SABAHATTİN ALİ ÖYKÜCÜLÜĞÜ / NECİP TOSUN

Sabahattin Ali; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Kenan Hulusi, Reşat Nuri, Esendal, Sadri Ertem çizgisinde seyreden Türk öykücülüğünde, ortaya koyduğu ürünlerle büyük bir sıçrama zemini hazırlamış, önemli bir öncü ve yol açıcıdır. Onun Türk öykücülüğünde açtığı özellikle iki temel kanal, pek çok öykücü için bir birikim olmuş, kendinden sonra gelen pek çok öykücüyü etkilemiştir. Özellikle “Köy ve köylünün sorunları” ve “cezaevi gözlemleri” gibi daha sonra Türk öykücülüğünde bir döneme damgasını vuracak olan temalar ile dönemsel akımların başlatıcısı ve yol göstericisi olmuştur.

 

 

            Onu Türk öykücülüğünde seçkinleştiren ve öncü kılan en önemli özelliği köy ve köylüye bakıştaki orijinalliğidir. Sabahattin Ali, Anadolu insanını, köy ve köylüyü şive çıkmazına düşmeden ve özellikle daha sonraları benzerleri tarafından yapılacağı gibi bayağılaştırmadan oldukça gerçekçi ve kabullenilebilir bir bakış açısıyla öykülerine yansıtmayı başarmıştır. Anadolu insanı Türk öykücülüğünde belki ilk kez ete kemiğe bürünüp tam bir gerçeklikle onun öykülerinde hayat bulmuştur. Öykülerinde Anadolu insanının yol, su, toprak, işsizlik, ağalık düzeni, bürokratik baskı, sağlık gibi sorunlarını bir bir ortaya koymuştur. Ama köy ve köylünün bu sorunlarını bir ideolog ve politikacı gibi değil, bir sanatçı gibi görmüş ve sanatın gerekleriyle öyküleştirmiştir. Bütün bu sorunları, nedenleri ve çözümleriyle değil, bireyde yarattığı sonuçları itibariyle irdelemiştir. Elbette bu yaklaşımlarında kendi muhalif duruşunun bir sonucu olarak bir tarafta yer almış, köy ve köylüyü savunmuştur. Ama duracağı yeri çok iyi belirlemiş bu yüzden de çoğunlukla didaktikliğe düşmemiştir. Sonuçta da ortaya inandırıcı ve etkileyici bir dünya çıkarmayı başarmıştır.   Sabahattin Ali, “benim köyüm güzel köyüm” yaklaşımının tersine, öyküsünü köyü yaşanacak yer olmaktan çıkaran dramlar, sorunlar üzerine kurmuştur. Köylülere çağdaşı pek çok yazar gibi hizaya getirilmesi gereken, aydınlatılmaya muhtaç cahiller olarak değil, çözülmesi gereken sorunlarla etrafı kuşatılmış ve özellikle yönetim baskısıyla bir açmaza itilmiş insanlar olarak bakmıştır. Anadolu’yu anlatırken popülizme kapılmamış, köylüden yana olmakla birlikte, bu kıstırılmışlığından kurtuluşunun kendine bağlı olduğunu vurgulamıştır. Gözlediklerinin bir yansıması olarak çıplak gerçekliğe sonuna kadar bağlı kalmış, olayları, dramları, çelişkileri hafifletmeye kalkışmamıştır. Yaşananların en sert, en acımasız anlarını anlatmış, kahramanların mutluluk anlarından çok, acılı yanlarını anlatmayı benimsemiştir. Ama ilginçtir Sabahattin Ali’nin takipçileri onun büyük bir ustalık ve yetkinlikle işlediği bu temaları, çok daha sonra yağmalamış, bayağılaştırmışlardır.

Sabahattin Ali, tek parti iktidarı politikalarına karşı sosyalist dünya görüşünü savunan muhalif kimliğinin bir yansıması olarak sınıfsal çelişkileri, sömürüyü, adaletsizlikleri gündeme getirmiş, ezilenlerin, güçsüzlerin, hakkı yenenlerin yanında yer almış, despotların, ezenlerin ise karşısında olmuştur. Özellikle günümüzün de temel problemleri olan sağlık, bürokrasi, despotizm, yabancılaşma konularını 1930’larda, 1940’larda şaşırtıcı ve çarpıcı bir gerçeklikle gözler önüne sermiştir. Sabahattin Ali bütün öykülerinde iktidarın politikalarını öven, parlatan dönemin angaje sanatçılarının aksine, bu projelerin insansızlığını, yanlışlığını, vurgulamış, pek çok öyküsünde bu jakoben, tepeden inmeci politikaları eleştirmiştir. İktidarın çizdiği pembe tabloların aslında nasıl kapkara olduğunun çarpıcı örneklerini vermiştir. Ama egemen ideolojinin politikalarıyla örtüşmeyen politik tavrı, onun çalkantılı, fırtınalı, mücadelelerle dolu bir yaşam sürmesine neden olmuştur. Defalarca tutuklanmış, hapis yatmış, işinden olmuş ama bütün bunlar yazı hayatında bir verime dönüşmüştür.

            Sanat ve Hayat

            Sabahattin Ali hayatının, çelişkilerinin, acılarının, aşklarının, inançlarının öykülerini yazmış, kendinin, çevresinin, arkadaşlarının yaşadıklarını çıkış noktası yaparak onları sanat katına yükseltmiştir. Bu anlamda sanat ve hayatı böylesine hep içe yaşamış Sabahattin Ali’nin hayatını ortaya koymadan sanatını da anlamlandırmak zordur.

İlk öyküleri tümüyle Alman romantiklerini ve piyasa işi mağazinel aşk öykülerini (Değirmen, Kurtarılamayan Şaheser, Viyolensel) andıran Sabahattin Ali’nin, Bir Ormanın Hikâyesi (1930) onun öykü serüveninde bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu öyküsüyle birlikte dünya ve sanat görüşü belli bir yönelime girecektir. Onun bu serüvenini Nazım Hikmet şöyle anlatır: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı. (...) Sabahattin Ali’nin ilk hikâyesini Resimli Ay dergisinde, o devirdeki Resimli Ay’da yayınlaması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politik cereyanlar arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi, Sabahattin Ali’nin antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zaman ki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışma Sabahattin Ali’nin Sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu.”

Nazım Hikmet’in sözünü ettiği serüveni yaşayan Sabahattin Ali’nin özellikle tutuklanma ve mahpuslukları ondaki siyasal bilinci iyice geliştirmiş ve bu düşünceye daha da bağlanmasına yol açmıştır. Hasan İzzetin Dinamo’nun şu sözleri manidardır: “Konya’daki şiir ihbarı olmasaydı, onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak anılıp gidecekti.” (Aktaran Ramazan Korkmaz). Sabahattin Ali öğretmenliğe başladıktan kısa süre sonra, sanatının en önemli ve biricik kaynağı “hapishane” ile tanışır. Üç ay hapis yatar. Sabahattin Ali bu davadan beraat ettikten sonra devlet büyüklerine ima yoluyla hakaret ettiği için yeniden tutuklanır. Konya ve Sinop cezaevlerinde 10 ay yattıktan sonra afla serbest bırakılır. Hapishaneden çıktıktan sonra iş arar fakat kimse kendine iş vermez. Atatürk sevgisini belgeleyen bir şiir yazarak Cumhuriyete bağlılığını ispat ettikten sonra ancak işe alınır. Ama yazarlık serüvenini hep bir muhalif olarak sürdürmeye devam eder. Sabahattin Ali ömrünün sonuna doğru kendini tümüyle sanat dışı bir mücadeleye adar. 1946-1947 yılları arasında Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa gibi gazetelerde yazdığı oldukça keskin yazılarıyla mevcut egemen ideoloji karşısında üç bir muhalefet yürütür. Ama yazdığı, çıkardığı gazeteler bir bir kapatılır, son kitabı Sırça Köşk Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılır. Böylece etrafındaki baskı iyice daralınca da ülkeyi terk etme kararı alır. Tedirgin, örselenmiş, kıstırılmış ruhu, ülke içinde yaşamaya daha fazla dayanamaz ve yurt dışına çıkmaya karar verir. Ama yasal yollardan yurt dışına çıkamadığı için (pasaport verilmez) kaçakçılar yardımıyla çıkmayı dener. Ne var ki sınırda trajik bir şekilde öldürülür.

            Böylesi mücadelelerle ve acılarla dolu bir hayatı yaşayan Sabahattin Ali’nin sanatını besleyen de bizzat bu yaşadıkları olmuştur. Sabahattin Ali, baskıcı egemen ideolojinin kendisine yaşattığı fırtınalı ve çalkantılı hayatın sanki intikamını alırcasına, bu olumsuzlukları değerlendirip sanatının önemli bir malzemesi olarak kullanır. Özellikle öğretmenliği sırasında tanıklık ettiği Anadolu şehirleri (Yozgat, Aydın, Konya) onun köy gerçekliğini tanımasına, mahpuslukları da Anadolu insanının bir başka çehresini keşfetmesine neden olur.

(Devamı, Öykümüzün Kırk Kapısı, Hece Yayınları, 2013) 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !