15/5/2007 - NECİP TOSUN'LA SÖYLEŞİ/ SUAVİ KEMAL YAZGIÇ / KÜL ÖYKÜ |

Öyküye nasıl başladınız? Öykü türüne olan özel sevginizin arka planında neler var?
Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Cemal Şakar sınıf arkadaşımdı. Rahmi Kaya, Ömer Lekesiz, Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Üzeyir Sali, Hüseyin Bektaş’la neredeyse her günümüz birlikte geçiyordu. Cemal Şakar, Ramazan Dikmen öykü, Ömer Lekesiz öykü eleştirileri yazıyordu. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum.
Ama öyküyu tanıdıkça çağın dili olduğunu fark etmiştim. Romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir türdü. Öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahipti. Ayrıca modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir türdü. Ve ben de kendimi ancak bu türde izah edebiliyordum. Böylece öyküde karar kılmış oldum. Ama yanlış anlaşılmak istemem. Burada amacım yazınsal türleri çarpıştırıp birbirlerine üstünlüğünü, zaaflarını sıralamak değil. Öykünün bendeki karşılığını izaha çalışıyorum, o kadar.
Henüz kitaplaşmayan öykülerinizde ilk iki kitabınızda yer alan öykülerden farklı olarak biçimsel kaygılarınızın ağırlık kazandığı görülüyor. İlk öykülerinizi yazdığınızdan bu yana öykü anlayışınızda hangi değişimler yaşandı?
Evet, artık farklı öyküler yazıyorum. İlk iki kitap tamam. Bunu çoğaltmanın bir anlamı yok. Hem içeriksel hem de biçimsel anlamda çok farklı bir kitap olacak üçüncü öykü kitabı. “Telefon” ve “Sözcükler” bu serinin ilk öyküleriydi. Yeni şeyler yapmak istiyorum. Naif hoşluklar. Edebiyat da böyle bir şey zaten. Hep arayış, yenilik, güzellikler bulmak. Evet içerik de değişecek. Çünkü öykü kitaplarının tematik bir bütünlük içinde olmasını önemsiyorum. İlk iki kitap böyle bir bütünlük içerisindeydi. Üçüncü kitapta da farklı bir tematik bütünlük olacak.
Şimdilerde, yenilikçi, özgün, atak öykü anlayışına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Özgünlüğü, her öyküde yeni biçimsel denemelere girişmek anlamında değil içimizin yankısına uymak, anlatımımızı kendimize ait kılmak, özgür davranmak, yeni keşifler yapmak, yeni yeni yolculuklara çıkmayı göze almak anlamında kullanıyorum. Evet, yeni şeyler söylemek gerek, hem de yeni bir biçimde. Yarınlara kalmanın asgari şartının kendine ait bir öykü evreni oluşturmaktan geçtiğini, kendine ait bir öykü evreni oluşturamayanların hep birilerinin gölgesinde kalacağını düşünüyorum. Türk öykücülüğünün şimdilerde en büyük sorunu, donuk, silik, kişiliksiz bir öykü anlayışına mahkum olmasıdır. Bu nedenle klişe yazınsal alışkanlıkları aşan deneysel çabaları öykücülüğümüz için kaçınılmaz bir gereklilik, ihtiyacı olan bir zenginlik olarak görüyorum. Çünkü genelse sanat özelde de öykü gerçekliği yeniden yaratmaktır, hem de öznel biçimde.
Ama kastettiğim, bir birikime ve kendiliğindenliğe yaslanmayan içi boş bir artistlik, deneysel karmaşa değil elbette. Gerçekliği yeniden, yeni bir bakış açısıyla ve yeni bir biçimle kurma girişimi. Öncü, yenilikçi çıkışlar. Piyasadaki kötü örnekler cesaretimizi kırmamalı. Bu kaotik ortamın, karmaşanın, zihni bulanıklığın öykü diliyle izahını bulmak gerekiyor. Öyküye yeni anlatım olanakları kazandıracak, öykücülüğümüzü yeniden o parlak günlerine kavuşturacak öncü, yenilikçi çıkışlara ihtiyacımız var. Bu bağlamda gerek Eşik Cini, Kül Öykü, Heceöykü ve Notos Öykü gibi tür gazetesi ve dergileri gerekse genç öykü birikimimizin bu çıkışa uygun bir zemin oluşturduğunu düşünüyorum.
Öykü eleştirisine de önemli bir mesai ayırıyorsunuz. Bu mesai öykücülüğünüze neler kazandırıyor?
Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın, edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele ülkemizde bu alan bomboş. Sevinç Özer, Aysu Erden, Füsun Akatlı, Feridun Andaç, Semih Gümüş, Necati Mert ve Ömer Lekesiz’in yanına koyabileceğimiz çok az isim var. Bu yazıların ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı düşünce egzersizleri olarak düşünmek gerek. Aslında bütün bunları öykücüler gerek zihinlerinde, gerek dost sohbetlerinde tartışıyorlar. Ama bizde yazma geleneği fazla olmadığı için, zamanla uçup gidiyor. Bense el yordamıyla ulaştığım bilgileri, malumatları, dost sohbetlerinde edindiğim izlenim ve düşünceleri, tartışma sonuçları uçup gitmesin diye kayda geçiriyorum, o kadar. Sonuçta anlamlı, işe yarar bir bütünlük ortaya çıkarsa sevinirim. Aslına bakarsanız, kendi yaptığı iş üzerine konuşma bana da biraz “tuhaf” geliyor. Bu kişinin ürün vermesi gerekiyor. Kuramsal tartışmalar eleştirmenlerin işi. Gerçekten bunun hakkını da onlar verir. Ama yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı kuramsal yazılar da sonunda bu işi bizzat yapanlara kalıyor. Ama tuhaftır, (kendime bir pay çıkarmadan söyleyeyim) öykü adına iz bırakan kalıcı görüşler, çoğunlukla eleştirmenler tarafından değil bizzat öykücülerin kaleminden çıkmıştır. Bu bağlamda Tomris Uyar’ın o nefis öykü yazılarını hatırlayalım. Toparlarsak, ülkemizde bağımsız öykü kuramcılarının azlığı/yetersizliği nedeniyle öykücüler kendi yaptıkları iş hakkında konuşmak zorunda kalmışlardır. (Öykü kuramları üzerine en zengin kaynağın halen öykücülerle yapılan söyleşiler olması oldukça düşündürücüdür.)
Bir çok öykü yazarı hakkında da oylumlu yazılar kaleme aldınız. Kendi öykü anlayışınızın öncülleri kimler?
Beni yazı hayatımda etkileyen dört temel kitap oldu: Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı ve Elsa Trilolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı. Bu kitaplarda müthiş bir insani zenginlik vardı. Bireyin yaşadığı müthiş bir dünya vardı, dehşet bir dünya. Ama benim burda asıl öğrendiğim şey biçimdi. Ve bu kitaplardaki biçim çok başarılıydı. Özellikle bilinçakışı tekniği benim tam da aradığım bir şeydi. Bir de Yeni Romancılar. Alain Robbe-Grillet’nin, Margaret Duras’nın, Nathalie Sarraute’un önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış bir anlatı tekniği. Bunların yanında Truman Capote, Katherine Mansfield, William Faulkner, Jorge Luis Borges benim için hep yol gösterici oldular.
Yerli yazarlardan ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sevim Burak, Tomris Uyar, Füruzan, Selim İleri, Hulki Aktunç, Adalet Ağaoğlu’nda zihnimdeki pek çok sorunun cevabını buldum.
Ama itiraf etmeliyim ki, ben de yazarlardan çok metinler, öyküler var. Genel anlamda bir yazarı ve onun tüm yazdıklarını beğenmek gibi bir zorunluluğun bulunduğunu sanmıyorum. Bazen bir kitaptan, bir yazardan bizde üç dört öykü ancak kalabiliyor. Belki iyi bir yazarı okuduğunuzda, mutlaka bir tat alıyorsunuz ama her öyküde, kitap boyunca aynı tadı almanız mümkün olmuyor. Daha açık bir deyişle yazar aynı düzeyi tutturamıyor ya da yazdıkları sizin beğeninize hitap etmiyor. Bu nedenle benim toptancı yaklaşımım yok. Ben dönüp dönüp öykücüleri değil, öyküleri okurum. Ömer Seyfettin’in “İlk Namaz”ını, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir Yol”unu, Sabahattin Ali’nin “Ses”ini, Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren”ini, Ziya Osman Saba’nın “Neveser”ini, Umran Nazif Yiğiter’in “Süslen Berberi”ni, Sevinç Çokum’un “Onlardan Kalan”ını, Sevim Burak’ın “Geldiler”ini, Tomris Uyar’ın “Beyaz Bahçede”sini, Ferit Edgü’nün “Bir Konuk”unu, Mustafa Kutlu’nun “5402”sini, Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken”ini, Tezer Özlü’nün “Hayalet Oğuz”unu, Selim İleri’nin “Erişmez Nevbahar”ını, Işıl Özgentürk’ün “Çınaraltı Değişti mi”sini, Murathan Mungan’ın “Son İstanbul”unu, Cemil Kavukçu’nun “Ludving Grundig”ini, Nalan Barbarosoğlu’nun “Yağmurlu Pencere”sini, Ramazan Dikmen’in “Sen Değil Ayak Seslerin”ini... Aynı şeyi yabancı yazarlar için de söyleyebilirim. Edgar Allan Poe’nin “Geveze Yürek”ini, Hemingway’in “Yağmur Altındaki Kedi”sini, Gabriel Garcia Marquez’in, “Boğulmuşların En Yakışıklısı”nı, O’ Henry’nin,”Son Yaprak”ını, Stefan Zweig’in “Amok Koşucusu”nu, William Faulkner’in “Emily İçin Bir Gül”ünü, Truman Capote’un, “Gece Ağacı”nı, Anton Cehov’un “Besleme”sini, Katherine Mansfield’in “Yolculuk”unu, Jorge Luis Borges’in “Bekleyiş”ini, Wolfang Borchert’in “Kucak Kucak Kar”ını, H. H. Munro’nun “Açık Penceresi”ni dönüp dönüp okurum. Elbette vasat, kötü bir yazardan iyi öykü okumak zor. Birkaç öykü bile olsa iyi öyküler iyi yazarların elinden çıkıyor. Bu nedenle andığım isimlere biraz da bu açıdan bakılabilir.
Şu an tezgâhınızda hangi kitap dosyaları var?
Şu an bitirmeye çalıştığım üç kitap dosyası var. Öncelikle üçüncü öykü kitabımı yayına hazırlıyorum. Az öykü yayınlayan biriyim ama hızlanmam gerektiğini biliyorum.
Ayrıca bir “inceleme” bir de “kuram” kitabı tamamlanmak üzere. Türk Öykücülüğünün Kırk Kapısı adını verdiğim inceleme kitabında, kendi öykü evrenini oluşturmuş, öncü öykücülerimizden kırk ismin öykü dünyalarına eğilmeye çalışıyorum. Bu değerlendirme/inceleme yazılarının bir kısmı Eşik Cini ve Heceöykü dergilerinde yayınlandı. Bu çalışmanın özelliği tek tek kitaplar üzerine değil, öykücünün tüm öykü kitaplarını kapsayan bütüncül bir yaklaşımla hazırlanıyor olması. Öykücüler, öykü serüveni, Türk öykücülüğündeki yeri, dil ve biçim özellikleri bağlamında ele alınıyor. Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik, Nezihe Meriç, Vüsat. O. Bener, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Füruzan, Hüseyin Su, Cemil Kavukçu, Nalan Barbarosoğlu bu öykücülerden bazıları.
Üçüncü dosya ise Modern Öykü Kuramı. Bu dosyada ise modern öykü kuramları, öykünün öğeleri, teknik yapısı; şiirsellik, ritim, kurgu, ironi, bilinçakımı, mekân, görüntüleme, öykü ve roman farklılaşması, öykü ve fotoğraf, öykü ve gerçeklik, soyutlama, sembolik anlatım vb. başlıkları altında inceleniyor. Hacimli, kapsamlı bir kitap olma yolunda. Umarım bu iki çalışma ülkemizde eksikliği hissedilen öykü üzerine düşünme ve yazma çabalarına bir katkı olur.
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
15/5/2007 - NECİP TOSUN’LA ÖYKÜ SERÜVENİ ÜZERİNE/ AYŞE KARA |
– İlk öykünüz 1983’de yayınlandı. 2005’de yayınlanan Otuzüçüncü Peron henüz ikinci kitabınız. Niçin az yazıyorsunuz?
– Evet, az öykü yazan, daha doğrusu az “yayınlayan” biriyim. İlk öyküm “Yangın” Aylık Dergi’de 1983 yılında yayınlandı. Daha sonra Aylık Dergi, Mavera, Kayıtlar ve Dergah’ta öykü yayımlamayı sürdürdüm. 1997’de Hece Dergisi’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte düzenli olarak bu dergide öykülerimi değerlendirdim. İlk öykümün yayınlanış tarihiyle (1983) ilk kitabımın (Küller ve Uçurumlar) yayınlanış tarihi arasında (1998) on beş yıl var. Bu sürecin uzun tutulması bilinçli bir tercihti. Çünkü ilk kitapların çok önemli olduğunu düşünüyordum. Bu süreç içerisinde kendimi test imkânım oldu. Öyküler yayınlandıkça çevresel tepkileri gözledim. Bu nedenle ilk öykülerimi acemiliklerimi atma, kendi dilimi bulma çabalarım olarak görüyorum. Her şeyiyle sahiplendiğim, acemiliklerimi üzerimden attığımı düşündüğüm öykülerimi yayınlamaya başladığımda ise ilk kitabımın dosyasını hazırladım. İlk öykülerimin büyük çoğunluğu bu devrede elendiler ve kitaba giremediler. Bu nedenle hiçbir dergide gözükmeden, kendini test etmeden öykü kitabı yayınlayan yazarları gördükçe onların bu cesaretlerine şaşıyorum. Oysa dergi yayını çok önemli. Öykü anlayışının rafineleşmesi, oturması çok önemli. Ama artık kimsenin buna aldırdığı yok. Bir an önce şöhret olma tutkusu herkesin gözlerini kamaştırıyor. Tabi aynı durum ustalaştığını düşünen öykücüler için de geçerli. Yazdıkları nitelikli bir-iki kitabın ve isimlerinin arkasına sığınıp peş peşe özensiz, öykü oldukları bile tartışılır metinler yayınlıyorlar. Kendi isimlerini siliyorlar farkında bile değiller.
Elimdeki hazır dosyalar için de aynı kaygılar nedeniyle hiç acele etmiyorum. Ben de bittikten sonra nasılsa yayınlanırlar. Önemli olan bu dosyaların hakkını verebilmek, gerekli dikkat ve özeni göstererek huzur içinde “tamam” diyebilmek. Kısaca az ama nitelikli, utanmayacağım şeyler olsun istiyorum yaptıklarımın. Ancak öykü tüm mesaimi verdiğim bir uğraşım olduğu için, bu ritmin zamanla hızlanacağını, yeni öykü kitaplarının daha sık aralıklarla geleceğini düşünüyor, tasarlıyorum. Çünkü masam öykü eskizleriyle, yarım çalışmalarla dolu ve ben hızlanmam gerektiğini biliyorum.
– Öykünün sizdeki karşılığını sormak istiyorum. Size bir öykü nasıl düşer, nasıl çoğalır sizde?
– Önce öykünün karşılığından başlayalım. Günümüzde öykünün diğer yazınsal türlere nazaran pek çok avantajları olduğunu düşünüyorum. Romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir tür. Yani öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahip. Ayrıca öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir tür. Bu yanıyla bana sıcak ve kendimi ifade edeceğim bir yazınsal tür gibi geliyor.
Öykünün bende oluşma serüvenine gelince… İçtenlikle söyleyeyim ki öykü yazmak benim için bir arayış, bir sığınma ama daha çok bir paylaşma demek. Bir şeylerin eksikliğini, özlemini, acısını, mutluluğunu duyan insanlarla birkaç sayfada aynı havayı koklamak, aynı esintileri hissetmek, aynı tıkırtıları duymak arzusu. Bunları duyan, hisseden insanların varlığını tutanaklara geçmek istiyorum. Benim için öykünün doğduğu ân, ya çok mutlu olduğum anlar, ya da çok karamsar, umutsuz olduğum anlar. Sıradan, huzurlu bir günümde tek bir satır yazamam. Bir oturuşta bitirdiğim öyküm nadirdir. Daha çok, bir şiir yazar gibi, cümle cümle, paragraf paragraf yazarım.
– Öykücülüğünüzün yanı sıra öykü üzerine düşünüyor, yazıyorsunuz. Türün kuramıyla uğraşmak sanatınıza nasıl yansıyor, yazmanızı zorlaştırıyor mu, kolaylaştırıyor mu ?
– Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın, edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele ülkemizde bu alan bomboş. Füsun Akatlı, Feridun Andaç, Semih Gümüş, Ömer Lekesiz’in yanına koyabileceğimiz neredeyse beşinci bir isim yok. Bu yazıların ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı düşünce egzersizleri olarak düşünmek gerek. Aslında bütün bunları öykücüler gerek zihinlerinde, gerek dost sohbetlerinde tartışıyorlar. Ama bizde yazma geleneği fazla olmadığı için, zamanla uçup gidiyor. Bense el yordamıyla ulaştığım bilgileri, malumatları, dost sohbetlerinde edindiğim izlenim ve düşünceleri, tartışma sonuçları uçup gitmesin diye kayda geçiriyorum, o kadar. Sonuçta anlamlı, işe yarar bir bütünlük ortaya çıkarsa sevinirim. Aslına bakarsanız, kendi yaptığı iş üzerine konuşma bana da biraz “tuhaf” geliyor. Bu kişinin ürün vermesi gerekiyor. Kuramsal tartışmalar eleştirmenlerin işi. Gerçekten bunun hakkını da onlar verir. Ama yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı sonunda bu işte bizzat yapanlara kalıyor.
Öykü üzerine yazmanın hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu bende. Çok zamanımı alıyor, bu olumsuz yanı. Olumlu yanı da bu yazılar sayesinde okuduğum bir şeyin öykü olup olmadığını anlamaya başlamam oldu. Öykünün imkânlarını kavramak, onu değerlendirmek diğer yararlarıydı. Ama bana bir kıyas yapın derseniz bir öykü/ürün için tüm diğer yazılarımı (eleştir/kuram/inceleme) vermeye hazırım.
– Belki müfettiş olmanızın da etkisiyle rakamları yerleştirir gibi tek tek kelimeleri yerleştiriyorsunuz imajı veriyor öykünüz. Nasıl yazarsınız? Mesela hazırlık aşaması var mıdır yazınızın? Okur musunuz, metnin ruhuna uygun bir müzik dinler misiniz?
– Hesap kitapla uğraşmamın yazmama etkisini hiç düşünmedim. Mesleğin bir kusursuzluk arayışına dayanması belki yazılarıma da yansıyor olabilir, ama bilemiyorum tabii.
Yazmak için ne bir mekân ararım ne de ek donanımlar. Kafe, ev, işyeri hiç fark etmez. Her ortamda rahatlıkla yazabilirim. Yeter ki o duygu yoğun anı yakalayabileyim. Zaten parça parça, bölüm bölüm yazdığım için uzun zamanlara da ihtiyacım olmaz. Ama yazmaya yakın dönemlerde sevdiğim kitaplar çantamdadır. Beni harekete geçirecek bir sözcük, bir fotoğraf, bir ışık ararım. İlgisiz bir cümle bile beni harekete geçirebilir. Özellikle roman taşırım yanımda. Virginia Woolf, Michel Butor, James Joyce, Tanpınar karıştırırım. Aksatmadığım tek ritüelim Dalgalar’dır. Virginia Woolf’un Dalgalar’ını neredeyse baştan sona yeniden okurum.
– Otuzüçüncü Peron üzerinden konuşursak… Bir “ ân’a” sıkıştırılmış bir zamanda veya gerilen, genişletilen bir “ ân”da yaşanan hikâyeler yazıyorsunuz. Anlatıda geçen tüm “şeyler” anlamın algılanmasına yönelik. Mekânlar, nesneler, her şey-ikinci, üçüncü kişiler de buna dâhil- anlamı desteklemek için görünüyorlar sahnede. Kitap boyu, göz, gözler, bakış, ayna, yüz, yansıma, sis, pencere, cam, yağmur, duman kelimeleri ve bu kelimelerin yarattığı imaj hâkim öykülere. Öyküler arası iç ilmek vazifesi üstlenmiş bu kelimeler. Kullandığınız rüya dilinden olsa gerek, öyküler günün ışıdığı saatlerde geçse dahi bir gece havası; örtülü, gizemli bir atmosfer var öykülerde. Her iyi yazar atmosfer yaratır, okuru alır öyküsünün içine. Öykülerinizde, öykü kişisinin yaşadığı “hal”in içine; bilincine düşmüş gibi oluyoruz. Öyle ki belleğinizde bir göz imgesi, elinizdeki kitaptan bir öykü okuyor değil de -örneğin bir deprem hikâyesi olan Uğultu’da, enkaz altında, ışığı takip eden depremzedenin gözleri oluyorsunuz- gizlerle dolu bir dehlizde bir iç âlemde dolaşıyorsunuz. Kısa kısa cümleler, kırık kırık ışıklar, küçük küçük kareler de bu rüya atmosferini yaratan, düş dilini kuran unsurlar. Zamana ait bir eşya gösterilmese ruhun zamanlarına ait olarak da okunabilinecek, fakat kendi zamanının dili ile-kurgulayan, yansıtan-gösteren öyküler bunlar. Burada Necip Tosun’un sinema ile ilgisinden, tuttuğu Film Defteri’nin sanatı üzerindeki etkilerinden de söz edebilir miyiz? Mesela “Yağmur” öyküsünü okurken sarsılıyorsunuz. Bir Tarkovski filmi gibi…
– İyi düşünceleriniz ve yerinde tespitleriniz için teşekkür ederim. Öykülerin sinema ile ilgisi… Sinema sanatının (genelde görüntünün) içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını vurduğuna kuşku yok. İnsanların giyim kuşamlarını, yaşam biçimlerini etkileyen sinemanın başka sanatları etkilemesi kadar doğal bir şey olamazdı. “Çağdaş sanata ritim ve gerilim unsuru olarak zaman kavramını,” getiren sinema, roman, öykü, tiyatro, resim gibi pek çok sanatı etkilemiştir. Bilindiği gibi bir filmde görüntüden görüntüye, sahneden sahneye, belli bir ritim ile gidilir. Film, durmaksızın gösterir, anlatır ve mekân sınırı tanımaz. Aynı anda hem göze hem de kulağa hitap etme avantajı nedeniyle de dünyasını kolay kurar ve muhatabını kolay inandırır. Bütün bunlar pek çok yazarı etkilemiştir. Bu anlamda elindeki kalemi bir kamera gibi kullanan ve durmaksızın “gösteren” yazarların sayısı hiç de az değildir.
Sinemanın özellikle görüntünün imkânlarından yararlanmak açısından öykümü etkilediğini düşünüyorum. Bende özellikle tasvirler aracılığıyla görüntünün imkânlarından yararlanıp, muhayyileyi açmaya çalıştım öykülerimde. Ne kadar başardım o ayrı bir konu, ama sizin de belirlediğiniz gibi böyle bir katkı söz konusu. Daha önce Ahmet Kekeç olsun, Süleyman Çelik olsun bu öykülerdeki sinema etkisinden söz etmişlerdi.
– Fakat, Hece’de en son yayımladığınız “Telefon”, (Otuzüçüncü.Peron’daki “Kırılmalar” öyküsü de bunun habercisi gibiydi) biçimde ve özde farklı bir öykü. Bundan ne anlamalıyız? Necip Tosun, yeni biçimlerle mi anlatacak öyküsünü? Niceliği de değişecek mi?
– Evet, artık farklı öyküler yazıyorum. İlk iki kitap tamam. Bunu çoğaltmanın bir anlamı yok. Hem içeriksel hem de biçimsel anlamda çok farklı bir kitap olacak üçüncü öykü kitabı. “Telefon” bu serinin ilk öyküsüydü. Yeni şeyler yapmak istiyorum. Naif hoşluklar. Edebiyat da böyle bir şey zaten. Hep arayış, yenilik, güzellikler bulmak. Evet içerik de değişecek. Çünkü öykü kitaplarının tematik bir bütünlük içinde olmasını önemsiyorum. İlk iki kitap böyle bir bütünlük içerisindeydi. Üçüncü kitapta da farklı bir tematik bütünlük olacak.
– Düz yazılarınızda, öykü değerlendirmelerinizde dinleyicilerin dikkatini diri tutmak isteyen bir konuşmacı gibi okuru çok önemsiyorsunuz -öykünüzde de atmosfer yaratarak okuru yakalıyorsunuz- fakat yine de bir şey var ki… Öykü de yalnızca öyküyü önemsiyor gibisiniz… Yani öykünün kendisi dışında hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi… “Fildişi kule” yi seviyor olabilir mi öykünüz.
– Öykülerimdeki atmosfer yaratma gayretlerim, biçimsel arayışlarım sizde böyle bir izlenim bırakmış olabilir. Ancak bu iyi bir şey değil. Oysa öykü kusurlarıyla birlikte okurda bir coşku, bir heyecan yaratmalı. Ona bir öykü okuduğunu unutturmalı. Sahici ve içten olmalı, kurgusal yanını hissettirmemeli. Kusursuz bile olsa bir sıcaklık, içtenlik taşımıyorsa öyküde bu bir eksiklik. Kurgusal yanı, biçimsel yanı çok ağır basarsa öykü canlılığını yitirir. Fazlasıyla biçimsel bir deneme olup çıkar. Yani bir öykünün dört başı mamur olması yetmez. İçinde de bir hayatiyet taşıması gerekir. Kim bilir bu da bana kuramsal yazılarımın, inceleme yazılarımın olumsuz bir hediyesi. Elbette her şeyin bir bedeli var.
– Bir öykücü olarak öyküyü sürekli yüceltmeniz anlaşılır bir tutum elbette. Öykü yanında öykü üzerine kuramsal yazılar yazıyor, incelemeler yayınlıyorsunuz. Hatta kızınıza bile Öykü ismini veriyorsunuz. Bunu anlayabiliyoruz. Fakat son zamanlardaki kuramsal yazılarınızda roman ve öykü karşılaştırması yaparak öyküyü yüceltirken romanı değersizleştirdiğiniz gözleniyor, neden? Peki bir “ânı” bir durumu değil de olaylar bütününü resmetmek, bir aile fotoğrafı vermek isteyen sanatçı ne yapacak bu durumda?
– İşi o kadar ileri götürdüm mü bilmiyorum. Dönüp bir bakmam lazım. Ama bu işin duygusal, tepkisel bir yanı olduğunu da biliyorum. Özellikle öykünün roman karşısındaki konumu hesaba katıldığında. Çünkü öykü-roman ilişkileri tarihsel süreçte oldukça “nazik bir zeminde” seyretmiştir. Öykü yıllarca roman için bir “sıçrama tahtası”, bir “geçiş süreci”, “hazırlık dönemi” olarak görülmüş. Pek çok öykücü de sanki bu görüşleri doğrularcasına öyküden romana geçmişler. İçinde bulunduğumuz dönemlerde ise bu tavır yaygın bir hâl aldı. Özellikle bir roman patlamasından söz ediliyor. Bu da her öykücüyü kışkırtıyor. Sözünü ettiğiniz kuramsal yazılarımın böyle dönemsel bir yanı var.
Peki bir yazarın kendisini en iyi ifade ettiği tür apaçık ortadayken ve kimliği bir türle (öykücülük) belirginleşmişken, başka türlere sapması, arayış içerisine girmesi nasıl açıklanabilir? Benim itirazım buna. Öykü galiba daha zor geliyor yazarlara. Her zaman kısa yazmak daha zordur. Çünkü yazardan daha çok dikkat, özen ve çaba ister. Öykünün gerektirdiği ritim, sıkı örgü, dil özeni yazara bu çabayı dayatır. Son günlerde kimi öykücülerin öyküden kaçışlarının arkasında bu vakitsizlik, yeterince yoğunlaşamama, zora katlanamama olabilir mi diye düşünüyorum. Ortaya konan eserlere bakılırsa, romanın ya da uzun yazmanın o gevşek, kolaycı yanının öykücüleri cezbettiğini söyleyebiliriz. Bu tutumun arkasında ayrıca popülerlik ve çok satmanın da etkin olduğu gözden kaçmıyor. Tabi bütün bu yargılara ürünlere bakarak ulaşıyoruz. Değilse bu türlerin hakları verilse söylenecek söz yok.
Bu öykü ve roman karşılaştırmalarımda bir türün diğer türe üstünlüğünden çok aslında öykünün meşru müdafaa hakkını ileri sürmeye çalışıyor, öykünün küçük, değersiz olarak algılanmasına itiraz ediyorum. Amacım asla romanı değersizleştirmek değil. Kaldı ki edebiyatın temel türlerinden biri olan romanı değersizleştirmek kimin haddine. Dediğim gibi roman okuyup öykü yazan biriyim.
– Neden öykü kişileriniz bu denli yalnız, dağılmış… Külleri savruluyor, gerçeklik duygularını yitirmişler. Evet, bütün ideolojilerin iflasına şahit oldu bizim kuşak. Peki kutsalı baş tacı edenler niçin dağıldı? Dünyayı güzelleştirmek ülküsü…. Tebessümün, selamın, cemaatin insanları… Bu insanlar neden bu denli yalnızlaştı, dağıldı. Kısaca “Ricat” öyküleri yazar olduk. Mesela Hüseyin Su’nun “İbrişimden Yürek Bağları” öyküsü tam bir ricat –fakat başa, kendine doğru bir ricat- manifestosu. Neden kendimizi aldatılmış hissettik, dağıldık. ‘Bize öğretilenle, bizim öğrendiklerimiz’ neden pratikte uymadı… Kendi hayatını kuramayanların bize hayatı kurgulamayı hedef göstermeleri miydi yanlış olan… Neler diyeceksiniz bu konuda?
– İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri. Üzerinde yaşadığımız topraklarda belki yüzyılda yaşanacak bir insanlık hadisesi otuz yılda yaşandı. Darbeler, kıyımlar, kalkışmalar, mücadeleler. Bundan alınacak dersler olduğunu düşünüyorum. İşte ilk öykülerde yaşadığımız çağın, dönemin, savrulmalarını anlattım. Özellikle kendi kuşağımın, seksen kuşağının. Bunlar belki de kaçınılmazdı. 12 Eylül yaşandı. Ben bizzat çevremde intiharlara, cinnetlere, ömür boyu hapislere şahit oldum. Ve bu dönemin bünyesinde müthiş birikimler, tecrübeler vardı. Bunlardan hepimizin alacağı dersler olduğunu düşünüyordum. Savrulan insanlar boş yere yitip gitmesin diye, onların bıraktıklarını anlamaya çalıştım. Bu bilinçli bütünlük gerçekleştirme çabası ister istemez ilk kitapta sözünü ettiğiniz izlenimin doğmasına yol açtı. Bu felaketlerden, savrulmalardan, kayboluşlardan alacağımız dersler vardı. Bu kitap kendi kuşağıma bir borcumdu ve açık bir yüzleşme ve hesaplaşmaydı.
İkinci kitapta ise bu savruluşları daha genelleştirdim. Her ideolojiden, her inançtan, her kesimden, her sosyal sınıftan insanlar… Rüyalarının peşine düştüler. Ama tümü derin bir yanılgıya uyandılar. İşte öykülerde yapılan eylemi övmeden, yermeden bu rüyaları anlatmaya çalıştım. Bu kez işin içinde dindarlar da vardı. Ben hayat ve inancın iç içe olduğuna inanılan bir kuşağın içinden geliyorum. Kahramanlar da hayatlarını tümüyle inançlarına, ideolojilerine göre dizayn ediyorlar. Ama ideolojilerinin gözden düşüşüyle ya da ideolojilerini terk etmeleriyle birlikte bir yalnızlaşma yaşıyorlar. Hayatınızın biricik gayesi sarsıntıya uğradığında sizin de sarsılmanız kaçınılmaz. Çünkü bu insanların hayatta normal bir arkadaşları yok. Hatta aileleriyle bile ilişkileri sınırlı. Onların bütün dünyaları dava arkadaşlıkları. Dava dostlukları bitince sokakta selam verecekleri kimse kalmıyor. Bu yüzden, davadan uzaklaştıklarında, davaları gözden düştüğünde tam bir çarpılma yaşıyorlar.
Bir insanın uğruna ölümü bile göze aldığı rüyalarından bir süre sonra kopması, ayrılması bana hep dramatik gelmiştir. Bu hiç şüphesiz, yaşamın, konjonktürün getirdiği bir durum. Bu insani olayı öykülerimde kınamaktan çok, bir olgu olarak aktarmaya çalıştım. Karşılarında ya da yanlarında olmak gibi özel bir amacım olmadı. Ricat mı direniş mi hiç böyle bir kaygım olmadı. Bu anlamda öykülerde umut da var umutsuzluk da. Direniş de var geri çekiliş de. Bir yazar olarak neleri algılayabiliyorsam onları yazdım. Kimi eleştirmenler, kaybedenleri yazıp, direnenleri yazmamamı gündeme getirip olumsuzladılar. Umut ve direnişi ısrarla görmediler. Ya da dikkatlerinden kaçtı. Onlara da saygım var. Ama dediğim gibi benim şunu anlatayım şunu anlatmayayım diye bir ön koşulum yok. Zaten bu sanatın doğasına aykırı.
– Otuzüçünçü Peron’la ilgili Yeni Şafak kitap ekinde sizle yapılan söyleşi “İdeolojimi Kaybettim, Hükümsüzdür” manşetiyle çıktı. Bunun üzerine çeşitli spekülasyonlar yapıldı. Öykülerinizdeki kahramanlarınızla sizi özdeşleştirenler oldu. Nedir işin aslı?
– Manşet hiç arzu etmediğim, yanlış yönlere çekilebilecek bir şekilde atıldı. Bir de benim kendi hayatımda da değişim yaşadığım filan iması yapıldı. Oysa ben orada henüz on yedi yaşında yaşadığım bir değişimden söz etmiştim. Bunlar üst üste binince insanların kafasında soru işaretleri oluştu. O günüm gelen telefonlara derdimi anlatmakla geçti. Eleştirmenler ise boş durmadılar, bu manşetten yola çıkarak kitabın iletisiyle tümüyle ters çıkarımlarda bulundular. Manşet yanılttı onları. Ama böylece bir kitap okunmadan eleştirinin nasıl yapıldığına da iyi bir belge oldu bu eleştiriler. Yanılttıkları okurların vebali de bana ait değil tabi. Eleştiride dikkat ve özen yanında, insaf, vicdan ve merhametin gerekliliğini bir kez daha iliklerimde hissettim.
– Kaynaklarınızı da konuşalım biraz da. Kimleri okur Necip Tosun, kimlerden etkilenir, öykülerinin arka planında kimler var?
– Beni yazı hayatımda etkileyen dört temel kitap oldu: Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı ve Elsa Trilolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı. Bu kitaplarda müthiş bir insani zenginlik vardı. Bireyin yaşadığı müthiş bir dünya vardı, dehşet bir dünya. Ama benim burda asıl öğrendiğim şey biçimdi. Ve bu kitaplardaki biçim çok başarılıydı. Özellikle bilinç akışı tekniği benim tam da aradığım bir şeydi. Bir de Yeni Romancılar. A. R. Grıllet’nin, Margaret Duras’nın, N. Sarot’un önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış bir anlatı tekniği. Bunların yanında Truman Capote, Katherine Mansfield, William Faulkner, Jorge Luis Borges benim için hep yol gösterici oldular.
Yerli yazarlardan ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sevim Burak, Tomris Uyar, Füruzan, Selim İleri, Hulki Aktunç, Adalet Ağaoğlu’nda zihnimdeki pek çok sorunun cevabını buldum.
– Son olarak günümüz edebiyat ortamını nasıl değerlendirdiğinizi sormak istiyorum?
– İşte öykülerimde değil ama bu konuda çok karamsar, çok umutsuzum. Çünkü günümüz edebiyat ortamının süratle bir olumsuzluğa doğru sürüklendiğini düşünüyorum. Günden güne küçülen edebiyat adacığında, yıpratıcı, sevgisiz, samimiyetsiz ilişkilere şahit oluyoruz. Artık edebiyat tam bir kişilik yüceltmesine dönüştü. Herkes tüm duyargalarını kendine çevirmiş, kendi yankısını duymak istiyor. Kimse bir başkasının yaptığı güzelliği görmüyor; zaten buna ihtimal bile vermiyor. Kendinden başka kimseyle ilgili değil. Bu yüzden kendinden bahsetmeyen dergi değersiz, edebiyat mahfilleri anlamsız. Edebiyat, bir paylaşma ve güzellikleri yaygınlaştırma amacından uzaklaşıp, yazar rekabetine, kişilik çarpıştırılmasına dönüşmüş durumda. (Yahoo gruplar keşke kamuya açılsa, bu hastalıklı hâlleri daha iyi göreceğiz.) Tutum ve tavır alışlar esere değil, yazar ismine göre ayarlanıyor. Edebi ilişkiler kişilik yüceltmesi anlayışı çerçevesinde kurulduğu için en ufak bir ayrılıkta, uyuşmazlıkta, olay gerçekte bir kişilik savaşı olduğu hâlde, bu bağlamdan koparılıp edebi tartışmalara çekilerek maniple ediliyor. En büyük politika ne yazık ki bu piyasada yapılıyor. Yazarken başka, yüzüne başka, arkandan başka bir kimlik sergiliyorlar.
Kimseyi sevmemek, hiçbir yazarı, eseri beğenmemek bir “erdem” artık. Yani bir yazar ne kadar çok yazarı sevmez, ne kadar çok yazarla kavgalıysa o kadar “değerli” oluyor, önemli oluyor; sevgisini, beğenisini açık eden yazar ise herkes gözünde birden değersizleşiyor. Sevmemekle büyüyor artık insanlar. Kimseyi sevmemek onlara değer ve büyüklük katıyor. O da bunu boyna çoğaltıyor. Sanılıyor ki onları beğenmediğini söylerse, kendisi daha üst bir bilgi ve edebiyat donanımı ile donanmış olacak. Yani “adam Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu bile beğenmediğine göre”nin ekmeğini yemeye çalışıyor. Örneğin benim öykü anlayışım ile Mustafa Kutlu’nun öykü anlayışı farklı. Hele son kitaplarına çok uzağım. Ama onunla ilgili kitap yazdım. Onu kendi öykü anlayışıma göre değil, seçtiği öykü anlayışına göre değerlendirdim. Ama dediğim gibi ortada ne edebi tutarlılık ne de sevgi var. Kimseyi sevmemek bir erdem artık. |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
15/5/2007 - NECİP TOSUN İLE SÖYLEŞİ - Abdullah Harmancı |
"Türk Öykücülüğünün Büyük Bir Sıçramanın Eşiğinde Olduğunu Düşünüyorum" başlıklı söyleşi
Dergâh dergisi Mayıs 2007 sayısında
|
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
12/5/2007 - ÖYKÜCÜ NECİP TOSUN İLE SÖYLEŞİ - Gözde Özgürel |
|
E.Gözde ÖZGÜREL: Öykü her ne kadar modern edebiyat alanında, yükselen bir değer olarak görülse de, üzerine en az konuşulan edebî türlerden biri olarak şiir ve romanın ardına itilmiştir hep. Edebiyatın daima romana evrilmesi beklenen çocuğu…
Necip TOSUN: Eğer Türkiye ölçeğinde konuşursak, öykücülüğümüzün bu muameleyi gördüğünü söyleyebiliriz. Sadece eleştirmenlerimiz bile çok iyi bir öykücü ile karşılaştıklarında “roman yazabilecek hâle geliyorsun.” diyerek, öyküyü bir ana tür saymışlardır. Romanın bir alt basamağı, acemilikten kurtulma yeri gibi görülmüştür öykü. Türk edebiyatında Ömer Seyfettin ile başlayan modern öykücülüğümüz, Sabahattin Ali, Sait Faik, Memduh Şevket Esendal, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Adalet Ağaoğlu çizgisiyle birlikte kalıcı bir yer edindi. Türk öykücülüğünün çok önemli ürünleri ortaya konduktan sonra, öykü bağımsız bir tür olarak kabul edilmeye başlandı. Bunun en önemli isimleri ise Ömer Seyfettin ve Sait Faik’tir. Kimse Sait Faik için ‘ne zaman romana geçecek?” dememiştir… Türün nitelikli örnekleri verildikçe öyküye bakış değişiyor.
E.G.Ö.: Öykücülüğümüz, diyalektik bir süreci takiben değişiyor, gelişiyor. Bugün yöntem ve biçim bakımından çeşitlenmiş, olanakları artmış bir öykü var karşımızda. Öykü öylesine değişirken, onu değerlendirme ölçütlerinin de gözden geçirilmesi, yeniden belirlenmesi bir gereklilik değil midir?
N.T.: Aslında bu çok önemli bir konu. Bugün anladığımız mânâdaki öykünün çıkış noktasında, gazetelerde yayımlanan, daha çok ‘olay öykü’ üzerine kurulmuş, dört beş sayfalık basit hikâyeler var. Ernest Miller Hemingway (1899-1961) tarzında ya da Maupassant çizgisinde de ne anlatıldığı önemlidir. Çarpıcı olaylar birbirini takip eder. Anton Pavloviç Çehov (1860-1892)’a geldiğimizde ‘nasıl’ anlattığımız, yani biçimsel yapı önem kazanıyor. Virginia Woolf (1882-1941) ile ‘bilinç akışı tekniği’ ortaya çıkıyor. Jean Paul Sartre (1905-1980) döneminde varoluşçuluk ve ardından 2. Yeni etkisindeki Türk öykücülüğü günümüze kadar geliyor. Dikkat çeken şey, hep bir biçimsel yenilik olduğudur. İçsel serüven, geri dönüş gibi teknikler kullanılıyor, atmosfer öykü, durum öykü gibi türler gelişiyor. Kısaca öykü değişiyor. Şimdi burada eleştiri kendisini nasıl konumlandırmalı, ölçütleri neler olmalı? Şunu söylemeliyim ki, bir yazar anlatım biçimi olarak her neyi seçmiş ise, eleştirmen de kendisini yenileyerek o bakış açısıyla öyküye yaklaşmalı. Bir eleştirmen için olay öykü önemliyse, bilinç akışı için ‘burda bir şey anlatmıyor’ diyecektir ki yanlış bir değerlendirme olur. Kısaca, öyküye bakıştaki anlayışların, öykünün biçimsel ve yazılış serüvenini takip etmesi gerektiğini düşünüyorum. Öykü eleştirisi, öykünün gerisine düşmeyecek.
E.G.Ö: Değerlendirme ölçütleri değişen öykünün tanımı da değişiyor. O hâlde modern öykünün son aldığı tanım ona nasıl bir işlev yüklüyor sizce?
N.T: Şöyle düşünüyorum: Şu anda içinde bulunduğumuz modern çağın, çok hızlı, ritmik bir temposu var. Ben bu hayatı öyküme taşıyacaksam eğer, zamanın formatını bulmak zorundayım. Şu anda öykünün, daha çok modern insanın yaşam biçimiyle örtüşen, onu yakalayan bir biçimsel yapıya dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum ki bu, bir olaylar silsilesini anlatan, giriş, gelişme, sonucu olan bir öykü olmayacaktır. Modern hayatta, güne hayatın tam ortasından başlıyorsak, öykümüz de hayatın tam ortasından başlamalı. Modern hayat, bize çok parçalı bir hayat sunuyor. Öykünün de çok parçalı bir biçimsel yapıya kavuşması gerektiğini düşünüyorum.
E.G.Ö: Bu yaşamı süren modern insanın öyküyle, dahası kitapla olan iletişimi ne ölçüdedir sizce? Her an dozu artan bir ışık, ses, renk, hareket gösterisine tanık olan insan, yine silik çehreli bir kitabı okumaktan vazgeçmiyor. Kitap her şeyin bilindik olduğu dünyada, insana, keşfetme ve yorum gücü ile değiştirebilme imkânı sunuyor. Bunun etkisi var mıdır?
N.T: Evet, modern dünyada bir görüntü bombardımanı ile karşı karşıyayız. Bize ne yapmamız, neyi sevip sevmememiz gerektiği söyleniyor. Yani tahayyül gücümüz tanımlanıyor… Bununla ilgili olarak görüntünün, hayal gücüne ket vuran bir yanı var… Yıllar önce bir şiir okumuştum. Sezai Karakoç’un “Lili” şiiri. Şiiri okuyan herkes gözünde başka bir Lili canlandırmıştır. Yani az evvel söylediğiniz o silik çehre hayal âlemimizi coşturmakta ve bizi içine katan bir yapı oluşturmaktadır. Görüntü ise her şeyi dondurur. Evet, bu şiirdeki kızı yıllar sonra televizyonda izledim ben. Birilerinin öyle olmasını uygun gördüğü bir kızdı. Benim tanıdığım Lili gitmişti. O anda şiirin bendeki gücü azaldı… (Görüntü bizi kendine çekiyormuş gibi yapar fakat aslında uzağa iter. Görüntünün bize verdiği ödev seyirci olmaktır, bir kitaba ise seyirci kalamazsınız…) Görüntü bize yapacak hiçbir şey bırakmaz; ama yazı bir parantez açar ve ona dahil olur, varlığınızla onu başkalaştırırsınız. Gizem, bu iletişimdedir.
E.G.Ö: Bu iletişimde öykü türünün, modern insanın beklentilerini karşılamak noktasında bir üstünlüğü var mıdır?
N.T.: Şu günlerde yaşadığımız bir çelişki var: Günümüzde roman çok okunuyor. Benim temellendirdiğim kuramsal yaklaşıma göre, öykü modern hayatı yaşayan insan için tam da aranılan bir tür; Edward Alen Poe: “Bir öykünün okunuşu yarım saati geçmemelidir” diyor. Bu, hayatı hızlı bir akışla yaşayan insana çok önemli bir imkân sunuyor; bir otobüs, metro yolculuğunda, kısa aralıklarda okunabilecek bir tür olarak öykü, insana yarım saatte bir hayat sunar. Roman ise çok daha uzun bir zaman talep eder. Bu zaman içinde romanın uzun hikâyesinden sürekli kopmak söz konusu olur. Buna rağmen niçin roman tercih ediliyor? Orada şöyle bir paradigma yaşıyoruz: Öykü kısa olmasının etkisiyle çok daha yoğun, sıkı örgülü, girift ve okurdan çaba istiyor. Roman ise iki yüz sayfasıyla okuru çok daha serbest bırakıyor. Romanın çok önemli örnekleri de vardır, onu bir tür olarak değersizleştirmek değil niyetim. Ama romanın yapısının daha gevşek olduğunu, okumayı kolaylaştıran bir yönü olduğunu söylemek gerekiyor.
E.G.Ö.: Şu durumda günümüz insanı için öykü hem kısa olacak hem de zahmetsiz okuma sağlayacak. Fakat modern öykü kısalığını ona yoğunluk veren tekniklere borçlu. Öyleyse modern insanın beklentileriyle modern öykünün nitelikleri kesin olarak çelişiyor? Hayat ve Öykü adlı deneme kitabınızda Sevinç Özer’in bir sözü geçiyor: “Kısa öykü günümüz edebiyâtının fastfood’udur” deniliyor. Oysa biz öykümüzü, okumakla ilişkisi televizyonla ilişkisine benzeyen insanın hizmetine verirsek ondan geriye kalan değersiz metin parçaları olacaktır?...
N.T.: İşte burada temel bir çelişki var. Buradaki açmazımız popüler kültür. Bir yazınsal tür hiçbir zaman okur düşünülerek oluşturulmaz. Benim öyküm kolaylıkla anlaşılsın diye yazılmaz. Ama her yazar çok okunmayı arzular. Anlatacağı hikâyeyi en güzel şekliyle anlatmalıdır ve bu da modern öykünün getirdiği kuramsal temellerle olur. Hem modern öykünün gereklerini yerine getirmek hem de çok okunmak istenildiğinde, dediğiniz gibi, bir çelişki yaşanıyor. Her yazarın yaşadığı temel çelişki budur. Çok fazla kişi tarafından okunmak isterseniz, bu sizi çok kolay tüketilen ve atılan, popüler kültürün bir parçası hâline getirebilir. Çok okunmak hiçbir zaman saygınlığın temel ölçüsü değildir. Az okunan bir edebî ürün ise eğer nitelikliyse, uzun zaman sonra da okuyucusunu bulacaktır… Modern öykücülüğün kuramsal temellerinin uygulandığı, dil işçiliği olan öykülerin çok okunması, okurlarımızın kültürel seviyesinin yükselmesi, okuma alışkanlıklarının artmasıyla olur. Öykü okuyucudan –kopuk da olmamak kaydıyla- ilerde olmalıdır. Popüler kültür ise okurun durduğu yere gelir. İnsanlar onun için Sibel Can’ı, Tuna Kiremitçi’yi severler…
E.G.Ö.: Haldun Taner öykü için “açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur” diyor. Bu sözler de sizin yorumladığınız çizgiyi gösteriyor olsa gerek öykümüz için…
N.T.: Evet tabii.. Sadelik yazarın nezaket borcuysa, çaba sarfetmek de okurun borcu olmalıdır…
E.G.Ö.: Geleneksel öyküden modern öykü anlayışına yönelişte, Türk öykücülüğü için önemli isimler sizce kimlerdir?
N.T.: Bizde Tomris Uyar, Adalet Ağaoğlu, Nezihe Meriç ve Sait Faik. Bu dört yazarın, hem öykünün ülkemizde yazınsal bir tür olarak saygınlık kazanmasında, hem de okurun seviyesinin yükselmesinde büyük katkıları olduğunu düşünüyorum.
E.G.Ö.: Modern öyküye yönelen öykücüler nasıl bir dil tutumu benimsemeli? Görünen o ki kelimeler gücünü artırıyor.
N.T.: Evet. Bu çok önemlidir. Kelimeler, ruhumuza tuttuğumuz aynalardır modern öyküde. Kullandığımız kelimenin özenli seçilmesi, çağrışım halkaları yaratması gerek ki etkin bir anlatım oluşturabilesiniz… Dil barajı, bir öykünün asgarî iyilik şartıdır. Bunu aşamamış hiçbir öykü iyi değildir.
E.G.Ö.: Öykünün genel meselelerine değindik. Arzu ederseniz, sohbetimizi sizin öykücülüğünüz ve Otuzüçüncü Peron adlı öykü kitabınız üzerinden sürdürelim… Öykülerinizi incelediğimizde, bilinç akışı, geriye dönüş, içsel serüven gibi tekniklerle olanakları genişletilmiş; imge ve simgelerle süslü yoğun bir anlatım görüyoruz. Özellikle ‘bilinç akışı’ tekniği ön planda. Nedir bu teknik ve sizin için tercih edilir olma sebepleri nelerdir?
N.T.: Evet doğrudur, bunun hikâyesi şöyle: Yıllar önce V. Woolf’un Dalgalar adlı romanını okumuştum. 1977-1978 olmalı… Müthiş etkilendim, kitabı okumasını tavsiye ettiğim bir arkadaşım “ne anlatıyor?” diye sorunca, ancak kırık dökük birkaç cümle ile karşılık verebildim… Doğru dürüst neyi anlattığını bile bilmediğim bu romanın beni saran neyi vardı? Orda aydım… Romanı bu kadar etkileyici kılan, konusundan çok kullanılan bilinç akışı tekniği idi. Bu teknikte, tüm olaylar önceden olup bitmiş, insanın bilincinde birikmiştir. Siz anlatımda bu birikimi karelere dökersiniz. Bir anlamda film, insanın iç dünyasıyla birleşmiş olarak geri sarılır. Dolayısıyla bu teknik, klasik öyküde anlatılan hayatın çok kısa bir süreye sıkıştırılarak, zihinsel bir serüven olarak anlatılmasıdır. V. Woolf, Dalgalar’dan sonra Mrs. Dalloway adlı romanında 24 saate sıkıştırılmış 20 hayatı anlatır ki her biri 60, 70 yıllık ömürlerdir. Öyküde hayatı özetleyecek kesitleri oluşturabilmek çok önemli. Bu imkânı da bilinç akışı tekniğinin verdiğini düşünür ve onu uygulamaya çalışırım.
E.G.Ö: Genelde bilinç akışı tekniği ‘ben anlatıcı’ ile sunulmaya daha yatkın bulunmasına rağmen, öykülerimizin çoğunda üçüncü şahıs anlatım kullanılmış…
N.T.: Bu, bakış açısı tercihidir aslında ve bir öykünün yazılma serüveni bu tercihte başlar. Aynı öykü farklı iki anlatıcıyla sunulduğunda ortaya kesinlikle farklı iki öykü çıkıyor. İnanın kelimeleri bile aynı olmuyor. Bir başkasının gözünden hikâyeyi görmek, ben anlatıma göre çok farklı oluyor. Dolayısıyla, bir öyküye başlarken, bakış açısı tercihiniz öykünün alacağı mesafeyi de belirliyor.
Bilinç akışı tekniğinin uygulandığı öykülerde üçüncü kişi anlatım inandırıcılık bağlamında sıkıntılı olabiliyor. Öyküdeki kahramanla ilgili çok özel şeyler anlatmak gerektiğinde, “şunu düşündü, bunu hissetti”… diyorsunuz. Ruhunun derinliklerindeki hisleri, sarsıntıları, istekleri yazıyorsunuz. Fakat bir üçüncü kişi, tüm bunları nasıl bilebilir? Dışardan bir gözdür sonuçta. Orada ‘ben anlatım’ olmazsa bir yabancılaşma başlıyor.
E.G.Ö.: Ben böyle düşünmüyorum aslında… Ben anlatımı, iç dünyanın yansıtılmasında benimsemiyorum. İçsel bir yolculuktan bahsediyoruz ve herkes kendi içini daha iyi bilir gibi gözüküyor; ama bilmek bir tespit işidir. Oysa insan, iç yaşantısının keskin ve can yakan yönlerini tespitten yani onlarla yüzleşmekten korkuyor, sakınıyor. Bu bakımdan içimize bakan en yabancı göz, kendi gözlerimiz. İnsanın en büyük sansürü kendine karşı uyguladığını düşünüyorum. İçimizde içsel yaşantımızın sinemaları oynar, bizim filmimizdir; fakat o film bir türlü gerçekleriyle izlenemez. Bu gerçekler ertelenir: Bir başkasının üzerinde tespit edilmek üzere ertelenir. Bunun öyküdeki sonucu bence şudur: İçsel serüven, bilinç akışı gibi tekniklerin kullanıldığı öyküler âdeta üçüncü şahıs anlatıcı ile yazılmak isterler. Üçüncü şahıs bir bakıma öykü kişisinin iç yaşantısını doğrulayan bir şahit gibidir ve bu özelliğiyle de öykünün inandırıcılığını kuvvetlendirir… Zira sizin Otuzüçüncü Peron’daki öyküleriniz de çoğunlukla üçüncü şahıs anlatı ile yazılmış…
N.T.: Tespitinize yüzde yüz katılıyorum. Şu durumda üçüncü şahıs anlatımın bilinç akışı tekniğine uygun olmadığı düşüncesi tekrar gözden geçirilmelidir.
E.G.Ö.: Otuzüçüncü Peron’da öykülere ‘yabancılaşma’ duygusu hâkim. Bazen geçmişini terk etmiş, bazen de onu arayan, duyarlı insanlar konu ediliyor…
N.T.: Otuzüçüncü Peron öykülerinde, izleksel bütünlük olsun arzuladım. Bu öykülerdeki kişilerin serüvenleri biraz birbirine benzesin istedim. Kitapta hep arayış içinde olan ve belirttiğiniz gibi belli bir bilinç düzeyine de yükselmiş insanların yaşadıkları kırılmaları anlatıyorum. Her görüşten insanların kırılmaları var, yani ideolojik görüş olarak farklılaşmış, hayatları, hayallerini yitirmiş olmak noktasında birleşen insanların arayışları anlatılıyor. Bir rüyası olan, kendisini bireysel değil, toplumsal bir gelecek inşasına adamış insanların ideolojik farklılaşma gözetmeksizin önemli insanlar olduklarını düşünüyorum. Öykülerde anlattıklarım da bu inşada yıkılmış, kaybetmiş insanlar. Bu yıkılmanın temelleri yine anlatılır. İnsan kendisini tanımadan hiçbir şeyi tanımlayamaz.
E.G.Ö.: Öykülerinize son derece özgün bir imza atmışsınız: Geçmişiyle arasına sis perdeleri inmiş, ondan kopan veya onunla hesaplaşmaktan kaçan insan anlatılırken hep yarı karanlıkta kalmış bir motif beliriyor: “Park Otel” adlı öyküde (s. 75-82), ‘karanlıklar içindeki tablo’; “Otuzüçüncü Peron” adlı öyküde (s. 35-42), ‘afişteki yüz’; “Mektup”ta (s. 19-26), ‘gazetedeki haber’ ve “Aynalar ve Sırlar”da, ‘adamın aynadaki yüzü’… Hesaplaşmayla birlikte bu simgeler aniden bütünleniyor. Bu şiddetli bir çarpılma ve karşılaşma ânı. Bunun ardından öykü bağlanıyor…
N.T.: Evet, bu simgelerin tespitine çok memnun oldum… Bunlar, kendisiyle yüzleşmekten kaçan insanları ifade etmek için kitapta bazı öykülere gizlediğim simgelerdir. İnsan kendisiyle yüzleştiğinde o çarpılma anı gerçekleşir. “Aynalar ve Sırlar”da o an, yüzünün yarısının olmadığı andır; çünkü aynanın sırrı dökülmüştür. Diğer öyküde yağmurlu bir günde pencereyi açar ve duvardaki afişte kendisinin fotoğrafı olduğunu görür. İşte bu, bir anlamda insanın kendisine dönmesi, o yabancılaşmanın bitmesidir. Hayat da böyle bir şeydir zaten. Kendimizi tanıma serüvenimizdir. Bunun gerçekleştiği an ise bitiş anıdır.
E.G.Ö.: Öyküleriniz okunduğunda, insanda bir tür “aynadaki yansıma fikri” uyandırıyor… Bu öykülerinize değmiş bir ruh gibi… Eğer böyleyse, aynanın sırrı nedir?
N.T.: ‘Ayna’, Doğu metaforlarında da çok kullanılan, çok temelli bir motiftir. Ayna, ilk baktığımızda bizi kendimizle yüzleştirir; fakat yüzleşebilmek için camın sırla kaplanmış olması şarttır. Bu şöyle bir metafordur: Biz kendimizi bilmek, hayatı kavramak istiyorsak, belli bir bilinç düzeyine erişmemiz gerekir. İşte o bilinç düzeyi, camın ardındaki sırdır. Cam ise hayattır. Eğer o bilinç, hayatın arkasında olursa, ayna oluşur ve biz kendimizi görürüz. Kendimizi görüp keşfedersek hayatımızın da anlamını keşfetmemiz mümkün olur. Ama eğer sır olmazsa, baktığımız camdan ibaret kalır ve kendimizi hiçbir zaman göremez, hayatı kavrayamayız. Modern hayat camdır, şeffaftır. Camın ardından sürekli kuklalar, simgeler, imgeler gösterir… Hep başka çeşit hayatları görür, hiçbir zaman kendimize bakamayız. Oysa kendimizi bilmek her şeyi bilmektir ve temel amacımız da budur hayatta.
E.G.Ö.: Öykülerinizde geçmişle yüzleşme, hesaplaşma vurucu bir karşılaşma anından sonra gerçekleşiyor. “Karşılaşmalar” (s. 61-69) adlı öykünüz ise, bu bakımdan özellikle ilgi çekici. Burada karşılaşma öykünün bütününe yayılmış. Baştan sona keskin bir hat… Öyküde geçmişini terk etmiş bir adam, yirmi yıl sonra ölürken, sahip olduğu her şeyi, geçmişiyle birlikte terk ettiği bir arkadaşına bırakıyor. Sonradan anlaşılıyor ki öyküde olup bitenler kahramanın muhayyilesinde canlandırdığı olaylardır ve o arkadaşı ise ölenin ta kendisi; yitirdiği, kaybettiği kendisidir. Yirmi yıl önceki hâliyle, ölüm anına çok benzer bir anda, kendi bedeninde karşılaşıyor… Öykünüz son derece girift bir kurguya sahip…
N.T.: Bu öyküyü kurarken, şöyle bir şey tasarlamıştım: Önemli bir yazar kırk yaşına geliyor. Bu yaşında sosyalist ya da dindar bir insan olarak yaşamaya devam etseydi, yirmi, altmış yıl sonra nasıl bir dosya çıkardı ortaya? Aynı kişi farklı iki hayatı sürüyor ve en sonunda karşılaşma yaşanıyor. Öykünün kurgusu bu ve hayat da böyle bir şey diye düşünüyorum ben. Ayrıca, bu öyküde geçen kişilerin aynı kişi olduğu bana ilk kez söyleniyor… Gerçekten de burada kişinin kendiyle yaşadığı bir ayrışma ve ardından karşılaşma var. Son anımızda hep aynı kişiyiz.
E.G.Ö.: Son olarak, ürün ve dergi bağlamında, Türk öykücülüğünün şu anki konumu ve geleceği hakkındaki yorumunuzu öğrenebilir miyiz?
N.T.: Ben Türk öykücülüğünün, günümüzde çok nitelikli bir noktada olduğunu düşünüyorum. Günümüzde dört bağımsız öykü dergisi var: İmge Öyküler, Eşik Cini, Kül Öykü ve Hece Öykü. Bu, öykünün yazınsal bir tür olarak parlak bir noktada olduğunu ifade eder. Eskiden insanlar edebiyata şiir yazarak girerlerdi, günümüzde artık ilk yazınsal denemesi öykü olan kişiler görüyoruz. Hece Öykü’de pek çok yeni öykü yazarı ile karşılaşıyoruz. Öykünün çağın türü olduğunu ve Türk edebiyatında çok önemli bir noktaya geleceğini düşünüyorum. Bunun da gelişme yeri öykü dergileri yani tür dergileridir. |
| • 0 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
ne alacaklı ne borçlu kal sözcüklere, sadece ödeş
Kategoriler
eserlerikimdirnecip tosun hakkindaOyku Tosun Kosesioykulersecmeler - mimlenenlersinema yazilarisoylesileryazilar
Arkadaşlarım
• sekercocuk • sinefil78 • suaviyazgic • edebiyatlik • esitgin • cemiyyet • cemalsakar • gereksizedebiyat • sheepishsherry • kozanali • aliemree • furkanulubeyli • cihatduman • sinova • uguripek • hakangeziyor • hayriyeunal • salihamalhun
|