SABAHATTİN KUDRET AKSAL / VAV’LAR

     Abdülmuttalip Bey II. Abdülhamid'in tahttan düşmesinden birkaç ay önce pek kısa süre kaldığı Akdeniz kentlerimizden birinin mutasarrıflığından ayrılmış, Gülcemal vapuruyla İstanbul'a dönüyordu. Küçük kamarada sıkıntılı sayılabilecek geceyi geçirdikten sonra, sabah, karısı Nüveyra Hanımla güvertedeydiler. Dönüşümlü dalgaların gözle ayırdedilmesi güç burgaçlar açtığı denize, o gün onlara daha da sarp görünen Gelibolu kıyılarına baktılar hep. Abdülmuttalip Beyin gözünde İstanbul'daki evi ve zemini çimentoyla sıvanmış, havuzlu, çardaklı o küçük arka bahçe tütüyordu. Nüveyra Hanımsa, günlerdir usundan söküp atamadığı bir soruya yanıt arıyordu: Neden diyordu, neden, mutasarrıflığımızdan bu denli kısa sürede ayrıldık? Düşüncesinde bile mutasarrıflığımız sözcüğünün üstüne basıyordu durmadan, bunda bir övünç payı vardı kuşkusuz, ama ona sorsanız: "Abdülmuttalip Beyle biz özdeşleşmişiz bir kez, kendimi nasıl ayrı tutarım ondan?" diyecekti. Bunda da gerçeğin payı vardı. Evet, neden? Yukarının yüce buyruğuyla mı, yoksa kocasının isteğiyle mi? Bu sorunun yanıtını hiçbir, zaman almadı, alamayacaktı da, çünkü o kendilerine sunulmayan nesneye özenmedikleri gibi aktarılmayan bilgiyi de öğrenmeye kalkışmayan, o zamanda örneklerine rastlamakta çok da güçlük çekilmeyecek kadınların soyundandı. Abdülmuttalip Beye gelince, o da böyle bir açıklamaya gerek duymadı. Düşündüğü şuydu: Memuriyetten istek dışında bir nedenle ayrılmak onur kırıcı olaydı. İkilemin bir ucunda onura değinen bir olay varsa o konuda açıklama yapmamak gerekirdi. Böylece giz ailenin bağrına gömülüp uyuyacaktı.
     Kadınla erkeğin doğayla karşı karşıya kalışlarında o kendiliğinden suskunluğu, çokluk, kadınlar yırtar. Bu, sadece bir zamanın değil, her zamanın kadınlarında böyledir. Bu kez de öyle oldu. Nüveyra Hanım: "Bey!" diye söze girdi. Bir çığlıktı bu, fısıltı gibi bir çığlık, ruhsal gerilimin en küçük tınısını bile barındırmıyordu, amacı kocasını yuvarlandığı düşsel dünyadan sıyırmaktı, o kadar. Bu ufacık çığlığın Abdülmuttalip Beydeki etkisi bıyığının iki ucunu yavaşça aşağıya doğru düzeltmek oldu. Sanki gizli bir dil vardı aralarında, dilin dışında bir dil, bıyığın iki ucunu aşağıya doğru düzeltmek de o dilden bir tümce işte: "Konuş bakalım, ne söyleyeceksen söyle!" anlamına geliyor. Ortamın uygun olduğunu görmüştü Nüveyra Hanım, konuştu: "Korkuyorum," dedi, "Bunca memuriyetten, bunca dağdağadan sonra!" Amacı biraz daha kapsam kazanmıştı şimdi, belli bir doğrultuya yönelmişti. Seçtiği sözcüklerle mutasarrıflığın kısa sürüşünü gözden ırak ediyor, sonra ekliyordu: "Sıkılacaksın!" Abdülmuttalip Beydeyse, bunca memuriyet, bunca dağdağa gibi sözcükler zaman imgesine dönüşüyor, içgüdüsel, çıkarıp saatine bakıyordu. En yavaş sesiyle: "Neden sıkılayım?" diye yanıtlıyordu Nüveyra Hanımı, sonra da: "Ev var, bahçe var," diyordu kesik kesik. Ben yok muyum? diye düşünüyordu Nüveyra Hanım. Daha o düşünmeden, Abdülmuttalip Bey: "Sonra, sen varsın!" diyordu. Konuşma, nerdeyse, duygusal bir ara renge bürünüyordu. Evet, ara renk! Çünkü onlar belirginleşmemeyi doğaları gibi taşımışlardı. Geçmişe göz kırparak diyeceğim ki yine, o zamanın kadınları kocalarının yüzünde duygunun göstergelerini sisler ardından da görseler, kanatlı melek kesilirler, alçakgönüllülükte yarışılmaz düzeye çıkarlardı. Nüveyra Hanım da kanatlarını takmıştı bile, kocasının son tümcesinden söze girdi: "Ben yeter miyim?" dedi, "Ev de, bahçe de yetmez belki? Amaçlı bir iş gerekmez mi? Öyle ki, zamanını tümüyle kapsayacak bir iş!" Abdülmuttalip Bey yanıtlamıyordu bu soruyu, uzaklara bakıyordu: Çanakkale Boğazı'nı yarılamış gemi, nerdeyse Marmara'ya açılacaklar. Rüzgâr keskin, güneş kış güneşi, ayaz mı ayaz! Bir süre kalakaldılar, katılaşmış. Suskunluğun sineği, vızıltısız, birinden kalkıp öbürüne kondu durdu. Sonra Abdülmuttalip Bey erkekliğin koruyucu içgüdüsüyle Nüveyra Hanımı yavaşça bileğinden tutup kamaraya indiriyor, karşılıklı yataklarına oturuyorlardı: Nüveyra Hanımın yüzü, düpedüz, bildiğimiz soru işaretine dönüşmüştü. Bu kehribar yüzlü kadına saygıyla karışık duyarlığından sıyrılamayan bu eski zaman adamı, söze kestirmeden girdi: "Benim işim çok!" dedi. "Ne gibi işler?" diye fısıldadı Nüveyra Hanım. Konuşmanın düzenini kafasında hazırlamış olmalı ki yanıtı hazırdı öbürünün: "Bugüne dek başka işlerin engellediği işler! Ne zamandan beri kurduğum, bir türlü girişemediğim! Şu yeryüzüne gözümü açmanın nedeni sayabileceğim işler daha çok." Nüveyra Hanımın gözleri yuvarlaklaşıyor: "Neymiş onlar?" diye soruyordu. Abdülmuttalip Bey: "Nasıl söylesem? Bir tür hattatlık!" diyordu. Susuyordu sonra, beti benzi biraz solmuş. Gözlerini bu kez Gelibolu'nun değil de sanki içinin sarp kayalarında gezdiriyordu. "Hattatlık!" diye mırıldanıyordu Nüveyra Hanım. Karısının bu soluk ünlemini sesine devingenliğin sıcaklığını katarak yanıtlıyordu şimdi de onu: "Evet, bir tür hattatlık!" Ekliyordu sonra: "Bir tek harfin hattatlığı! Vav'lar çizeceğim! En yetkin Vav'ı çizene dek Vav'lar çizeceğim!" Evlilik yaşamlarının başından bu yana en içerikli konuşmalarıydı bu, gözlerinin yuvarlağı bu kez köşelenmiş, soruyordu Nüveyra Hanım: "Ne Vav'ı?" Coşku, kapıda hazırdı: "Ne Vav'ı olacak? Vav, işte! Elifba'nın Vav'ı!" Kadının gözünde Vav'lar uçuşuyordu şimdi, küçük, kocaman kafalı, kuyruğu kıvrık siyah lekeler, o virgül benzerleri!
     Marmara, o gün bir türlü bitmek bilmedi. Geminin altına hep bir dalga, sanki gemiyle birlikte giden o tek dalga vurdu. Gülcemal'in direklerine onların görmedikleri martılar konup kalktı. Kamaralarında kaldılar akşama dek, bekleyişin yorgunluğunu yaşadılar. Geç vakitte Abdülmuttalip Bey, güverteye çıktı, ortalığı kolaçan etti. Döndüğünde de: "Hiçbir yer görünmüyor. Akşam mı olmuş, pus mu basmış, anlayamadım," dedi. Yağlı kâğıda sarılmış paketlerini açıp kuru köfteleriyle zeytinyağlı yaprak dolmalarını yedikten sonra midelerini un helvasıyla bastırdıklarında da suskundular. Başları geceye erken düştü. Gecenin geç saatinde Abdülmuttalip Bey, bungun, nemli bir sıcağın etkisiyle uyandı. Başını yastıktan doğrultarak, denizi, geminin dibini dinledi. Sonra karısının uyanık olup olmadığını denetimden geçirmeden: "Dipten o dalga vurmuyor artık," dedi, "Gemi durmuş, limana girmek için sabahı bekliyor. Ola ki Ayastafonos açıklarındayız, Nüveyra!" Başını yastığa koyduğunda da hemen uyudu. Düşünde, dalgaların üstünde hoplayan kayıklar, gövdelerinin belden yukarısı öne eğik koşuşan hamallar, Tophane'ye doğru uzanmış bir fayton çizgisi gördü.
     Fatih'ten aşağıya, Haliç'e doğru vurunca, daha çok Fener'e yakın, ilkyazda bahçe duvarlarından erguvanların sarktığı, güzün bin kırmızısının ortalığa döküldüğü bir sokakta çatısından at nalı sarkan, yüzü kiremit rengine, kapısı mora boyanmış bir ev görünür. Eski İstanbul'un pek çok evi gibi cumbalıdır. Cumbanın üstünde de oymalı korkulukla çevrilmiş basık tavanlı bir balkon vardır. Abdülmuttalip Beyin Gelibolu'nun sarp kıyılarına bakarken düşlediği birkaç kuşak ötelerdeki dedelerden kalma evidir bu, kuşkusuz, beton zeminli, havuzlu arka bahçe sokaktan görülmeyecektir. Pek değişik renkte, kör, topal, sağlıklı, hasta, ağır hasta, yaralı, sıyrıklı kedilerinse bu ev kovanları gibidir. Her yaz da, rastlantının şaşırtıcı yasasıdır bu, bir leylek bacasına yuva kurar, o bacada, güneyin özlemiyle yanıp tutuşarak döneceği günü bekler. Rüzgâra göre, İstanbul'un konuk bulutları kimi gün Fatih'le Edirnekapı arasındaki bir yöne doğru, kimi gün de Boğaz'ın Rumeli kıyılarından öteye o evin üstünden uçarlar.
     Abdülmuttalip Beyle Nüveyra Hamm, döl vermemiş bu çift, düşte görülen o bir dizi faytondan biriyle, güneşli, yine de soğuk bir kış sabahının saat onunda evlerine geldiler. İki sandıkla bir dengi, tek karşıcıları yaz kış siyah yeleğinin üstünden pek göz alıcı bir kösteği sarkıttığı için adı Köstekli Reşat'a çıkmış, mahallenin eski tulumbacılarından Reşat Efendi getirecekti. Fayton kapıda durunca karşıdaki evlerden birkaç kafes kımıldanır, bir perde aralanır gibi oldu. Az ötedeki yangın yerinden sümüğü akmış bir çocuk onlara doğru koştu. Abdülmuttalip Bey indi önce faytondan, sonra Nüveyra Hanımı elinden tutarak indirdi. Başını yukarıya kaldırıp evi tepeden tırnağa süzdü. Cebinden, ağır, iri kıyım pirinç anahtarı çıkararak kilide biraz da kaygıyla soktu. Üç kez çevirdi, zorlamasız açıldı kapı. Ne iyi, her şey yolunda, bir terslik de yok. Eliyle salık soluk taşlığı göstererek: "Buyrun hanımefendi," dedi karısına,. "Buyrun!" Kadın kehribardan da kehribar yüzüyle baktı kocasına, suskun gözleriyle bile konuşmadan, sanki eşiğin altında bir yatır varmış gibi, incitmemek için onu, dikkatin doruğuna ulaşarak tüyden de hafif içeriye süzüldü. Loştu taşlık, kokuyordu da. Küçük, yuvarlak masada bir lamba bıraktıklarınca duruyordu. Mutfağın kapısının önüne üç güğüm dizilmişti. Evin yeniden kurulması gerekiyordu şimdi, bu işe de buzcul havayı dağıtmak için odalardan birinin sobasını tutuşturmakla başlanacaktı. Bir hayli yıpranmış, mantarları görünen muşamba döşeli merdivenden çıkarak cumbalı oturma odasına girdiler. Yan yana, yerde, günlerinin pek büyük bölümünü geçirdikleri dışalım malı ipek satenle kaplı şilteleri, duvara dayalı yine o kumaşla kaplı iki yastık duruyor. Şiltelerin de, yastıkların da fıstık rengi kumaşıyla pek uyuşan gülkurusu püsküller sarkıyor kenarlarından, solmuşlar, ama olsun! Soluk gülkurusu soluk fıstığa daha da yakışıyor. Önünde de yukarı doğru kıvrık ayakları işlemeli sehpa, üstünde bakır cezveyle iki de fincan, eski Çin desenli. Bir konsol karşıda, bir ucu örümceklenmiş aynasıyla yine onların! Nüveyra Hanımın gözüne hepsinden önce, birkaç çatlağı alçıyla kapatılmış küçük çini soba takıldı. Yanındaki neftî üzerine pembe karanfiller çizilmiş, şimdi toza bulanmış odun kutusundan birkaç odun başını uzatmış bakıyor. Çıra arıyor, bulamıyor. Ah, gaz bulsa! Çarşafını çıkarıp koşuyordu aşağıya, taşlıktaki masada gördüğü lambadan süzdüğü bir lokma gazla dönerek sobayı tutuşturuyordu. Bir at kişnemesinden anladı iki sandıkla bir dengi Reşat Efendinin kapıya dayadığım, "Bey," dedi. "Bak geldi eşyamız da."
     Günlerce değil birkaç gün, çok değil birkaç kişi, semtin tanınmışlarından, eski dostlardan konukluğa gelenler oldu. "Hoş geldiniz Efendi Hazretleri!" ünlemiyle başlayan konuşmalar "Tanrı sağlığınızı hep korusun!" dileğiyle noktalandı. Nüveyra Hanımın kapıyı tıkırdatarak uzattığı kahveler içildi. Gitgide sıkısını arttıran padişahtan, kıpırdayan Rumeli'den, İstanbul'u viraneye çeviren son yangınlardan söz edildi. Eski mutasarrıftan, kendilerini sevdiğini umdukları kimselerin ve kendisini sevenlerin katıldığı Fener iskelesi yanındaki salaş kahvede her ikindi düzenlenen nargileli toplantılara onur vermesi dilendi. Abdülmuttalip Beye döndüğü kent üstüne çok şey sorulduysa da o pek istekli açıklamalarda bulunmadı. Sanki hep suyun dışında yüzen bir hali vardı. Sıkısını arttıran padişahtan, kıpırdayan Rumeli'den, son yangınlardan söz edilirken de böyleydi. Fener iskelesinin yanındaki kahvede nargileli ikindi toplantılarına çağırıldığında da konuşmanın kıyısında kalmıştı. Bir hafta kadar sonra da çok gösterişli bir faytonla kadife yelekli, ayağı tozluklu, top sakallı bir başka kişi geldi. Fayton, kaldığı sürece kapıda bekledi. Abdülmuttalip Bey bu yeni konuğu çok sıcak bir ilgiyle değilse de ayrıcalıklı bir özenle karşıladı. Fısıltılı, küçük seslerle bir saate yakın konuştular. Nüveyra Hanım, konuk gidene dek, "Bu bir geçmiş olsun konukluğu mu ya da bir görev önerisi mi?" diye düşündü durdu içerde, konuk gidince de sormamakla geleneğinin tılsımını bozmadı. Söylemeye gerek yok ki Abdülmuttalip Bey de konunun üstünde durmadı. Bu sonuncudan sonra konuklukların da ardı arası kesildi. Koyu gölgeye düşüp sessizliğine çekildi ev.
     Günler hızla geçiyordu. Gençliğin zamanını çok yavaş öğüten değirmen, yaşlılığın zamanını hızla öğütüyordu. Mevsimler aylara, aylar haftalara, haftalar günlere benziyordu. Bu arada Nüveyra Hanımın da birkaç geleni gideni oldu. Bu gelenler Abdülmuttalip Beyin konukları gibi acı kahveyle bırakılmıyor, şerbetler, şuruplar, macunlar sunuluyordu. O Akdeniz kentinden getirilen kurutulmuş özgün yapraklarla çiçekler, çevreler, ufak tefek toprak süs eşyası da armağan ediliyordu. "Mutasarrıflığımızda" diye başlıyordu söze Nüveyra Hanım, çokluk, öyle bitiriyordu. Öyle olaylar vardır ki yaşanmasından çok öyküye dönüşme niteliğiyle değerlenir kadınlar için, yıllarca pek tatlı bir sakız gibi ağızda çiğnenir. Nüveyra Hanımın "Mutasarrıflığımız" dediği geçmiş zaman da bu tür olayların büyük boyutlara ulaşmış parlak bir örneğiydi. Güleryüz sonsuz da olsa, o konukluklar armağanlarla da bezense, dile getirilmese bile edaya yansımış övüngenlikler ilişkiye gölge düşürür, konuk kaçırır. O konukluklar da seyrelince evde eski yaşamları başladı Nüveyra Hanımla Abdülmuttalip Beyin. Gerçeği söylemek gerekirse bu da dingin, bilge kişinin tadına doyamayacağı bir yaşamdı.
     O sabah günlük işler yine şaşmaz düzeniyle yürüdü. Zamanın fabrikası, kendinden beklendiğince aksamasız çalıştı. Külrengi bir göğe açtı gözlerini Nüveyra Hanım, yatağından oyalanmadan çıktı. Ayağına, beyaz, ayak bileklerinin az yukarısında biten kalın yün çoraplarını geçirmişti bile, başını da tülbentle bağlamıştı. Çift katlı pazenden uzun sabahlığını giyerek oturma odasına geçti, sobayı tutuşturdu. Ateşin ilk korunu mangala aldı, sacayağı yerleştirip ekmek kızarttı. Dış yüzü son kerte yıpranmış, lekeli, içi de yer yer dökülen kürküyle göründü Abdülmuttalip Bey kapıda, sabahın asık suratıyla gidip şiltesine oturdu. Susku her zamanki gibi egemendi odada, Âdem'le Havva'nın bölüşülen elmasıydı. Çay demlenip ekmek de kızarınca küçük bir tabaktaki beyaz peynirle birlikte tepsiyi sehpanın üstüne bıraktıktan sonra kadın, kocasının yanma oturdu. Nefis körletmenin sınırını aşmayan kahvaltılarını yaptılar. Suskun, içten yanan insanlarda görülen sabahlara özgü bir iştahsızlıktı bu, hep süregelmişti. Sonra, yemekten önceki ilk ve ikinci kahvelerle biraz açılacaklar, dünyaya daha yaklaşacaklardı. Nitekim harı azalmış mangala cezvenin sürülmesi de gecikmedi. Abdülmuttalip Bey höpürdeterek içti kahveyi, Nüveyra Hanımınsa ağzından yudumlar ılık aktı. Dünyanın en sessiz sineği uçsa kanatlarının havaya değinişinin çıkardığı ses duyulacaktı, o da uçmadı. Buddha yontuları gibi, zaman dışı bu, iki yaratık, İstanbul'un uzağında bu evde öğleye doğru aktı. Fatih'ten kopup aşağıya sarkan sokak satıcılarının sesleriyle Nüveyra Hanım, her günkü gibi, o gün de bir kez daha uyandı. Mutfak onu bekliyordu. Seğirterek çıktı odadan, aşağıya indi. Ne pişirse bugün? Bir sorun ki bu her gün yeniden başlıyor. Tabak, çanak, tencere, tava, ocak, maltız, tel dolap denkleminin içinde döndü durdu. Tel dolap! Evet, bir esin kaynağı olabilir mi tel dolap? Ne var şimdi onda? Bakmalı bir kez, işe daha sağlıkla ondan sonra sarılmalı! Gidip açtı kapağını, kapakları kapalı sahanlar, üstleri kâğıtla örtülü kâseler, raflar da yağ kokuyor. Dün yerleştirdiği bir gazete de rafın birinden sarkmış, eli takılsa kaç tabağı aşağıya sürükleyecek! "Yeniden yerleştirmeli bu gazeteleri raflara" dedi, dikkatle birkaç tabağı alarak bir köşeye yığdı. Sonra birden, şaşkınlığa, kaygıya, korkuya benzemeyen, belki hepsinin bulamacı bir duygunun etkisiyle gözleri fal taşı gibi büyüdü. Daha dokunmadığı o raftan sarkan gazetenin ucunda, küçük, pek cılız bir Vav ona bakıyordu. Böylece, yıkıntıya yakın bir bocalamada, eve yerleştiklerinden on beş gün geçmeden, ilişkisinin en sıcağını yaşadığı yerde, mutfağında, ilk Vav'ını görüyordu Nüveyra Hanım.
     Yemek o gün titiz olmayan bir koca için bile olaydı, ama çağdaş bir dervişti Abdülmuttalip Bey, olaysız geçti. Örneğin, sahanda ısıtılıp getirilen lahananın yarısının yağı olduğu gibi donmuştu, öbür yarısıysa ağza alınmayacak denli sıcaktı. Hoşafa tuz gezdirilmemişti ama şeker de konmamıştı. Adam, ayırdetmeden, sıcağından mı; soğuğundan mı artık bilinmez, lahanadan yiyebildiğince yedi. Hoşaf için de hiçbir duygu belirtmedi. Nüveyra Hanımın kireç gibiydi yüzü, elinin ayağının titremesi o kerte ki havada bile titreşimler uyandırabilirdi. Sanki, bir gazetenin ucunda ezik büzük, bir hayli da soluk, suçsuz bir Vav değildi onun gördüğü, adını anmaktan korktuğu baykuşun sesini duymuştu. Hep o dirençteydi, kararını çoktan vermişti, bu karabasandan kocasına yine söz etmeyecekti. Adam yemeğini bitirip de peçeteyle ağzını silince o da tepsiyi kaptığı gibi aşağıya indi.
     Gün devrilip de camlarda ikindi ışıyınca Abdülmuttalip Bey şiltesinden kalktı. Nedense onun penceresinde ne sabah ne de öğle, hep ikindi ışırdı. Giyindi. Redingotu anımsatan bir ceket üstünde, ayağında rugan ayakkabılar, simsiyah boyunbağı, aynaya baktığında kendini eski bir resim gibi görerek buruk bir duyguya düştü. Kapıyı açıp dışarıya çıktı, küçücük sofada "Nüveyra!" diye seslendi. Nüveyra Hanımın sesinin yansıması gecikmedi: "Evet, bir şey mi var bey?" O geleneksel suskunluk odaklandı yine evin içinde bir süre, neden sonra Nüveyra Hanım kocasının sesini pek uzaktan yansıyan uğultu biçiminde duydu: "Çıkıyorum ben." Bu uzak uğultuyu, "Geliyorum," diye yanıtladı. Kapıya koştu: "Güle güle," dedi. Abdülmuttalip Beyin gününün doğasına sinmiş kahveye çıkış saatiydi ve bu küçük oyun her gün böyle oynanıyordu. Yokuş aşağı vurup Fener iskelesinin yanındaki kahveye gitmemeyi oraya çağırıldığının daha ertesi günü ilke edinmişti. Yukarıya, Fatih'e doğru yöneldi. Kıztaşı'nda uzun bir dikdörtgen biçiminde, dipte, ocağın çevresindeki masaların caddeden görünmediği, onu tanımayan, onun da tanımadığı kimselerin çıktığı bir kahve bulmuştu. Döndüğünün ertesi gününden başlayarak gittiği yer orasıydı. Soğuktu hava, kış gerçi etkisini yitirmişti, ama ilkyaz da görünürde yoktu. Evler, omuzları düşük uzun insanlara benziyorlar. Arsaların önünden geçiyor, ne çok arsa var, yangın yeri, çökmüş kadınların gözleri gibi içeriye kaçık. Ufuk görünüyor iki yandan akan evlerin arasından, tam karşıda, kızarık, oraya vardığında caddeye de çıkmış olacaktı. Düşüncesiyle oyalandığı yokuş bitti sonunda, caddeye çıktı, karşıya geçti, birkaç adım sonra o loş kahveye girdi. Kahve kalabalıkta yalnızlıktı, bütün istediği de oydu onun. Aznif oynayan, pastıraya oturmuş birkaç masa çevresinde, eprimiş gazete yapraklarının arasına başını sokmuş bir ihtiyar, konuşmaya dalanlarsa ağızlarında bir ketenhelvasmı büyüttükçe büyütüyorlar. Ama hepsi ayrı dünyalar, birbirlerine değmeden yörüngelerinde giden gezegenler. Bir çay geldi önüne demli, kekre, onunla da daha uzağa kaydı. Gümüş bir kutudan çıkardığı sapsarı bir tütünle sigara sardı. Dibindeki masada çok büyük elli, büyük ayaklı, ağarmış çikolata renginde, gözlerinin akı açık pembe, iri kıyım bir haremağası oturuyordu. Ezik gülümseyişle bakmıştı, ona da tabakasıyla kâğıdı uzattı. Sigarasını sarıp tabakayı geri vererek teşekkür etti adam, bir sözcük olsun eklemeden başka bir uzağa baktı o da. Eşsiz geçiyordu dakikalar, saatler, esriyordu. Bıraksalar, günler, haftalar, aylar da böyle geçecekti. Bıraksalar bile, o kendini bırakamaz. Vakti yok ki! Vav'lar çizecek, en güzel, büyüsel, yetkin Vav'lar! Herkes anladığını yapmalı bu yeryüzünde, anladığıyla sınırlı kalmalı! O da Vav'dan anlıyor. Cebinden, karısından gizli, ufak ufak kestiği kâğıtlardan birkaçını çıkarıp Vav'lar çizdi. Her biri başka boyutta, başka biçemde, başka anlamda, başka duyguda Vav'lar. Kimini bir çırpıda, doğaçlama, başarıyor. Kimini de usun bin tezgâhından geçirerek dakikalarca uğraşıyordu. Yırtıp, çok küçük parçalara bölerek attıkları da oldu, okşar gibi katlayarak cüzdanına yerleştirdikleri de. Dışarda, gecenin karardığını neden sonra anladı. Kalktı, bu kez yokuş aşağı, daha kolay, kendine nirengiler belirlemeye gereksinim duymadan rahatça evine döndü. Çalınan kapıyı Nüveyra Hanım açtığında günün ikinci Vav'ını, hiç olmayacak bir yerde, tuvalette, musluğun altındaki kovanın yanında bulmuştu bile.
     Ertesi sabah uyanır uyanmaz bir Vav daha, öğleye doğru bir tane daha buldu, akşama dek tam beş Vav topladı. "Vav'lar ürüyor!" diye söylenip durdu. Evet, doğruydu dediği, Vav'lar ürüyordu. Abdülmuttalip Bey de, o günden başlayarak kaçamağı bir yana bırakmış, üretimini gizlilikten açıklığa dönüştürmüştü. Nüveyra Hanımın odada bulunmadığı zamanları kollamıyordu artık, daha da ötesi yanındayken bile, şiltesinden başını eğip bu yaratıcı eyleme göz ucuyla baktığında da o bin lekeyle dalgalanmış kürkünün cebinden yeni kâğıt parçaları çıkararak çizimini sürdürüyordu, bir de kalem kutusu peydahlamıştı, renkli kalemler vardı içinde, dilediğince birini kullanıyordu. Böylece çağrışımlar zenginleşiyor, imgeler kapsam kazanıyor, Vav'larm renkli dünyası kuruluyordu. Nüveyra Hanım, Fareli Köyün Kavalcısı öyküsündeki gibi büyülenmiş bakıyordu kırmızı, yeşil, kahverengi, sarı Vav'lara, sonra birdenbire bu büyüden sıyrılarak kalkıp koşuyordu, nereye, kimbilir belki de yeni bir Vav'ın ardına! Aradığını buluyordu da, yazgısına katlanmış bir Vav edilgin bakıyordu ona, başını kaldırmış sanki ses dinleyen başka bir Vav da kaçıp kurtulmayı deniyordu. Abdülmuttalip Bey ne denli bir Vav üretme çılgınlığına düşmüşse, Nüveyra Hanım da o denli bir Vav yok etme çılgınlığını yaşıyordu. Pek yorgun girdiği yatağındaki düşte biraz inildiyor, Vav'sız sabahlar umuyordu. Boşunaydı yakarışı, çünkü gelen her yeni gün bir öncekini aratıyordu. Abdülmuttalip Bey tutkusunda öyle azıtmıştı ki, pek sevdiği ikindiüstleri kahveye çıkışları bile seyreltmişti. Daha yetkin Vav'lar çizebilmek uğruna, bir gün sokağa çıkarsa üst üste iki gün evde kalıyordu. Konuşmuyordu da, içine burkulmuş, ya bir Vav çiziyor ya da bir Vav düşünüyor. O hızla Vav'ların sayısı artarak şaşılacak oranlara ulaşıyor. Nüveyra Hanıma kıyıda köşede unutulmuş, düşürülmüş yığınla Vav'lı kâğıdı toplamak kalıyordu. Her yerde görüyordu her yerde Vav'ları, yatak altlarından, ayna kenarlarından, sahan içlerinden çıkarıyordu. Pek kısık sesli bir uğultu gibi evi sarmışlardı. Zamanla biraz senli benli olsaydı, diyecekti ki, tarihin hiçbir döneminde hiçbir kenti kara bulutlarca sarmamıştır bu denli çekirge!
     Kısa bir süre sonra İstanbul II. Abdülhamid'in tahttan düşürüldüğü haberiyle çalkalandı. Abdülmuttalip Beyin de olaydan haberi oldu, kılı bile kıpırdamadı, Vav'lar çizmeyi sürdürdü. Nüveyra Hanım, heyecandan tıkanacaktı nerdeyse, kolay değil, otuz üç yıllık bir padişah siyasa sahnesinden çekilmişti. Gençkızlığın eşiğinden adımını attığı günden beri var olan bir ad, anlamı ne olursa olsun, şimdi yoktu. Biraz da doğasının değişmesi gibi bir şeydi bu da. O etkiyle kocasına sorular sorup aydınlanmak istedi. Abdülmuttalip Bey, hiçbir amaca yönelik olmadan, ilgisiz, karısının sorularını küçük ünlemlerle, suskularla geçiştirdi. Kimbilir kaçıncı kez yinelemelerinde de: "Olur. Olacaktı," demekle yetindi gülümseyerek ve yeniden Vav'ların dünyasına kapandı. Birkaç günün olağanüstü telâşı geçtikten sonra, Nüveyra Hanımın kafasında başka bir düşünce boy verdi: Abdülmuttalip Beyin mutasarrıflıktan isteğiyle mi ya da yukardan bir işaretle mi ayrıldığını bilmiyordu. Öğrenmemişti. Ama kocasının görevinden ayrılması yüksek buyruğa bağlıysa şimdi siyasal güç değiştiğine göre yeni bir görev önerisi gelemez miydi? Bu düşünce ılık bir mevsim gibi sardı kadını, hiç ummadığı günde dünyaya yeniden gözünü açtırdı. Son günlerdeki sarsıntıdan sonra ne ündü düşündüğü ne de onur, ama bu düşün gerçekleşmesi kocasını içine düştüğü kısır döngüden uzaklaştırır, kendi huzurunu da geri verirdi. Abdülmuttalip Beyin olgusunu anlamıyordu, hastalık dememek için kısır döngü diye düşünüyordu, ne denir! Nüveyra Hanımın içten dileği yerine gelmekte gecikmedi. On gün geçmeden yine çok gösterişli bir fayton durdu kapılarında, içinden yine kadife yelekli, tozluklu, bu kez matruş bir adam çıktı. Nüveyra Hanım camdan yeni gelen konuğu görmüştü, Abdülmuttalip Beyin ev kılığı o denli perişan ki, çaresiz, kapıyı açıp yukarı katta bahçeye bakan o hep kapalı, hep loş, konuk odasına buyur etti. Neden sonra Abdülmuttalip Bey toparlanarak odaya girdi. Törensel birkaç söz dışardan da duyuldu, ondan sonra konuşmalar yine fısıltıyla oldu. Bu kez Nüveyra Hanım kapı aralığından kahveden sonra şurup da uzattı. Çok kalmadı gelen adam, konukluğu yarım saati buldu bulmadı. Yine başka odalardan duyulan törensel seslerle uğurlandı. Abdülmuttalip Bey biraz daha çökmüş döndü odaya, Vav'sız bir yere, cumbadaki sedire oturdu. Nüveyra Hanım da az sonra gelip yanma ilişti. Kısa süren bir kararsızlıktan küçümsenmeyecek bir çabayla sıyrılarak: "Konuğumuz kimdi, Bey?" diye sordu. Abdülmuttalip Bey: "Eski bir dost. Onlardan biri," diye karşılık verdi. "Ne istiyormuş?" diye diretti Nüveyra Hanım. Abdülmuttalip Bey yanıtlamak istemedi bu soruyu, her konuda olduğu gibi bu konuda da açıklama yapmayı gereksiz görüyordu. Sonra, susku uzayınca: "Görev öneriyor!" dedi. "Neymiş? Ne görevi?" diye sordu bu kez Nüveyra Hanım. Abdülmuttalip Beyin sesi gittikçe yorgun, uzak çıktı: "Mutasarrıflık belki de." Nüveyra Hanım, kocasının tümden karşıtı bir tutumla, canlı, coşkuyla bu sözün üstüne gitti: "Ne dedin? Ne dedin?" diye yineledi. Abdülmuttalip Bey, kabul etmediğini söyledi. "Neden?" diye bastırdı Nüveyra Hanım, soluk almadan, hemen: "Karşı mısın bu yönetime?" diye ekledi. "Hayır," diye yanıtladı bu soruyu Abdülmuttalip Bey, "Karşı değilim. Dışındayım!" Nüveyra Hanım çok şaşırdı bu söze, anlaşılmayana duyulan öfkeyi yaşadı. Söylemeye gerek yok ki hep o durgun su görünümündeydi, ama nabzını saysalar dakikada kaç attığını kim bilecek? "Nasıl?" diye sordu, anlamsız, boş bakarak. Abdülmuttalip Bey bu kez: "Dışın da dışındayım!" demekle yetindi. "Ama?" dedi Nüveyra Hanım, sonra da konuşmasını sürdürmedi. Abdülmuttalip Bey, elindeki gazetenin bir ucuna, isteksiz, bir Vav kuyruğu uzattı sadece.
     O hafta yine öyle geçti. Suskunluklarla, iki üç günde bir kahveye çıkışlarla, çizilip durulan Vav'larla zaman doldu. Nüveyra Hanım: "Dışındaymış! Dışın da dışındaymış! Neyin dışında değil ki!" diye söylenip duruyor, usunu zorluyor, olayı eksiksiz kavramak istiyordu. Evet, diyordu, yetkinlik, ne demekse o! Hele yetkinlik adına Vav çizmeyi hiç anlamıyor, deşip derinleşmek istedikçe kafası çok güçlü, inatçı, bir avucun içinde sıkılmış gibi oluyor, midesinde ağır bir bulantı duyuyordu, hem de nasıl! O zaman içgüdüsel bir devinimle kendini dışarıya atıp havayı soluyordu, bahçeyi yeni basmış o yeşil kırması maviyi.
     Haftanın biri bitmeden öbürü başlıyor, zaman hızlı akıyordu. Yeni bir haftaya girildiğinde de, birbiriyle kenetli, neden ve sonuç ilişkilerinin çözümü güç iki olay gelişti evde, bunlarsa Vav'ların günden güne azalışıyla Abdülmuttalip Beyin sağlığının bozulmaya başlamasıydı. Nüveyra Hanımın benliğini kavrayan Vav'ları toplama alışkanlığı bir tür uyuşukluğa dönüşmüş, afyon emmiş gözlerle bakıyordu döşemeye, duvara, tavana, sallanan saatin sarkacıydı artık o. Önce, büyük değişikliği ayırdetmedi. Neden sonra, haftanın bitimine doğru bir gün "Vav'lar azalıyor!" diye o küçük, tiz çığlıklarından birini attı. El yordamıyla edindiğimiz duyu oluşmuştu kadında, geç de olsa Vav'ların azaldığını sezmemesi olanaksızdı. Yine de ölçülü davranmayı yeğledi, kendini doludizgin umuda salmadı. Dur bakalım, yarın ne olacak diye düşündü ya da öbür gün? Beklemeli! Ne var ki, yarın da, öbür gün de bir önceki günün gözlemini doğrulamıştı. Vav'lar azalıyordu. Sadece şu son ayda topladığı Vav'ların sayısının günde yüzden aşağı düşmediğini anımsıyor. Bir önceki günün Vav'ların sayısıysa seksenin de altında, dünküler elliye ulaşmıyor, bugünküler de otuz bile değil. Yüzde elli oranına yaklaşan bir azalış bu! Onların eve baskın verdikleri günlerdeki artışları bile bu oranda değildi. Olağanüstü durum! Kaynağı hangi duyguda bilmiyor ama ağlayabilse ağlayacak! Katılık sarmış tüm gövdesini, ağlayamıyor. O denli şaşkına dönmüştü ki, Vav'ların azaldığını saptadığı üçüncü günün akşamüstüne doğru ancak, çağrışımın kurduğu bağlantı düşündürttü Abdülmuttalip Beyi ona, oradan buradan sarkan birkaç Vav'ı bir yana bırakarak hızla yukarıya koştu. Küçük sofa, nerdeyse karardı kararacak. Karşıki evin alçacık damının üstünden yansıyan güneş odayı menekşe rengine boğmuş. Abdülmuttalip Bey cumbadaki sedirdeydi, yastığına kaykılmış, yüzündeki çöküntüyü gölgeler de örtemiyor, gözlerinin altından fırlamış elmacık kemikleriyse pek belirgin. Günlük gazetenin sedirden kaymış sayfasında birkaç Vav yine, ama ölü Vav'lar, eksik, güçlükle soluk alıp veren silintiler! Büyükçe, karınlı, bir ilaç şişesi yanındaki sehpada duruyor. Daha dün, cebinden hiç eksik etmediği, eprimiş, dağıldı dağılacak, her derde deva olduğuna inandığı bir reçeteden yaptırmıştı onu, günde üç kez içiyordu o sarı sudan. "Ne var?" dedi Abdülmuttalip Bey. "Yok! Yok bir şey!" diye yanıtladı kadın, aşağıya, mutfağına indi birkaç Vav topladı yine. Ertesi gün de bir iki Vav daha! O günü izleyen günde de tek Vav görmedi artık evde. Kıyı bucağı aradıysa da bulamadı. Tuhaftır insanoğlu, çektiği eziyetlerin bile alışkanlığına çokluk bağlıdır. Nüveyra Hanım da, bu yasayı bozmayarak, adını koyamadığı bir duyguya düştü. Bu duyguysa hüzne benziyordu.
     O gece bir boşlukta uyudu. Sabah uyandığında gökyüzü ona biraz yoz göründü. Kocasını uyandırmamak için büyük dikkat harcayarak yataktan ruh gibi sıyrıldı. Aşağıya, mutfağa indi. Geceden kalmış birkaç bulaşığı yıkadı. Yaktığı maltıza çayı oturttu. Ekmeği peyniri hazırladı. Ele gelen gelmeyen bir yığın işle oyalandı. Kahvaltı vaktinin geldiği kanısına ulaşınca yine yukarıya çıktı. Yatak odasının kapısını açtı. İçeriye girdi. Kocaman yorganın kapladığı yatağa bakarak: "Bey," dedi, "Kalk artık istersen?" Ses alamayınca bir kez daha yineledi tümcesini. Sonra yatağa yöneldi, bir hamlede yorganı açtı. Abdülmuttalip Beyi gördü, başı küçülmüş, kuyruğu biraz içeriye kıvrılmış bir Vav gibi kalmıştı yatakta.
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !