Embed

YAZARININ ‘PARMAK İZİNİ’ TAŞIYAN MÜREKKEP ÜZERİNE… / HANDAN ACA


     Dilimize medeniyetimizden yansıyan ‘üç’, ‘yedi’ ve ‘kırk’ güzelliği vardır. Mesela ikiden sonra cemaat olunabilir. İki kişiyseniz cemaatle namaz kılamazsınız ama üç kişiyseniz cemaatle namaz kılabilirsiniz. Çokluk adaletin ve de daha haklı bir eleştirinin elzemidir. Ancak sağ tarafınızdaki selam çoğunluğa dair iken, sol tarafınızdaki selam tamamen bireyseldir. Çünkü ilk selamla namazdan çıkarsınız. Sol yanınızdaki meleğe kendiniz ve birey olarak selam verirsiniz. Teklik ve çokluk böyle iç içe geçmiştir, en azından benim inancımda böyle. Çokluğun içinde birey yok sayılamaz ama tamamen bireye odaklanarak çoğunluk soyut bir kavram haline getirilemez. Yedi ve kırk rakamlarının güzelliği ise, hem çokluğu, kalabalığı hem de çokluk içindeki seçilmişliği ifade etmesindendir. ‘Sana kırk kere söyledim, anlamıyorsun’ da diyebiliriz ‘Kırklar, yediler’ de... Yani aynı ifadeyi çokluk dışında ‘belirginlik ve nevi şahsına münhasırlık’ anlamında da kullanırız. Öykümüzün Kırk Kapısı’ndaki 40 isim ise ilginçtir. Edebiyat dünyasında onca isim gelmiştir, geçmiştir, yazmıştır. Allah bilir kırk kişi (!) Ancak içlerinde bazıları kendi zamanının dışına taşmayı başarabilmiştir. 40 isim… Bu isimlerin kalıcılığını ise eserlerinin niteliği belirlemiştir. 
     Necip Tosun, Öykümüzün Kırk Kapısı ismini taşıyan eserinde edebiyat tarihine ışık tutuyor. Kendisinin de bir öykücü olmasının izleğini taşıyor eser. Tosun; bir öykünün nasıl olması gerektiğine dair tüm özellikleri, öykücüleri anlattığı bu kitaba yansıtmış. Öncelikle dil bağlamında. Öykümüzün Kırk Kapısı, öykü diliyle yazılmış bir eser. Akıcılığıyla okuyucuyu içine alırken, onu bir tarih kitabı okuyormuş havasına sokmuyor. Kronolojik ve didaktik kolaylığa düşmüyor. Kronolojik kolaylığa düşmüyor; yazar üzerinden esere ulaşmıyor, eser üzerinden yazara varıyor. 1-Kim yazmış/ 2- Ne yazmış/ 3-Nasıl yazmış sorularını alt alta dizmiyor. Bunun yerine ‘Ne- nasıl yazılmış üzerinden kim yazmışa ve yazma gerekçesine gidiyor. Kim yazmış ile kim yazılmış soruları arasında ise sağlam ve doğal bir köprü kurmayı ihmâl etmiyor. Öykülerin taşıdığı özelliklerden yola çıkarak iyi bir öykünün taşıması gereken nitelikleri açıklıyor; ‘‘Başarılı öykü; atmosfer yaratmada, sahne kurmada, karakter çizmede başarılıdır, anlatımda hiçbir zaman yapaylığa düşmeden satır satır, özenle örülen bir yapı inşa eder.’’ Öyküde aranması gereken bu niteliklerin tamamına Öykümüzün Kırk Kapısı’nda da rastlanmaktadır. Yazarların kıyıda köşede kalmış eserlerine dikkat çekilmiştir. Tosun; her yazarın kahramanlarına birebir eğilirken, yazarın kendisinin, kahramanlarına eğilme şekline de ışık tutuyor. Zamanı dondurabilmiş eserlerin ortak özelliklerini ve kendine has özelliklerini paralel değerlendiriyor. Tarihsel okumanın kaçınılmaz şartı olan dikey ve yatay kıyaslamalar yapıyor. Soruları ve sorunları yukarıdan aşağı bir yöntemle ele almıyor. Taşların aşağıdan yukarı dizilmek suretiyle oluşturduğu piramit bir eser bu. Elimizde tuttuğumuz, bir harita eser, indeks eser değil. Hatta harita üzerindeki varış noktalarının her birinden diğerine fosforlu ve renkli çizgiler çizme özgürlüğü var okuyucunun. Bilgiyi kalıba ve şekle sokmadan ileten eser, her yazarın hem metin hem de dönem özelliklerini ortaya koyuyor. Bulunduğu dönem siyasetine muhalif ya da tarafgir yazarları işaret ederek bu tutumun esere yansımasını irdeliyor. Memur olan Refik Halit Karay sürgünü ile Sabahattin Ali sürgününün eserlere yansımasını inceliyor. Peki tüm yazarlar eşit derecede kalıcı mıdır, yoksa bazıları biraz daha kalıcı mıdır(!) Bu soruya da ışık tutuyor Tosun. Kavramlar üzerinde esaslı düşünmemizi sağlıyor. 
     Benzerler arasındaki farkları ve farklılıklar arasındaki benzerlikleri ele alıyor Öykümüzün Kırk Kapısı. Toplumculuk ve bireycilik üzerinden yapılan yazar kıyaslaması eserde en dikkat çekici noktalardan biri. Bu sosyolojik konu üzerinden yapılan Ömer Seyfettin- Sabahattin Ali ve Sait Faik kıyaslaması hayranlık uyandırıcı. Her üç yazar da toplumdaki çarpıklıkları ele alma açısından benzer. Sabahattin Ali ve Sait Faik bu üçlemeden bireyi öne çıkarma açısından ayrılırlar. Ali ve Faik de sonra, bireyi toplum için ve bireyi birey için ele alma şekilleriyle ayrılırlar. ‘‘Örneğin Sabahattin Ali’deki özgürlük anlayışı ‘toplumsal’ bir görüşün (sosyalizm) yansımasıyken, Sait Faik’te bu sadece bireysel bir projedir’’- (sayfa 62).
     Ömer Seyfettin’de toplumsal çarpıklıklar ironinin gücüne rağmen bir aydının topluma biraz tepeden bakan tavrıyla verilir. Sabahattin Ali’ye gelinceye kadar bu tepeden bakan aydın tavrı sürer. Sabahattin Ali bu zinciri kırar. Halkı küçümsemeyen bir aydın olarak meseleleri ortaya koyma başarısı gösterir, bireyleri yargılamaz, sistemi eleştirir, ‘kötü’yü kötü yapan nedenler üzerinde durur. Toplumla bağ kurmuş bir bireyciliği vardır. Sosyalist çizgiden ayrılmaz. Kemal Tahir ve Sabahattin Ali; aynı hassasiyeti farklı şekillerde yansıtan yazarlardır. Sait Faik ise sokakta yürüyen bir adamdır. Bireyi birey için anlatır. Sabahattin Ali sosyalizmi ile Kemal Tahir sosyalizmi arasındaki fark nedir? Bunu da kıyaslama şansı tanır eser bize.   
     Seçtikleri kahramanlar üzerinden de kıyaslar yazarları, Necip Tosun. Oğuz Atay’ın tutunamayanları ile Rasim Özdenören’in tutunamayanları arasındaki farkı düşünürüz. Tek tek hikâyeciler ele alınırken, her isimden bir çizgi üzerinde ilerlemelerini beklememek gerektiğini nazik bir dille vurguluyor, Tosun. Hayatının bazı dönemlerinde zayıf eserler verebilir bir öykücü. Tabiri caizse bu onu ‘düşürmez’. Sanat, yanlışın doğruyu götürmediği alandır. Öykümüzün Kırk Kapısı, ömrü boyunca tek bir kötü eser vermemiş yazarlardan bahsetmez sadece. En iyi eserlerin altını çizer. Yaşamların gölgesini eserde arar. Kaderle kalem arasındaki irtibatı araştırır, buradaki dengeye dikkat çeker. Toplumu eleştirirken halka tepeden bakmayan yazarların diğer yazarlara üstünlüğünü bize sezdirir. Öykü dilini yakıp yok eden, yiyip yutan didaktiklik denilen şeye öykü eleştirisinde de yer vermez, Tosun. Modern Öykü Kuramı’nda didaktik, uzun, yorucu cümlelere rastlamamıştık. Bu eserde de aynı titizlik gösterilmiş. Bunun sonucu olarak; sezdirmek, kitabın benimsediği en önemli mefhumdur. Öğretmez, öğrenmeyi sağlar.
     Esere göre; kalıcı olmayı sağlayan yol tek değildir. Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Refik Halit Karay, Sabahattin Ali günceli, içinde bulundukları zamanı çok iyi yansıtarak kalıcılığı yakalarken; Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ise bulunduğu zamanın içine hapsolmamış yazarlar olarak kalıcılığı yakalamıştır. Oğuz Atay anlatımda yenilikçidir. Tarzda yenilikçi olan Tanpınar dilde gelenekçidir. Tanpınar başlığı altında verilen bilgiler, kitaptaki en dikkat çeken bölümlerden biri. Tanpınar hem zaman hem de ideolojiler üstü eser vermeyi başarmış bir yazardır. Aynı anda hem yenilikçi hem de gelenekçidir. Osmanlıcanın kelime zenginliğinden ve şiirsel-imgesel anlatımdan vazgeçmez. Anlattığını yeni bir tarzda anlatmayı da başarır.
