RASİM ÖZDENÖREN / TOZ

     Denizin üstüne çiseleyen tanecikler minik kabarcıklar oluşturuyor, binlerce, milyonlarca kabarcık, biri batıp biri çıkıyor ve bu kabarcıklar yukardan inen sudan oluşmuyor da, sanki denizin dibinden kaynayıp fışkırıyor. Bulutların arasından süzülen kirli bir ışının içinde milyonlarca, milyarlarca toz zerresi kaynaşıyor: peki onlar nerden geliyor? Gölgede görünmüyor olsalar da, orda da varbulunuyorlar, orda ve her yerde: elbisemizin katları arasına sıkışmış, yumurtanın kabuğundaki pürüzlere yığılmış, dağ tepelerindeki o arı, o duru, pırıl pırıl taşların üstüne tünemiş, geyiğin boynuzunda, koyunun tüyleri arasında, bir kemanın kirişine gizlenmiş olarak ve akla gelen ya da gelmeyen her yerde, her an.. ıslak tabutların çivi yaralarında, teneşir bacağının teneşir sedyesine bitiştirildiği görülmez çukurlarda, bir fincanın kulpunda ve her yerde.. güneşin doğduğu yerde, güneşin battığı, devrildiği yerde.. her yerde.. bir çocuğun koşan topuklarında, bir ihtiyarın donuk gözbebeklerinde, bir ölünün burun deliğinde, ağızların ince çizgisinde.. her yerde.. el sıkışmalarında, kutlamalarda, nutukların kelimelerinde, bir iskemlenin gıcırtısında, bir melodinin do sesinde, her yerde.. gecede ve gündüzde, kışın ve yazın, her mevsimde.. sabah uyuşukluğundan sıyrılmak isteyen birinin güneşe karşı gerinmesinde, uykusuzun esnemesinde, öksürük gıcığının içinde, hapşırık salyasında, oralarda da, her yerde.. toz.
     Hafifçe esen rüzgâr masanın örtüsünü dalgalandırıyor, örtünün üstüne yığılmış tozu, oraya buraya savuruyor. Sevgilisini bekleyen kız, masanın savrulan örtüsüne çeki düzen veriyor: çamaşır lastiğiyle masanın çemberine tutturulmuş örtüyü yerleştirmeye çalışıyor. Tozlanmış çayını, bardağın kenarını dudağına sıkıştırarak yudumluyor ve tozun ağzından içeriye girmesine müsade etmek istemiyor: gene de ağzında bir toz tadını duyumsuyor. Gözlerini kısıp denize bakıyor. Milyarlarca ve milyarlarca.. sayısız toz zerrecikleri her yerde oynaşıyor. Bu arada iskeleye yanaşan vapurun iskele babasına tutturulmak istenen halatı geriliyor, iskelenin ahşabı gıcırdıyor, homurdanıyor. Yolcular acele ederek vapurdan dışarıya koşuşuyor, vapurun tozlu havasından, sokakların tozlarına atılıyorlar.
Çöl çekirgeleri topluca rüzgâra karşı akıyor. İlkin denize doğru uçacaklar. Denize ulaşmadan önce ekin tarlalarını geçecekler. Ekin tarlalarını talan ettikten sonra, denize doğru yollarını sürdürecekler. Ondan sonrası, çekirgeler için, bir ölüm yolculuğudur: dermanı kesilenler denize dökülecek, dermanlı olanlarsa ulaşacakları ilk sahilin ekinlerine doğru yollarını sürdürecek. Sonrasını çekirgelerin kendisi de bilmiyor, onları izleyen insan da. Bilinen bir şey varsa, çekirgelerin arkalarında bir toz bulutu bırakarak yollarını sürdürmüş olduğudur: ama bunca toz, bunca çirkef kuyusu, bunca hortum nasıl oluşuyor ve bunca tahribatı nasıl oluyor da arkasında miras olarak bırakabiliyor, kimse bilmiyor, bilmeyecek! Gene de uçuşan tozlar var. Çekirgelerin sırtında, çekirgelerin kanatlarının altında, onların yeşil çizgilerine sığınmış, o yeşil çizgilerden, gelecek yılın elma tohumlarına sızmış tozlar, kurtçuklar.. bunu, ne deniz kıyısındaki çay bahçesine oturup çayını içen ve masasının tozunu silkeleyen kız biliyor, ne de tozun içine yerleşmiş olan görünmez yaratıklar, hiç kimse..
     O dükkânın kepenkleri de tozluydu. Ama küçük kız, henüz bunu ayrımsayacak denli dikkatli değildi. Belki de onun dikkati, vitrinde gördüğü oyuncaklara kilitlenmişti. Çünkü beş yaşındaydı kız. Babasıyla oyuncakçı dükkânına giriyorlar. Bunca oyuncağı bir arada görmekten şaşkınlığa değil, dehşete düşüyor küçük kız. Babası ona yatırıldığı zaman gözlerini yuman, dik tutulduğunda gözlerini açan ve gülen, kimizaman da ağlayan bebeği gösteriyor. Kız, babasına : "Bunu istiyorum" diyor. Kesin ve kararlı. Sonra da, nerdeyse kendisi kadar büyük ayıyı gösteriyor: "Bunu da istiyorum" diyor. Ve sonra o kocaman pandayı da istiyor. Babası: "Ama kızım...." diyor. Küçük kız hırçınlaşıyor: "Onu da istiyorum" diyor. Kız, yerde, vagonlarıyla birlikte raylarına bırakılmış treni avuçlamak üzereyken, babası: "Dokunma ona, diyor, üstünü başını tozlatacaksm şimdi." Kız, elini çekiyor. Bu kız, şimdi, orada, o, kıyıdaki çay bahçesinde çayını yudumlayan ve sevgilisini özleyen kız mıydı, diye soruyor birisi. O da masa örtüsünün tozunu silkeliyor şimdi.
     Rüzgâr esiyor, masaların örtüleri uçuşuyor, masanın üstündeki semaverin külü savruluyordu. "Havva" dedi küllerin ve tozların içindeki ses. Bu sese kulak vermesi gerektiğini biliyordu artık, bunu çoktandır öğrenmişti. "Havva" diye başlıyordu ses ve sonra isterse sürdürüyor, isterse bu bir tek seslenmeyle sohbetini bitiriyordu. Birazdan burada olacağı kesindi artık sevgilisinin: şimdiye değin hep böyle yapmıştı: ilkin ona adıyla sesleniyor, sonra da kendisi çıkıp geliyordu, aslında bu işe peydahlanıyordu demek belki de daha uygun olacaktı, çünkü orada bitiyor, hasıl oluyordu. Gene de kendi bardağını semaverin musluğunun altına tutup sıcak suyla doldururken, öteki bardağa çay koyup koymamakta duraksadı. Bardağına ilkin sıcak su koydu, demi sıcak suyun üstüne akıttı. Böylece, alttaki sıcak suyla dem bir süre birbirine karışmadan duruyordu, bu da oyunlarından biriydi..
     "Havva" diye seslendi aynı ses bir daha. Bir el, önündeki çay bardağını çekti. Semaverin tepsisinde bardağa çayın demini akıttı, sonra bardağı semaverin musluğunun altına tuttu, su doldurdu ve bir bardak demli çay, musluğun altından çekildi. "Sana bir keresinde gene söylemiştim, diye sürdürdü ses, hatırlıyor musun? Sevilen sevdirmezse, seven sevemez. Hatırlıyor musun?" Havva: "Hatırlıyorum, ama..." Duraksadı, sonra sürdürdü: "Aslolan seven mi, sevilen mi?" "Aslolan, elbette sevilendir" dedi ses. Havva: "Senin hesapça öyle görünüyor, ama ben diyorum ki, sevende sevme yetisi bulunmadıkça sevilen ne yapabilir, elinden ne gelir?"
     "Başlangıçta yalnızca sevilen vardı, sevilen kendini seviyordu, kendi sevgisinden evreni yarattı. Sonra evrene kendini, yani onu sevmeyi esinledi. Başlangıcı düşünürsen, yerli yerine oturur her şey."
     "Ben başlangıcı düşünemiyorum" dedi Havva. "Ben yalnızca içinde bulunduğumuz kesiti düşünüyorum ve o kesitte kendimin seven konumunda mı, yoksa sevilen konumunda mı bulunduğunu anlamak istiyorum."
     "Ah, sen, elbette sevilen konumunda duruyorsun şimdi" dedi ses. "Benim sevgim de senden, senin sevginden fışkırdı çünkü!"
     Bulutların toparlandığı yerdeki küçücük bir delikten güneşin ışığı süzülüyor ve onların masasına kadar bir ışın şeridi uzanıyordu. Tozlar, o ışının içinde oynaşıyordu. Milyarlarca çarpı milyarlardan oluşmuş zerrecikler, kendi danslarını sürdürüyor, çekirgeler kanatlarında getirdikleri tozları deniz kıyısındaki çay bahçesinin örtülerine döküyor, evrenin akla gelmedik bir ucundaki bir zerrecik, akla gelmedik bir yere geliyor, oraya yerleşiyor, orada kalıyordu. İki insanın bir araya gelmesi ve buluşması bundan daha mı farklı bir olaydı sanki diye düşündü ve aynı anda o sesi bir daha işitti: "Havva!" "Benim, burdayım canım, hoş geldin" diye cevap verdi sese. Tozların içinde yitip giden bir sesle..
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !