THEO ANGELOPULOS’TAN BİR BAŞ YAPIT: ULİS’İN BAKIŞI

 

Yunanlı yönetmen Theo Angelopulos kuşkusuz tezi olan bir yönetmendir. Sinemasının bir ucu hep politik yönsemelere açıktır. Onun hemen her filminde bir politik amacı olmuştur. Filmlerinde marksist bakışın izlerini sürmüş, yankısını vermiştir; burjuvalar, devrimciler, kıyımlar, politik sürgünler. Ama bu angaje tutumuna rağmen hiçbir zaman basitliğe, sıradanlığa düşmemiştir. Derin düşünsel boyut yanında, şiirsel bir sinema yaratmış, ideolojik iletilerini duygusal ve estetik bir dille aktarmıştır. Böylece kendine has bir sinema evreni kurmayı başarırken, çağdaş sinema dilinin ustalarından biri olmuştur.

Angelopulos, “Puslu Manzaralar” ile başlayan ve “Ulis’in Bakışı”, “Sonsuzluk ve Bir Gün” ile devam eden filmleriyle politik yaklaşımlardan biraz uzaklaşıp, sinemasını daha kişisel ve özgün bir yönelime sokmuştur. Yönetmen bunun nedenini şöyle açıklar: “Gitgide insanlar toplum içinde ne olup bittiğine ilgilerini yitiriyorlar. Daha çok kendilerine dönüyorlar, insan tek başına kendi özünde ne olup bittiğini çözmeye çalışıyor. Artık insanlar politikaya inanmıyorlar.”

 Onun bu yeni yöneliminin en ilginç filmi kuşkusuz “Ulis’in Bakışı”dır. (Ulyses’ Gaze, 1995). Bu filmde de yine politik kaygıları gözetmekle birlikte, insanîliğin biraz daha öne çıkarıldığı söylenebilir. Marksist bakış daha çok yenilgilerde, nostaljik bakışlarda kendini hissettirir. Angelopulos, yenilginin farkındadır (reel sosyalizm) ama duygusal olarak aynı yerdedir. Hiçbir şeyi inkâr etmeden bulunduğu yerden ta 68’lere bakar, geçmişiyle yüzleşir. Film bütün özellikleriyle bir yol ve arayış filmidir. Bu yolculukta zaman zaman safları erken terk eden dostlara, ülkelere sitem gönderilse de, yönetmen marksist bir çözüm arayışı içinde değildir. O yeni bir arayış peşindedir. Bu kaybetmiş insanlar, yeni bir umut ararlar. Bu anlamda “Ulis’in Bakışı”, çok açık politik göndermelerine rağmen yine de her izlendiğinde yeni kapıları, yeni zenginlikleri keşfedilebilecek ve pek çok açıdan okunabilecek, çoğaltılabilecek bir yapıya sahiptir. Bu yanıyla da hiç şüphesiz sinema tarihinin en iyi yol, arayış filmlerinden biridir.

Filmde politik göndermeler estetik bir tavırla yapılır. Politik filmlerin o bildik tuzağına, didaktikliğine düşülmeden, incelikli bir yaklaşımla oluşturulur. İnsanın kendine ve ruhuna bakması önerilir. Yüzyılın başındaki ilk bakıştan bir dünya kurma önerisi her ne kadar marjinal bir yaklaşım olsa da en azından arayış teklifi saygıdeğerdir. Ve bu arayış başta da belirttiğimiz gibi her açıdan okunabilir. (Angelopulos: Kayboluşun yeniden ortaya çıkışı aslında kaynaklarımıza bağlı. İnanan için bu Tanrı’dır, belki bazıları için ideoloji. Her koşulda bu bir kimlik arayışı. “Ulis’in Bakışı”ndaki sanki bu üç filmin kutusu bu kaynakları bulabilmenin anahtarı gibi. Sanki onları bulunca şüphelere son verilebilecek, varoluşun gizemi çözülebilecek ve ilk bakışın masumiyeti yeniden bulunabilecekmiş gibi.) Bütün bu nedenlerden dolayı Angelopulos’un sinemasına sadece tez ve politik bakış açısından değil, sinemasal işçilik ve estetik değer açısından da bakmak gerekir. Çünkü, ideolojik yaklaşımlarına ister katılalım, ister katılmayalım bir büyük sinemacı ile karşı karşıya olduğumuz tartışmasızdır.

Hayatının büyük bir bölümü Amerika’da sürgünde geçmiş yönetmen A, yıllar sonra yeniden ülkesine (Yunanistan) dönmüştür. Ama tüm yaşamını derin bir sorgulamadan geçirmektedir. Sosyalist bir geçmişi olan yönetmenin inandığı ideolojisi çökmüş, tüm yaptıkları gözünde küçülmüştür. Yaptığı işten büsbütün usanmış, umudu kırılmış bir hâldedir. Çevresindeki her şey kirlenmiş, yıpranmış, yaralanmıştır. Artık ışıklardan, kameralardan, mikrofonlardan bile kaçmaktadır. O hayatını anlamlandıracak yeni bir umut, yeni bir ışık, yeni bir hakikat peşindedir. Tam bu sırada Atina film arşivi kendisine Balkanların ilk sinemacısı olan Manakis Kardeşler hakkında bir belgesel hazırlamasını teklif eder. Yönetmen A, bu belgeselin hazırlığı sırasında Manakis Kardeşler’in henüz banyo edilmemiş üç bobin filminin varlığını keşfeder. Manakis Kardeşler yüzyılın başında Balkanları bir baştan bir başa gezip, 60 yıldan daha uzun bir süre, yüzleri, olayları ve Balkanlardaki karmaşayı görüntüleyip kaydetmişlerdir. Bu dönemdeki manzaralar, yerel âdetler, politik değişiklikler, devrimler, törenler, sultanlar, asiler ve dünyanın o bölgesindeki bütün belirsizlikler, benzerlikler, çatışmalar onların çalışmalarına yansımıştır. Bütün bu tanıklıklarında hiçbir politik kaygı gütmeden sadece insanlarla ilgilenirler. Bu banyo edilmemiş üç bobin film onda giderek bir saplantıya dönüşür. “Kaybolmuş bir bakış.” Bir ilk bakış. Kamerayı eline alan bir yönetmenin ilk bakışı. Yönetmen A, görüntü bombardımanıyla kirlenmiş, ideolojileri iflas etmiş insanlar için bu duru bakıştaki masumiyetin yeni bir ışık, yeni bir umut olabileceğini düşünmektedir.

İşte “Ulis’in Bakışı”, inandığı bütün doğruları yitirmiş, referans noktaları kaybolmuş yönetmen A’nın bir film “bahanesiyle” Balkanlarda yaptığı hem fiziksel hem de içsel yolculuğu anlatır. Film, Platon’un “Ve ruh kendini tanımak için kendine bakmalıdır,” sözüyle başlar. Bu bir anlamda filmin asıl öznesi olan içsel yolculuğun, kimlik arayışının bir habercisidir. Ve filmin özeti gibidir. Yolculuk Yunanistan’dan başlar. Bir zamanlar yaşadığı kasabada kendi filmi gösterilmektedir. Gösterim için buraya gelmiş olmasına rağmen o zihnindeki yolculuğun ayak izlerini sürmektedir. Bir zamanlar yaşadığı kente bakıp şöyle der: “Yolculuğumun burada sona ereceğini hayal ederdim. Ne garip değil mi? Hep böyle olmuyor mu? Sonum başlangıcım aslında.” Bu biraz da T.S Eliot’un “Başlangıç ve son karışmışsa tarih bize hiçbir şey öğretmemiş demektir,” sözüne göndermedir ve açık bir yenilginin ifadesidir. Yolculuğu tam da bitmesi gereken bir yerde başlamaktadır. Değişen hiçbir şey olmamış, bütün bir ömür boşuna geçmiştir. Kente bakarken geçmişini hatırlar. Hayret ve şaşkınlıkla: “Ne kadar değişmiş, her şey gibi,” der. Hüzünlü gözlerle kaybolan geçmişini yakalamaya çalışmakta, hafızasında ışıklar aramaktadır. Arabasına binerken bir kız görür. Kızın peşine düşer. Onun arkasından kendisiyle yüzleşmeye başlar. Simgesel olarak  bu kızın terk ettiği ülkesi olduğunu düşünmektedir: “Tren istasyonunu hatırlıyor musun? Yağmurun altında titriyordun. Şu anki gibi. Çok şiddetli bir rüzgâr vardı. Gidiyordum ama niyetim çok yakında geri gelmekti. Sonra kayboldun. Yabancı yollarda dolaşıp durdum. Ellerimi uzatsam sana dokunabilirdim, biliyorum. Bölünmüş bir zaman yeniden tamamlanırdı. Ama buna engel olan bir şey vardı. Keşke sana geri döndüm diyebilsem. Ama bana engel olan bir şey var. Yolculuk bitmedi daha. Daha bitmedi.” Bu simgesel anlatımla, yönetmenin ülkeden ayrılmak zorunda kalması (sürgün) Sait Faik’in öykülerini andıran bir üslûpla seyirciye iletilir.

Kahramanımız daha sonra Arnavutluk Koriçi, Manastır, Üsküp, Bükreş, Belgrat, Filibe ve nihayet Saraybosna yoluyla Balkanları dolaşır. Bütün bu yolculuğu boyunca Manakis Kardeşler’in kaybolan filmlerini ararken, kendi tarihiyle karşılaşır. Yönetmen, tam bir bilinç karmaşası içerisinde bazen iyiden iyiye düşlere dalarak yolculuğunu sürdürür. Kara ve sessizliğe gömülmüş kentlerden, hayalet sokaklardan, kapanmış sinemalardan geçer. Balkanlardaki çok kültürlü ruhun yok oluşunu acıyla izler. Balkanları tam anlamıyla bir umutsuzluk, yabancılaşma, karmaşa kaplamıştır. Geçtiği yerlerde karşılaştığı sevgililer (Balkan ülkeleri) “bizi terk etme, bizi kurtar,” derler. Hep bir yerlerden bir yerlere taşınan Balkan halkını gözler. Balkanlardaki herkes kendi yurdunu aramaktadır. Çünkü bulundukları yer yurt olmaktan çıkmıştır. Ama geldikleri yerler de düşledikleri yer değildir. Şaşkınlıkla birbirlerine sorarlar: “Burası neresi?” Koriçi’deki ihtiyar bayan, Saraybosna’da yönetmen A., Yunanlı şoför hep aynı görüştedir. Şoför, “Yunanistan bitmiştir,” der. Saraybosnalı kız “insanın doğduğu yeri sevmemesi kötü bir şey midir?” diye sorar. Balkanlar yaşanacak yer olmaktan çıkmıştır çünkü. Bu yurtlarını terk eden insanların karşısına bir de sınırlar, gümrükler, görevliler çıkmaktadır. (Angelopulus Balkanlardaki kültürel alış verişin Osmanlı’dan sonra bittiğini, çizilen sınırlarla birlikte büyük Balkan ailesinin parçalandığı gerçeğini pek çok sahnede vurgular.)

Yönetmen A’yı Arnavutluk sınırından geçiren şoför, karla kaplı bir dağın eteklerinde durur. Far ışıkları karlara vurmaktadır. Yönetmen şoföre “Söylesene neden durdun, korkuyor musun?” diye sorar.  Şoför cevap verir: “Karla yirmi beş yıldır konuşurum. Şimdi bana dur dedi. Kar bir şey dedi mi yapacaksın.” Duvarın üstüne çıkar ve ıssız dağlara doğru bağırır: “Ey tabiat, çok yalnızsın değil mi? Ben de senin kadar yalnızım.” Ardından, kahramanımıza bir bilge gibi şöyle der: “Yunanistan ölüyor. Taşlar, heykeller arasında yaşadığımız üç bin yıldan sonra yolun sonuna geldik.” Balkanlardaki herkes gibi o da geleceğinden umudunu kesmiştir. Ve gerçekten yalnızdır.

Önce Manastır’a, oradan da trenle Üsküp ve Bükreş’e geçer. Ama aradığı filmleri bir türlü bulamaz. Sonunda filmlerin Belgrat’da olduğunu öğrenir. Belgrat’a kaçak  yolcu olarak Lenin heykelinin taşındığı bir gemiyle gidecektir. Nakledilen Lenin heykelinin önünde, sevgilisine (bir Balkan ülkesine) sarılıp ağlar. “Ağlıyorum, çünkü sevemiyorum,” der. Bu bir anlamda Lenin’e kayıtsız ülkeye (Balkanlara) bir sitemdir. Heykel, gemide upuzun uzanmıştır. Lenin bir zamanlar mutlak hakim ve otoriter olduğu Balkanları, yere serilmiş, parça parça heykeliyle terk etmektedir. Gemi Tuna’da nazlı nazlı seyretmektedir. Bu aynı zamanda sosyalizmin Balkanlardaki son yolculuğudur. O ise Lenin’in hemen ayak ucunda, geminin kaçak yolcusudur. Sağa sola koşuşan insanlar yollara dizilmiş Lenin’e son görevlerini yapmakta, sanki kaldırılan bir cenaze gibi ona haç çıkarmaktadır. Bir düş Tuna nehrinde kaybolup gitmektedir. Ta Almanya’ya kadar. Bir zamanlar inandığı ideolojisinin cenazesini kaldırmak da ona düşmüştür.

Belgrat’ta onu eski bir dava arkadaşı karşılar. İdeolojilerinin yıkılmasından dolayı ikisi de üzgün ve yalnızdır. “Biz” duygusunun/kavramının yıkıldığı bir ortamdır. “Eisenstein’i seviyor muyduk?” der arkadaşı. Yönetmen ise, “Biz onu seviyorduk ama o bizi sevmiyordu,” der. “Biz” kavramı yıkılınca “ben” ortada dayanaksız kalmıştır. Bir barda, kimselerin olmadığı, karanlık Belgrat sokaklarında kaybedilen geçmişlerine bakarlar. İflas eden umutlarını, kurdukları hayalleri, hiç değişmeyen dünyayı, onları erken terk eden arkadaşlarını, Konstantin Kavafis’i, Che Guvera’yı, Antonioni’yi, Costa’yı, Paris’deki yıllarını, 68’in mayıs ayını anarlar. Arkadaşı hayal kırıklığını, politik solun yenilgilerini şöyle ifade eder: “Bir dünyada sakin bir uykuya daldık. Ve birden sarsılarak uyandırıldık.” Bu sahneler sosyalizmin parlak günlerine dokunaklı bir ağıt gibidir.

O bu hayal kırıklıklarını yenmek, aşmak için bütün umudunu üç bobin filme bağlamıştır. O bakıştaki masumiyeti yakalarsa belki hakikate de ulaşabilecektir. Ama o filme ulaşmak o kadar da kolay değildir. Her bulduğu adam onu film için yeni bir isme ve kente gönderir.  Üsküp, Manastır, Bükreş, Belgrat, Köstence... Hep yeni bir ümitle yola koyulur.  Kentlerde karşılaşan herkes ona “Ne arıyorsun?” der ve bu yolculuğu tam olarak anlamlandıramaz. Bir arkadaşı, “Bu yolculuğun gerekçesi bana saçma geliyor,” der. “Bir bahane gibi mi?” diye sorar. “Evet,” der arkadaşı. “Manakis Kardeşler’in öyküsünün seni niye bu kadar etkilediğini anlayabiliyorum. Ama sadece bu kadarı yeter mi?” Arkadaşına şöyle cevap verir: “Beni anladığını zannediyordum. Bu kişisel bir yolculuk.” Aynı itirazı Bükreş’e geldiklerinde sevgilisi de yapar: “Bu bir bahane. Buraya niye geldik söylesene. Sen neden geldin buraya. Romenlerin Manakis Kardeşler’den o materyali Bulgarlardan almadıklarını biliyordun. Peki neden geldin Bükreş’e?” “Ayak izleri,” diye cevap verir.  “Nedense beni buraya sürükledi.” Gerçekten öyledir. Aradığı bakış simgeseldir. Sadece filmi değil, Manakis Kardeşler’in izlerini de sürmektedir. Ve en çok da kendi içsel yolculuğunu yapmaktadır. Aradığı bizzat kendisidir. Tarihi, hafızası, yeniden çıkış yolu, aydınlanmadır. Film gerçekten de bahanedir.

 Yolculuğu trajik bir yerde noktalanır: Saraybosna. Burası Balkan acısının en yoğun yaşandığı yerdir. Kahramanımız tam anlamıyla şok olur. Çünkü burada insanlığın en büyük dramlarından biri yaşanmaktadır. Sağa sola koşuşan insanlar, dumanlar, alevler, yerle bir olmuş evler, top sesleri, siren sesleri... Bu şehirde dolaşırken şaşkınlıkla sorar: “Burası Saraybosna mı?” Kimse cevap vermez. Herkes kendini kurtarma telâşındadır. Halk çalan sirenlerle birlikte sığınaklara koşmaktadır. Burada aradığı adamı ve filmi bulur. Filmleri, yaşlı bir arşivci savaş altındaki kentin yıkık dökük mahzeninde muhafaza etmektedir. Arşivci onun bir film için Saraybosna’ya gelmiş olabileceğini anlamlandıramaz: “Kaybolduğuna inanılan bir filmin peşinden buralara kadar geldiğine göre bu büyük bir inançtan olmalı,” der. “Ya da büyük bir ümitsizlikten.” Ona filmlerin akıbetini sorar. Arşivci “neredeyse başarmak üzereydim ama savaş çıktı,” der. “Ben sadece bu film arşivini kurtardım.” Arşivciye bu filmin banyosu için biraz daha uğraşmasını söyler. “Sadece bir kez daha deneyin,” der. Ve filmin önemini anlatır. “Buna hakkınız yok. Başlangıçta ne düşündüm biliyor musunuz? Bütün bunları hayal ettiğimi düşündüm. Sonra kaybolan bir şey hâline geldi. Şimdi ise bir bakış. Karanlığın içinden çıkma mücadelesi veren bir bakış. Bir anlamda yeniden doğuş. Buna hiç hakkınız yok. Onu kilit altında tutmaya hakkınız yok. O bakışı. Çünkü o savaş. Büyük bir çılgınlık, ölüm. En azından bu yüzden bu filmi saklı tutmaya hakkınız yok.” Arşivci birazda sitemli sözlerle kendisini tanımlar: “Ben zaten neyim ki? Kaybolan bakışlar koleksiyoncusu.” Sonunda filmi banyo etmeyi başarır. İkisi de sevinç içindedir. Arşivci, “bunu kutlamalıyız,” der. “Yüzyılın başından beri hapsolmuş bir bakış, yüzyıl sona ererken nihayet özgürlüğüne kavuştu. Bu çok önemli.”

Dışarıda sis vardır. Yaşlı arşivci bu sise sevinir. Sis Saraybosna halkı için en güzel umutlardan biridir. Çünkü sis çıkınca keskin nişancılar işlerine ara verirler. Gençlik orkestrası, şehrin bir ucundan bir ucuna dolaşıp müzik yapar. Her dinden, ırktan insan bu şölene katılır: Hırvatlar, Sırplar, Müslümanlar. Bu müzik konserinin hemen yanında, cenazeler kaldırılmaktadır. Ezan sesi eşliğinde Müslümanlar, dualar eşliğinde Hıristiyanlar. Sonra bu siste, sadece seslerini duyduğumuz bir katliama şahit oluruz. Saraybosna’da filmi banyo etmeye çalışan arşivci ve tüm ailesi öldürülür. Sise övgü ironik bir göndermedir. Sis, simgesel bir anlatımla, orijininden ve referansından kopmuş bir toplumun (Balkan toplumunun) kaçınılmaz düzensizliğine/karmaşasına işaret eder.

Bu kıyımdan sonra yönetmen, banyo edilmiş filmi izler. Gözyaşları içinde hakikati kavrar. Balkanlarda yeniden umut doğacak, sis dağılacak, kıyım bitecektir. “Geri döndüğümde başka birilerinin giysilerini giymiş olacağım, başka birinin ismini. Gelişim beklenmedik bir anda olacak. Ve sen o inanılmaz gözlerle bana bakıp, sen o değilsin diyeceksin. Sana bazı işaretler göstereceğim. Sana bahçendeki limon ağacından bahsedeceğim, ay ışığı ile aydınlanan küçük pencerenden. Sonra vücudun ve aşkın işaretini göreceksin. Sana yolculuğumu anlatacağım. Bütün gece boyunca. Sana bütün insanlığın bitmeyecek öyküsünü anlatacağım.”

Ve filmden unutulmaz iki sahne:

Arnavutluk yolu üzerinde yaşlı bir bayan, “Koriçi’den geçeceksiniz beni de alabilir misiniz?”der. “Kız kardeşimi aramaya gidiyorum. Tam 47 yıldır onu görmüyorum.” Kadını yanlarına alırlar. Koriçi’ye vardıklarında taksi alanın ortasında durur. Adam, kadının çantasını indirir. Kapıyı açar, kadın da iner. Kadın elinde bastonu güçlükle ayakta durmaktadır. “Burası neresi?” der. Adam, “Koriçi’deyiz, burası şehir merkezi,” diye cevaplar. Sonra araba hareket eder. Kadın arabanın arkasından hüzünle bakar. Yapayalnızdır. İstemediği/bilmediği bir yerde indirilmiş bir yolcu gibi şaşkınlıkla çevresine bakmakta, nerede olduğunu anlamaya çalışmaktadır. Çantası öylece yerde durmaktadır. Koskoca alanda kendinden başka kimse yoktur. Tüm bu görüntülerin üstüne, derinden bir Kur’an sesi düşer. Kadın alanın ortasında kalakalmıştır.

Savaş içindeki Saraybosna’dan bir görüntü. Yanan arabalar, top sesleri, sokak duman içinde. Bomboş. Yıkık dökük bir binadan bir bir insanlar dışarı çıkmaktadır. Kimi teslim olmuş gibi elleri havada, kimi tuhaf işaretler yaparak şaşkın şaşkın etraflarına bakarlar. Yerde yatan ölüleri anlamlandırmaya çalışırlar. Her biri kendi hâlinde, akli dengesini yitirmiş bu insanlar, Saraybosna sokaklarında dolaşır. Sessizlik, derin bir sessizlik. Şehir, bu akli dengesini yitirmiş insanlara kalmıştır. Bu görüntü Saraybosna trajedisinin ölümsüz bir belgesi olarak belleklerde yer eder.

Angelopulos, diğer filmlerinde olduğu gibi, bu filminde de kesintisiz, dakikalarca süren plân-sekanslarla çağdaş sinema diline aykırı bir anlayış sergiler. Ama bunu bile isteye bir üslûp arayışı olarak gerçekleştirir. Sanki o bütün bir film boyunca üç-dört sahnenin peşine düşmüştür. Uzun plânlarla da bu önemsediği sahnelerin etkili ve kalıcı olmasını sağlar. Ritmi ağır geniş plânlarla etki derinleştirilir. Dakikalarca dev Lenin heykelinin Tuna’da seyahatini, ihtiyar kadının kentinin alanında yapayalnız kalışını izleriz. Angelopulos seyirciyi neredeyse bu donmuş karelerle kendi içsel yolculuğu ile baş başa bırakır. Ayrıntıları ve duyguları, kamera hareketleriyle, kurguyla âdeta insanın gözüne sokmaz, o atmosfer yaratır ve seyirciyi filmin içine katarak üretmesini sağlar. Brecht’çi, epik tavırları bilinen yönetmen, bu yaklaşımlarını “Ulis’in Bakışı”nda bol bol sergileme imkânı bulur.

Kuşkusuz her yönetmenin sevdiği temaları, bakış açıları var. Bu nedenle pek çok yönetmenin filmleri arasındaki benzerlikler sık sık gözlenen bir durumdur. Angelopulos’da ise “Ulis’in Bakışı”, ile “Puslu Manzaralar” arasında ilginç benzerlikler var. Angelopulos “Puslu Manzaralar”da denediği pek çok temayı, bu filmde daha bir zenginleştirip derinleştirir. “Puslu Manzaralar”daki bir helikopterin dev bir el heykelini denizden çıkarıp şehrin üzerinde taşıma sahnesi, “Ulis’in Bakışı”nda dev Lenin heykelinin Tuna’da taşınması sahnesine evrilir. “Puslu Manzaralar”da karda donan insanlar ile “Ulis’in Bakışı”nda Arnavutluk yolu boyunca hiç kıpırdamadan öylece dağlara bakan insanlar aynı yaklaşımın ürünüdür. Her ikisinde de insanların yolu hep “sınır”larla, gümrüklerle kesilir. Ve her ikisinde de amaca ulaşmak için uzun yollar katedilir, karanlık yollarda muhayyel bir umut için koşulur. Ve düş, gerçek birbirine karışır. Filmlerin sonunda her yanı sis basması boşuna değildir. Ve bu arayışta insan hep yalnızdır.

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !