafifçe sallanıyorlardı. Islak ağaçlar ve sokak lambası. Ucuz romantizm diye gülümsedi. Elektrik direklerinde eski zamanlardan kaldığı anlaşılan afişler vardı. Bir fotoğraf ve altında bir yazı. Yazıyı okuyamadı ama “aranıyor,” türünden bir şeydi. İlgilenmedi. Kaç kez değişen kaldırımlar yine kırık döküktü. Düzgün gibi gözüken bir kaldırım taşına basınca çamurlu sular sıçradı üstüne. “İşte hiç değişmeyen tek şey,” dedi içinden.

O vakitler bu şehirde her şey onu bunaltırdı. İnsanlar, mekânlar, ağaçlar. İnsanlar şehre sürülmüş çıkmaz lekeler gibi şurda burda dolaşırlardı. Ama yüzleri asla olmazdı. Bu şehirde güneş hep bulutların arasına girer, şehri kaplayan kara bulutlardan gün boyu yağmurlar yağar, asfaltsız sokak aralarında sular birikir, küçük seller bahçeleri basardı. Burada her görüntüde bir yanı eksilirdi. Şehrin, umutsuz bir hastalığa tutulmuş çaresiz bir hasta gibi, yağmurlu bir günde, inleye inleye öleceğini düşünürdü.

Ayakkabıcıları, berberleri, konfeksiyoncuları geçip meydana geldiğinde iyice yorulmuş, midesindeki yanma dayanılmaz bir hâl almıştı. Artık yürüyemezdi. Yanından geçen taksiyi durdurdu. Adresi söylerken, şoför, “Tamam abi, biliyoruz,” dedi. Kan tepesine sıçramıştı. Yıllardır sakladığı bir sırrı açık edilmiş gibi, masmavi gözlerini açarak ve dudakları sinirden titreyerek, “Nereden biliyorsun!” diye bağırdı. Şoför korkmuş bir hâlde, “Abi şaka mı yapıyorsun,” diye cevapladı. Ama geri dönüp, yüzündeki hiddeti görünce, “Tamam abi, tamam, kızma,” dedi. Hâlden anlarız, der gibi başını eğip, önüne baktı. Bir an kalkıp adamı boğmak geldi içinden. “Nereden biliyorsun, nereden...” Kafası zonkluyordu. İyice arkasına yaslanıp gözlerini yumdu. Garson, bu şoför.. Allah’ım bütün bunlar bir rüya mı? Ben neredeyim? Yeniden başa mı döndüm. Şoför sakin, çok bilmiş tavırla konuşmaya başladı: “Abi kızma ama iyi etmedin döndüğüne. Kalman gerektiği zaman gittin, gitmen gerektiği zaman geldin. İyi etmedin geldiğine.” Sonra kafasını sağa sola sallayıp derin bir iç geçirdi. Artık onu dinlemiyordu. “Köşede ineyim,” dedi.

Bir süre taksinin arkasından baktıktan sonra eve doğru yürümeye başladı. Köşedeki elektrik direğinde yine aynı afiş vardı. Afişteki fotoğrafı merak etti. Yanına yaklaşıp fotoğrafa bakıyordu ki kedi miyavlamalarıyla irkildi. Kavga ediyor, koşuşuyorlardı. Arkasından köpek havlamaları duyuldu. İçinde bir burkulma, boşluk hissetti. Fotoğrafa bakmaktan vazgeçti. Sokak yine kendini dünyaya kapatmıştı; evlerin ışıkları sönüktü. Kendi evlerinin ışıkları ise yanıyordu. Salonun perdesi hafifçe aralıktı. Sevindi. Demek dışarıda kalmayacaktı.

Güçlükle merdivenleri çıkıp, zile bastı. Kapıyı annesi açtı. Göz göze geldiler. O an içinde derin bir yanma hissetti. Annesi tanınmayacak hâldeydi. Gözlerinin feri gitmiş, yüzündeki çizgiler artmıştı. Solgundu. Gözleri sanki oğluna değil de uzaklara, çok ötelere, derin bir boşluğa bakıyor, fark edemediği bir şeyi ayırt etmeye çalışıyor gibiydi. Uzanıp elini öpmek, sarılmak sonra doyasıya ağlamak geldi içinden. Ama hiçbir şey yapamıyordu. Sanki birbirlerini hiç tanımıyorlar gibi kapının ağzında öylece bakışıyorlardı. Bir süre sonra annesinin dudaklarından “Buyur bey, hoş geldin,” sözcükleri döküldü. Ses tonunda yaralayıcı bir titreklik vardı. Sevgiyi, özlemi hem içinde barındıran hem de onları aşan bir kırıklık, bir titreşim. Ne yapacağını şaşırmıştı. Sonra arkasını dönüp içeri geçti. O da arkasından. Pencerenin yanındaki koltuğa oturdu. Bir yandan perdesi hafifçe aralanmış pencereden dışarı bakıyor, bir yandan da tespih çekiyordu. Hayatta yapacağı her şeyi yapmış insanların beklentisiz rahatlığı ve tevekkülü vardı üzerinde. Ne bir telaş, ne bir umut. Gözleri bir noktada sakin, mutmain...

İki yabancı gibi karşılıklı oturuyorlardı. Sırtında hâlâ ıslak pardösüsü vardı. Nereden başlayacağını, konuşmanın nereye gideceğini bilememenin tedirginliğiyle bir türlü söze giremiyordu. “Anne ben..." Hiçbir şey söyleyemedi. Annesi de zaten ona bakmıyordu. Elinde tespih, gözleri kısılı bir başka dünyaya dalıp gitmişti. Tespih çeken eli ise sürekli titriyordu. Gözleri annesinin titreyen eline takılıp kalmıştı. Tıpkı yağmur altında son nefesini vermemek için direnen, arada bir de kanatlarını, ayaklarını oynatan bir kuşa benziyordu. Canı müthiş bir şekilde sigara istedi. Ama ömrü boyunca onun yanında sigara içmemişti. Odada hiç çiçek olmaması dikkatini çekti. Oysa eve çiçekten girilmezdi. Duvarlara baktı. Boyaları dökülmüştü. Televizyonun üstünde kendisiyle babasının birbirlerine yaslanmış fotoğrafları vardı. Ortaokula yazılırken ilk kez takım elbise giymişti. Okula kayıt için fotoğraf çektirirken bir de babasıyla poz vermişlerdi. Bu fotoğraf evin en önemli hazinelerinden biriydi. Yan tarafta ise bir takvim vardı. Ama yıllar öncesine aitti. Burada her şey donmuş, zaman bir yerlerde takılıp kalmıştı sanki. Bu ucu yanık halı da neyin nesiydi. Annesi buna izin verir miydi eski zamanlarda. Evet, eski zamanlarda. Eski. Zamanlarda. Demek doğru söylüyorlardı. Ruh terk etmişti şehri. Annesini de. Gözlerini yumdu. Kalp atışlarını duyuyordu.

Bir süre öylece kaldıktan sonra, annesi gözleri tespihte “Bırak bey,” dedi, “dönmez gayri. Otel otel, şehir şehir aramayı bırak. Oğlan geri dönmeyecek. Gitti o, gelmez gayrı.” Sonra bütün diyeceğini demiş, içini dökmüş bir tavırla, yeniden tespihine döndü. “Anne ben geldim,” diyecekti ki vazgeçti. Görüyordu, annesi içine gömülmüş orada bir başka dünya kurmuştu. Işıklarını karartmış, perdeleri indirmiş, sözü tüketmişti. Dışarıdaki çalkantılı hayattan çekilip, ıssız, dingin limana sığınmış, orada, önünden akıp giden hayatı seyrediyordu. Sözlerinin havada kalacağından emindi. Onun dünyasını yeterince yıkmıştı. Şimdi bu yeni dünyasına saldırmayı göze alamadı. Belli ki orada kendisine yer yoktu.

Midesindeki yanma büsbütün artmıştı. Kafası zonkluyor, etrafındaki her şey dönüyordu. Dışarıda yağan yağmurun sesi içeri taşıyordu. Annesi yeniden pencereye bakıp, “Bey, yemek hazır, mutfakta, kusura bakma, yerimden kalkamıyorum, mutfağa geç yemeğini ye, acıkmışsındır,” dedi. “Anne, babam öldü,” diye bağıracaktı ki onu da yapamadı. Kalkıp mutfağa geçti. Yemeklerin buharı üzerindeydi. Korkuyla ürperdi. Yemek üç kişilikti. Demek geleceğini dakika dakika hesaplamıştı. Yemeklerin birkaç dakika önce hazırlandığı besbelliydi. Yıllarca hep böyle umutla, bir an, bir gün çıkar gelir umuduyla, hep böyle... Masanın başına yığılıp kaldı. Dışarıdan uzun uzun köpek havlamaları geliyordu. Hiçbir şey yiyemedi.

Annesi kapıyı tıklatıp, “Ben yatıyorum, yerin hazır,” dedi. Başını kaldırıp bakamadı bile annesine. Orada, öylece kalakalmıştı.

Odasına geçti. Sanki daha dün ayrılmış gibi her şey yerli yerindeydi. Pijamaları özenle yatağın üstüne konmuştu. Yorganın bir ucu açılmış, lavanta kokuları sürülmüştü. Çalar saat hemen başucundaydı. İçerisi havalandırılmıştı. Pencereyi açıp dışarı baktı. Şehir yağmura teslim olmuştu. Elektrik direğindeki afişe hâlâ yağmur yağıyordu. Artık her şeyi birbirine karıştırıyordu. Bütün bunlar bir rüya mıydı? Yoksa bu evden hiç ayrılmamış mıydı? Babasıyla sabah aktar dükkânını açacaklar, annesi onlara öğle yemeği mi getirecekti. Hemen yatağa girmek, yeniden rüyaya dalmak, oradan, en baştan başlamak istiyordu. İçine yeniden bir umut doğmuştu. Pencereyi kapattı. Yatağa girip gözlerini yumdu. Her şey bir kez daha sise batmış, o da bu siste yitip gitmişti.

Dışarıda yakıcı, boğucu bir hava vardı. Yine arkadaşlarıyla birlikte okuldan kaçmışlardı. Kızılırmak pırıl pırıldı, dibi gözüküyordu. Önce ayaklarıyla sonra tüm vücuduyla serinliği hissetti. Yüzmeye başladı. Hiç çıkmak istemiyordu sudan. Yıllardır düşündüğü ama bir türlü beceremediği şeyi bu kez yapacak, karşıdan karşıya geçecekti. Keyifle yüzüyordu. Irmağın ortasına geldiğinde hava birden bozdu. Sağında solunda anaforlar oluşmaya başladı. Irmak âdeta çalkalanıyordu. Her yan köpüklerle dolmuş, sis bütün ırmağı kaplamıştı. Arkasına baktı. Kimse yoktu. Kıyıda arkadaşları geri dönmesi için bağırıyorlardı. Ama o karşıya geçmeye kararlıydı. Yüzmeye devam etti. Ne var ki köpükler ve sis gitgide çoğalıyordu. Bütün gücünü kullanarak anaforları, köpükleri, sisi aşmaya çalıştıysa da başaramadı. Nefesi, gücü tükendi. Kendini köpüklere bıraktı. Suda bir batıyor bir çıkıyordu. Bazen sadece saçları görünüyordu. Sonunda yorgun bedenini çevreden yetişenler çıkardı. Yerde upuzun yatıyor, ağzının kenarından sular damlıyordu. O ise artık kendini dışarıdan seyrediyordu. “Niye çıkmadın ırmaktan, bak öldün,” dedi kendine. “Biliyorsun karşıya geçmeliydim,” diye cevapladı. “Yıllardır bu anı bekledim.” “Ama ne işe yaradı, öldün işte,” dedi, acıyarak ve biraz da kızarak. “Sen benim duyduğum arzuları duymadın, gördüğüm rüyaları görmedin ki, bunu anlayamazsın,” dedi. Ağzının kenarından sular sızıyordu. “Hep dışarıdan seyrettin.”

Ter içinde uyandı. Üstü başı sırılsıklamdı. Hâlâ gördüğü rüyanın etkisindeydi. Zihninde ise o cümle çınlıyordu: “Hep dışarıdan seyrettin.” Boğulacak gibiydi. Sanki bu cümleyle her şey bütünlenmiş, parçalar, boşluklar yerli yerine oturmuştu. “Dışarıdan seyrettin.” Korkuyla irkildi. Telaşla yataktan fırlayıp pencereyi açtı. Elektrik direğindeki afişe dikkatlice baktı. Gözleri âdeta yerlerinden fırlayacak gibiydi. Afişte kendi fotoğrafı vardı. İnanamadı. Gözlerini ovuşturup yeniden baktı. Oydu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Pencereyi kapatıp sırtını cama yasladı. Bir sıtma nöbetine yakalanmış gibi titremeye başladı. Yan odadan annesinin iniltisi geliyordu. Dışarıda yağmur dinmişti.

 

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

17/3/2005 - NECİP TOSUN'DAN BİR ÖYKÜ: MEKTUP

Kategori: oykuler

Anahtarı çevirip odasına girdi. Her zaman yaptığı gibi bavulunu hemen girişe bıraktı. İçerisi karanlıktı. Kadife perdeler sonuna kadar kapalıydı ve içeri ışık sızdırmıyordu. Perdeyi aralayıp pencereyi açtı. Sabahın ilk ışıkları solgun yüzüne, fersiz gözlerine değdi. Derin derin nefes alıp kendine gelmeye çalıştı. Kasaba henüz yeni güne başlamamıştı. Cadde boyu uzanan dükkânların, mağazaların çoğu kapalıydı. Önlerinde gazete balyaları yığılmış büfeler bile açılmamıştı. Sadece köşedeki kahve açıktı. Bir adam kaldırımlara taşmış sandalyeleri, masaları siliyordu. Apartmanların azlığı dikkat çekiciydi. Çatıları kablolarla, antenlerle dolu bir-iki katlı evlerin etrafı duvarlarla çevriliydi. Alanın tam ortasında ise bembeyaz bir saat kulesi vardı. Saat kuleleri doğru zamanı mı gösterirler hep merak ederdi. Akrep ve yelkovanı aradı gözleri. Güçlükle görebildi. Sanki düştü düşecek gibi bir hâlleri vardı. Kendi saatine de baktı. Her şeyin tersine gittiği bir ortamda saatin doğru zamanı göstermesine şaşırdı.

Üzerinde hâlâ uyku mahmurluğu vardı. Lavaboya gidip musluğu açtı. Odada uzun süredir kimsenin kalmadığı belliydi. Su, bulanık hatta toprak renginde akıyordu. Bir süre bekledikten sonra elini yüzünü yıkadı. Tokasını çıkarıp topuzunu açtı. Bakımsız beyaz saçları boynuna, omzuna düştü. Saçlarını ıslattı. Tam karşısındaki aynadan gözünü kaçırıyor, bakmamaya çalışıyordu. Yıllardır hep böyleydi. Bu kendine bile izah edemediği bir duyguydu. Saçlarını tarayıp yeniden topladı. Duş alsa belki yol yorgunluğunu atabilirdi. Sıcak su musluğunu açıp uzun uzun akıttı. Küvette su birikmeye başlamış ama hâlâ sıcak su gelmemişti. Musluğu kapattı. Sıcak su saatini resepsiyona sormalıydı. Kapının arkasındaki çivide kırmızı bir havlu asılıydı. Siline yıkana havlunun renkleri solmuş, eprimişti. Otel odalarındaki eşyaları hiç kullanmazdı. Bavuldan havlu ve terlik çıkardı. Yüzünü silip, terliklerini giydi.

Uyku mahmurluğu biraz geçmişti. Pencereyi yarıya kadar kapattı. Tam karşıda ufka doğru uzayıp giden yolda bir yük kamyonu arkasına bir yığın arabayı takmış yokuşu tırmanıyordu. Yolun sonunda, masmavi gökyüzünde pamuk gibi bulutlar sanki onların üstünü örtmeye çalışıyordu. Ne zaman bir yol görse, içinde bir kıpırtı, bir yola düşme, yitip gitme arzusu uyanırdı. Gitmek, durmaksızın gitmek isterdi. Çünkü durduğunda yakalanacakmış gibi bir duyguya kapılırdı. Bu yüzden trenlere, vapurlara, arabalara acılarını dindirecek sihirli aletler gibi bakardı. İndiği yerlerde ise bavulunu doğru dürüst açmazdı bile. Hemen yatağının baş ucunda, girişte bırakırdı. Orada öylece içinin sesini beklerdi. Bugün de öyle yapmıştı.

Kahvaltı etmemişti. Ama aşağı inmeyi göze alamadı. Zaten bu saatte açık bir yer de bulamazdı. Öğleye kadar idare edebilirdi. Bu yolların ona öğrettiklerinden biri de buydu; idare etmek. El çantasının kenarındaki küçük cepten katlanmış bir kâğıt ve kalem çıkardı. Köşede artık modası çoktan geçmiş bir koltuk, önünde de masa vardı. Bütün otel odalarında masalar aynıydı. Sanki yataktan arta kalan o küçücük boşluğu doldurmak için konulurdu oraya. İğreti, öylesine. Koltuğa oturdu. Radyosunu hatırladı. Bavuldan çıkarıp tam karşısına koydu. Düğmesine basıp açtı. Hep ağır parçalar çalan frekansa ayarladı. İnsana huzur telkin eden bir müzik odanın içini kapladı. Yan odalarda uyuyanları rahatsız etmemek için sesi iyice kıstı.

Artık buralarda kimler kalır ezberlemişti. Tayin bekleyen öğretmenler, kısa bir süreliğine teftişe gelmiş müfettişler, yorgun pazarlamacılar bu odaların müdavimlerindendi. Bazı geceler şarkılarını duyardı, iç çekişlerini, horlamalarını. Buradan onlara çehreler uydururdu, hayatlar, hikâyeler... Sonra sabah olur herkes kendi yoluna giderdi. Kalem tutan parmaklarına baktı. İçi bir tuhaf oldu. Ne yazacaktı kızına? Bunca yıl neler çektiklerini, özlemlerini, acılarını nasıl aktaracaktı satırlara?

“Sevgili kızım, bu otele yeni geldim,” diye başladı ve devam etti: “Kasabanın girişine bakmadım bile neresi diye. Otobüs köhne bir otelin yanından geçerken indim. Zaten neresi olduğunun ne önemi var ki. Beni dostlarımdan, gazetelerden korusun yeter. Her kasaba, her otel benim için bir sığınak, bir korunak. Çünkü sürekli peşimdeler. Nereye gidersem gideyim rahat bırakmıyorlar beni. Yakalasalar her şeyi yok edecekler biliyorum; bal rengi gözlerini, lüle lüle saçlarını. Arayanlar ise bir ömrü paylaştığım eski dostlarım. Senden haber verecekler bana. Gazete haberlerinden bahsedecekler. ‘Acı ölüm’ü okudun mu diyecekler. Güya senin ölüm haberine inanmadığım için kendimi  yollara vurmuşum. Kaçıyormuşum gerçeklerden. Hepsi yalan. Oysa onların niyeti acılarımı paylaşmak, beni teselli etmek değil. Tam tersine acılı hâlime şahit olmak ve beni güçsüz bir hâlde görmenin tadını çıkarmak. Ama bu zevki hiç tattırmadım onlara. Seni, avuçlarımdaki sıcaklığı almalarına izin vermedim. Peşimde benzin ve lastik kokusu, otellerden otellere, kasabalardan kasabalara savruldum ama asla teslim olmadım. Gazeteleri, dostları, denizleri aşıp gittim, gittim.”

Kalemi kenara bırakıp yazdıklarını okudu. Kafası karmakarışıktı. Bütün bunları kızına yazmalı mıydı? Bir an tereddütten sonra rahatladı. Hayır, açık olmalıydı. Tüm yaşadıklarını anlatmalıydı. İçinin yankısını, uğultusunu, hiçbir şeyi gizlemeden, aynen aktarmalıydı kâğıda. Kızının bütün bunları bilmeye hakkı vardı. Canı sigara istedi. Elini gayri ihtiyari masanın üzerinde gezdirdi. Ama sigara yoktu. Sonra çantada olduğunu hatırladı. Eliyle bir iki kez karıştırmasına rağmen bulamadı. Çantanın içi tıka basa doluydu. Ters çevirip masanın üstüne boşalttı. Anti depresanlar, talcidler, novaljin, diazem masaya saçıldı. İndirilme korkusuyla saklanmış otobüs biletleri, nüfus cüzdanı, kibritler, bozuk çakmaklar, mendiller. Hüzünle biriktirdiklerine baktı. Biletlerin altından sigara paketini çekip aldı. Sigarasını yaktı.

Kasaba uyanmış mıydı acaba? Yeniden pencerenin yanına gitti. Yavaş yavaş bir hareketlilik başlamıştı. Parkın girişinde bir simitçi müşterilerini bekliyordu. Evlerin perdelerinin çoğu açılmıştı. Yan tarafta bir bayan, özenle saksıları suluyor, arada sırada da aşağıya su damlıyor mu diye kontrol ediyordu. Kadının işine gösterdiği özen dikkatini çekmişti. Mutlu gözüküyordu. Belki de şarkı söylüyordu. Bu kadın nasıl bir hayat yaşıyor acaba diye düşündü. Ona hayatlar, düşler kurmaya başladı. Yurt dışına okumaya gitmiş çocukları var mıydı, kocası yaşıyor muydu?

Sigarasından derince çekip dışarı bıraktı. Bu bütün boyutları çizilmiş kasabada bir ömür nasıl tüketilir, nasıl mutlu olunabilirdi acaba? Burada zaman akar mıydı? Bu terk edilmiş kasabada insan ölümden başka neyi hatırlayabilirdi ki? Ya kendisi yaşayabilir miydi bu hayatı. Boğulur gibi oldu. Hayat, bu durmuş zamanda asla nefes alamazdı. Zihninden ölü kuşlar geçti, hiç durmayan trenler, savrulan gazete parçaları. Peki kadın nasıl yaşıyordu bu hayatı. Yoksa bu tozlu, donuk kasaba, onun bilmediği bir gizi, bir uyumu mu barındırıyordu içinde? Bilmiyordu, hiçbir şey bilmiyordu. Yeniden masanın başına geçti.

“Ben sadece ‘okuyacaksın’ sanmıştım. Dışarıda okuyacak kızımdın. Ama sen uçup gittin, bir daha geri dönmeyecek bir yitik oldun. Trene bindiğinde ilk kez avuçlarımın üşüdüğünü hissetmiş, sıkıca sarmak için ellerini aramıştım. Yoktu. Vagon penceresini indiriyordu ellerin. Yüzün silinmiş, bir el olmuştun. Sana bakamadım. Garın duvarlarındaki nakışlara, nakışlardaki lalelere, küflenmiş saate baktım. Sonra tren seni, o sımsıcak ellerini aldı götürdü. O günden sonra avuçlarımın içi hep üşüdü. Oysa o küçücük ellerini hiç bırakmamalıydım. Sıkmalıydım, sonsuza kadar sıkmalıydım.”

Elini kokladı. Pis bir koku vardı. Ne kokuyordu, çıkaramadı. Hep yolculuklardan sonra hissederdi bu kokuyu. Lastik, benzin kokusu gibi bir şeydi. Böyle zamanlarda lavaboya koşar, elini yıkar, yıkar ama kokuyu bir türlü çıkaramazdı. Lavaboya gidip elini birkaç kez yıkadı. Koku çıkmıyordu. Bavulundan kolonya çıkardı. Önce bolca ellerine döktü. Sonra eteğine, bavuluna, yatağa, tüm odaya. Kokuyu biraz bastırmıştı ama bu kez de oda limon kolonyası kokmaya başlamıştı. İçeride küçük adımlarla dolaşırken, neler yazacağını düşünüyordu. Yazmak ne kadar zordu. Oysa konuşmak öyle mi? Yalnızken onu karşısına alır, uzun uzun konuşurdu. İçinin tüm yankısını ifade edecek kelimeleri bulur, söylerdi. Hiçbir şeyi eksik, yanlış bırakmaz, tamamlar, düzeltirdi. Ama mektubun başına geçince sanki zihni bir anda durur, bir türlü o konuştuklarını kâğıda aktaramazdı. Şu kelimeye üzülür, diğerini yanlış anlar kaygısıyla yırtar atardı. Otel odalarının çöp sepetleri yarım kalmış yırtık mektuplarla dolardı. Ama bu kez yazacaktı. Ne yapıp edip yazmalıydı.

“Bazen o günler gerçekten yaşandı mı diye düşünüyorum. O üç katlı evimiz, bahçedeki fıstık ağacı, çam ağaçları içindeki havuz, havuzdaki renk renk balıklar. Hiç bilmiyorum. Her şeye buzlu camın arkasından bakıyorum sanki. Elimdeki sararmış fotoğraflar da hiçbir şeyi izah etmiyor. Belki bir kıpırtı, ucundan tutabileceğim bir tutamak yakalarım umuduyla eve gidiyor, bir zamanlar içimi titreten o odalarda, bahçede dolaşıyorum. Ama her şey o kadar uzak, silik ve boş ki. Bütün bunlar artık hiçbir şey ifade etmiyorlar. Pencereler kırılmış, ahşaplar çürümüş, çatı çökmüş. İçerisi ise bomboş. Her şey bir müzayedede satılmış sanki. Anılar, sesler, kokular. Artık ne sen varsın, ne sesin, ne de kokun. Hep düşünüyorum, madem hiçbir güzelliği sonsuza değin elimizde tutamıyor, bizi biz yapan anlar, sesler, bir süre sonra bize büsbütün yabancılaşıyor, o vakit bunca uğraş, didinme ne için? Kim siliyor o görüntüleri, kokuları? Bizimle oynayan kim? Ama soruların hiçbirinin cevabını bulamıyorum.”

Yazdıklarını okurken, sigara külü döküldü kâğıdın üstüne. Dökülen külleri temizlemeye çalışırken kâğıdı büsbütün batırmıştı. Ters çevirip silkeledi. Ama kül izleri hâlâ görülebiliyordu. Sigarasını söndürdü. Kül tablası izmaritlerle, yarım sigaralarla dolmuştu. Bütün bunları ne zaman içtiğine şaşırdı. Zaten son günlerde zaman kavramını iyiden iyiye yitirmişti. Bazen kontrol edilemez bir biçimde hızlı geçiyor, bazen de bir yerlerde takılıp kalıyor, geçmek bilmiyordu. Kül tablasını çöp sepetine boşalttı.

Dışarıdan sesler geliyordu. Pencerenin yanına gitti. Evet, yaşanan bir hayat vardı dışarıda. Gün başlamış, insanlar sokağa dökülmüşlerdi. Arabalar geçiyordu caddeden. Büfeler, mağazalar açılmış, park insanlarla dolmuştu. Belediye binası, anıt, havuz ve park, dondurulmuş bir kare gibi hemen karşısındaydı. Bir an kasaba çok iyi bildiği bir yermiş gibi geldi ona. “Aynı,” diye mırıldandı, “hep aynı.” Dönüp dönüp aynı yere geliyordu. Toza batmış kavakları, balkonda sallanan çamaşırları, daracık sokaklarıyla, hep aynıydı. İnsanları, ağaçları, kuşlarıyla, hep aynı. “Hiçbirinin diğerinden farkı yok.” Görüntüler, yaşananlar...

Birazdan aşağı inecek, rastgele bir lokantaya girecekti. Utangaç garson “Buyur abla,” diyecek, garip garip topuz saçlarına, uzun eteğine, spor ayakkabılarına bakacak ama bir anlam veremeyecekti. O ise sipariş verecek yemek bulamayacak, öylesine bir yemek söyleyecekti. Lokantadan çıkınca nereye gideceğini şaşıracak, yeniden otele dönecekti. Biliyordu, öğleden sonra yağmur inecekti kasabaya. Park boşalacak herkes tentelerin altına, pasajlara koşacaktı. Balkonlardan çamaşırlar toplanacak, biriken yağmur suları istasyon yolundan aşağı doğru akacaktı. Sonra kızgın ve yakıcı güneş yeniden doğacak, park havuzunun fıskiyesi çalışacak, o burada tüm bu görüntülere dalıp gidecekti. Toprak ve yaprak kokusunu içine çekerken buğulu camın ardından o kadının balkondaki yağmur sularını temizlemesini izleyecekti. Sonra akşam olacak, insanlar bir gölge gibi geçip gidecekti evlerine. Bütün mağazalar kapanacak, cadde boşalacaktı. Yanan sokak lambaları ve o, bir başına kalacaktı. Yan odalarda tıpırtılar başlayacak, müfettiş yüksek sesle haber dinleyecek, öğretmen radyonun hışırtılı frekanslarında dolaşacaktı. Yatacak, kan ter içinde uyanacak, bir daha uyuyamayacak, sabaha kadar yan odadaki öğretmenin soluk alıp verişlerini dinleyecekti. Bir ara kalkıp pencerenin yanına gelecek, karanlığa ve sessizliğe batmış kasabaya, yanıp yanmamakta kararsız titrek sokak lambalarına bakacaktı. O sabah bavulunu toplayıp ilk arabayla yeniden yollara düşecekti. Derin bir iç çekip, “Aynı,“ dedi, “hep aynı. Kaçacak yer kalmadı.”

Kül izlerinin üstünde kalem akıp gidiyordu: “Artık gitgide her yer birbirine benzemeye başladı. Bindiğim otobüsler, şoförler, konaklama yerleri, indiğim kasabalar her yer aynı. Artık yorulduğumu hissediyorum. Bütün eklemlerim sızlıyor, yürürken seslerini duyuyorum. Her sabah uyandığımda bir yanımın eksildiğini görüyorum. Sürekli yanımda taşıdığım bavulum günden güne hafifliyor. Renkler soluyor, sesler kayboluyor. Sanki başladığım yere geri dönüyorum. Hayat sonuna kadar sarılan bir makara gibi, günün birinde makara boşalıyor ve insan başladığı yere geri dönüyor. Bu yüzden nereye, hangi yöne gidersek gidelim, sonunda hep kaçtığımız kendimiz çıkıyor karşımıza. Şimdi sen orada, haritada bile bulamayacağım bir yerde, otel odasından dışarı bakarken beni görüyorsun. Ben burada unutulmuş bir Anadolu kasabasında, tam karşıda, saat kulesinin hemen yanında seni görüyorum. Biliyorum, biz, birbirimizi yansıtan iki aynayız. Makara boşaldı ve biz aynı yere, başladığımız yere geri döndük.”

Mektubu bitirmiş, rahatlamıştı. Son kez üzerindeki kül birikintilerini silkeledi. Yeniden okumayı göze alamadı. İşte her şeyi yazmıştı. Bir an altına imza atmak geçti içinden. Ama vazgeçti. Katlayıp zarfa koydu. Zarfın üzerine sadece kızının ismini yazdı. En alta da “Londra” yazıp altını çizdi. Sonra bavulun yanına gitti. Bavulundan, sürekli yanında taşıdığı ama hiç açmadığı paketi çıkarıp masanın üstüne koydu. Bir dosya içinde etrafı iplerle bağlanmış paketi özenle açtı. Bu yıpranmış, sararmış bir gazeteydi. Koltuğa oturdu. Gazetenin birinci sayfasındaki “Acı ölüm” başlıklı yazının altındaki fotoğrafta kızı gülümsüyordu. Uzun uzun kızının saçlarına, ellerine baktı. Göz göze geldiler. Evet oydu. Elerinin bir kez daha üşüdüğünü hissetti. “Londra’da bir genç kız, kaldığı otel odasında ölü bulundu.” Gözleri yaşardı, bulanıklaştı. Artık resmi göremiyordu. Gazeteyi mektubun yanına bıraktı.

Hep kaçtığı, okuyamadığı gazeteyi okumuş, yazamadığı mektubu yazmıştı. Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibiydi. Yıllardan beri belki de ilk kez içi bu denli karşı konamaz bir uyku isteği ile dolmuştu. Neredeyse göz kapaklarını açamıyordu. Hep ertelediği yol yorgunluğu gelip omzuna çökmüştü. Hemen yatağa uzanmak, uyumak, uyumak istiyordu. Üstünü bile değiştirmeden kendini yatağa bıraktı. Rüzgâr tül perdeyi yatağa kadar savuruyordu. Alandaki saat kulesi ilgisiz bir zamanı vururken o çoktan battaniyenin altında kaybolmuştu.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş

Son Yazılar

KASIM 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
KİTAP-LIK KASIM 2009 ÇIKTI: HİKÂYENİN BİTTİĞİ YER / NECİP TOSUN
HALİT REFİĞ'İN ANISINA / NECİP TOSUN
KATIKSIZ MUTLULUK: KATHERINE MANSFIELD’İN BÜTÜN ÖYKÜLERİ / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK, EKİM SAYISI (131) ÇIKTI, NECİP TOSUN'DAN: ERDAL ÖZ ÖYKÜCÜLÜĞÜ
EYLÜL 2009 DERGİLERİNEDE NECİP TOSUN YAZILAR1
KİTAP-LIK / EYLÜL (130) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN KÂMURAN ŞİPAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ
NEZİHE MERİÇ'İN ANISINA
BENİM KİTAPLARIM / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK TEMMUZ-AĞUSTOS (129) ÇIKTI; NECİP TOSUN'DAN OĞUZ ATAY YAZISI
NECİP TOSUN HAZİRAN YAZILARI: KİTAP-LIK, HECE, HECEÖYKÜ
ÇILDIRMAK, DELİRMEK, ÖLMEK / NECİP TOSUN - Kitap-lık Sayı: 128 / Haziran 2009
NECİP TOSUN'un iletişim adresi:
DUBLİN’İN BİLİNÇALTI : JAMES JOYCE / NECİP TOSUN
İKİ SİYASETÇİ İKİ ÖYKÜCÜ / NECİP TOSUN HECEÖYKÜ 33 (haziran -temmuz 2009)
SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
HAYAT VE DENEYİM: SEVGİ SOYSAL ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN (KİTAPLIK- MAYIS 2009)
NİSAN 2009 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
İLK ÖYKÜ KİTAPLARI
“ÜZERİNDE KONUŞULAMAYAN KONUSUNDA SUSMALI”
ARALIK 2008 DERGİLERİNDE NECİP TOSUN YAZILARI
MELANKOLİ VE MELODRAMIN SINIRLARI / NECİP TOSUN
KİTAP-LIK 121/ Düşsel Öyküler: Ferit Edgü Öykücülüğü / NECİP TOSUN
FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
İMGESEL ÖYKÜLER: BİLGE KARASU ÖYKÜCÜLÜĞÜ/ NECİP TOSUN

Kategoriler

  • eserleri
  • kimdir
  • necip tosun hakkinda
  • Oyku Tosun Kosesi
  • oykuler
  • secmeler - mimlenenler
  • sinema yazilari
  • soylesiler
  • yazilar
  • Arkadaşlarım

    sekercocuk
    sinefil78
    suaviyazgic
    edebiyatlik
    esitgin
    cemiyyet
    cemalsakar
    gereksizedebiyat
    sheepishsherry
    kozanali
    aliemree
    furkanulubeyli
    cihatduman
    sinova
    uguripek
    hakangeziyor
    hayriyeunal
    salihamalhun