     Yaşamların yazıya yansıması yadsınamaz. Siyasette aktif rol almış yazarların öykülerine mercek tutulur Öykümüzün Kırk Kapısı’nda. Esendal ve Ağaoğlu arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya konur. ‘‘Nitelikli yazar olmasına karşın Samet Ağaoğlu’nun öykücülüğü de tıpkı Memduh Şevket Esendal gibi siyaset adamlığının gölgesinde kalmıştır.’’ (sayfa 87). Zaman kadar mekânın da yazar üzerindeki yansıması irdelenir: ‘‘Samet Ağaoğlu, Aşina Yüzler’de İstanbul ve Ankara’yı, Sait Faik’le kendi öyküsünü karşılaştırırken, aslında bütün öykü serüvenini de özetlemektedir: Hikâyeye hemen hemen aynı zamanda başladık. Ben Ankara’daydım, O İstanbul’da. Ankara büyük bir şantiyeydi. Kupkuru, çorak, manzarasız ve asık yüzlü. İnsanlar birbirine benziyor. Konuşmaları da öyle… İstanbul’da kaba olduğu kadar ince, zalim olduğu kadar boynu bükük bir tarihle çevresini sarmış on altı çeşit rüzgârın her birinden ayrı renk, ayrı koku ayrı mana alan bir tabiat kucaklaşıyor. İnsanları bu tarihin bu tabiatın ortak çocuklarıydı. Hikâyelerimiz de yaşadığımız şehirlere göre gelişti biraz.’’ (sayfa 93).
     Sait Faik, Sabahattin Ali ve Orhan Kemal’in ‘küçük insan’ları ayrıntılı bir dille ifade ediliyor eserde:
‘‘Orhan Kemal ile Sabahattin Ali dünya görüşü yakınlığına karşın ortaya koydukları ürünler açısından birbirinden oldukça uzaktırlar. Sabahattin Ali’nin ele aldığı konunun sosyolojik, tarihsel, toplumsal arka planını iyi bildiği için Orhan Kemal’in öykülerine göre daha farklıdır. Orhan Kemal’in öyküleri çıplak gerçekliğe sadıktır. Kuşkusuz bu fark biçim, kurgu ve dil yetkinliği hesaba katıldığında daha da derinleşir.’’ (sayfa 100).
     Yazarlar iki bağlamda ele alınıyor; iyi öykücülere mahsus temel özellikleri taşımalarıyla ve nevi şahsına münhasır hâlleriyle. Genel özellikler de kendi içinde değerlendiriliyor bu eserde. Örneğin yetmişli yıllarda ironi hemen hemen tüm yazarların başvurduğu bir yöntemdir. Yazarlar tutum ve tarzlarıyla ikiye ayrılırlar. Çağıl çağıl akanlar ile sessiz ve derinden gidenler. İster çağıl çağıl aksın ister derin ve sessiz. Nitelikli ve özellikli olan kalıcıdır. İyi gözlem öyküleri kalıcıdır. Yazarının ‘parmak izini’ taşıyan mürekkep kurumaz. Hiçbir kıstasın tek başına başarıya götürmeyeceğini vurguluyor eser. Ne salt bir sadelik ne de kapalılık tek başına yeterli değildir. Gözlem ve iyi işçilik, çok ince bir titizlik öykünün olmazsa olmazıdır. Melodramın tehlikesine dikkat çekilir. Anlatılmak isteneni metne gizlemek, kör göze parmak sokmamak önemle üzerinde durulacak diğer bir meseledir. Ve bunu başarmak usta yazarlara mahsustur.
Kitaptaki Rasim Özdenören bölümü en önemli bölümlerden biri. İdeolojiden beslenen öykü ile değerden beslenen öykü arasındaki fark belleğimizde şekillenir. Özdenören ve Oğuz Atay gibi, ideolojik gölgeden uzak durmuş yazarların Tutunamayanlar’ını kıyaslarız ister istemez. Atay’ın tutunamayan tipleri şehirlidir. Özdenören’in tutunamayan tiplerinde ise bir göç ve ayak uyduramama sezilir.
     İdeolojik öyküde yalnızın karşısında karşıt vardır. Oysa değer öyküsünde yalnızın karşısında, karşıt değil yabancı vardır. Öfke topluma yönelik değil, bireyin kendine yöneliktir. Özdenören öykülerinde aile ve ev çok önemlidir. Evi ayakta tutma çabası vardır. Fakirlik kendini sezdirir. Öyle bir sezdiriştir ki bu, arabeske kaymama başarısı okuyucuda derin bir hayranlık uyandırır. Fakir edebiyatı yapmadan fakirliği anlatabilen nadir, belki de tek öykücüdür Özdenören.
Necip Tosun bu eserinde; Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Sevinç Çokum, Selçuk Baran gibi ‘dışlanmış’ yazarları da ele alırken öykünün vicdanı oluyor.    (Hece, Eylül 2013)             


 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !