Embed

YORGUN IRMAK / NECİP TOSUN

     Babam, sanki sarsılarak uyandırıldığı derin uykudan tam kopamamış gibi şaşkın ve dalgın, uzak, çok uzaklara bakıyor, pek çok kişinin ortasında nerede olduğunu anlamaya çalışıyor. Sadece bana değil, onu ziyarete gelen herkese, yıllarını geçirdiği eve de yabancı. Kayboluşun, acının, kederin gözlerinde iyice belirginleştiği, koyulaştığı belli oluyor. Sanki sis çökmüş bir ormanda yolunu kaybetmiş, yetim ve yapayalnız bir köşeye çökmüş öylece oturuyor. Titreyen başı, hafif kayan gözleri ve bembeyaz sakalıyla, etrafındaki her şeye yeni, tuhaf, anlaşılmaz nesneler olarak bakıyor. Öyle gölgeli, şaşkın ve kederli bakıyor ki sanki etrafındaki insanların yüzünde çözemediği bir anlam var.
     Elini uzatıp, parmaklarını pencereden sızan ışıkların etrafındaki tozlu boşlukta, koltuğun kumaşında dolaştırıyor, parlaklığı gitgide sönmüş kadife perdeye dokunuyor, tül perdede gezdiriyor, bir çocuk gibi hayatı yeniden kavramaya, anlamaya, öğrenmeye çalışıyor. Her zamanki alışkanlıklarıyla etrafında yaşadığına ilişkin kanıtlar arıyor, tam karşısındaki kendine hiçbir şey ifade etmeyen ceketlere, gömleklere bakıyor, bir şeyler hatırlamaya çalışıyor. Hayatın külleri arasında dolaşırken bu evi ilk kez görüyormuş gibi şaşkın. Sanki buraya ait değil, orijininden kopmuş, soyut, bir gerçekliği olmayan kurmaca bir kişilik. Durumu acıklı olma yanında, ürkütücü de. Ağabeyim, yeğenlerim bu hâli üzüntü ve kaygıyla izliyoruz.
     Aslında, otuz gün bilinci kapalı yattığı hastaneden alıp arabayla eve getirirken babamın bana şuursuzca bakıp “sen de kimsin?” dediğinde o incecik ipin de koptuğunu görmüştüm. Sessizce birbirimize bakmıştık. Ne diyebilirdim ki? Sözcükler bitmiş, yollar ayrılmış, her şey bir boşluğa doğru dökülüyordu. Yıllardır sizi tanıyan birinin artık sizi tanımaması karşısında sinir, kahır, bitmişlik duygularını aynı anda hissetmiştim. Aynı bakış, aynı ses, aynı göz, her şey aynı ama bir gün baba ve oğul birdenbire yabancı olmuştuk. Bir unutuşa gömülmüş koca bir hayatın sızısıyla sarsılmış, içimde, derin, ince bir yara hissetmiştim. Arabayı kullanan ağabeyim ortamı yumuşatmaya çalışmış onun sevdiği bir türküyü söylemeye başlamış, babam da gülümseyerek türküye iştirak etmişti. Ben şaşkınlığımı ve hayretimi gizlemek için Rüzgârlı Pazar’a hazırlanan kasabaya, yanımızda akıp giden salkım söğütlere, çınarlara, kavaklara, onların rüzgârda eğilişlerine, sarsılışlarına dalıp gitmiştim.
     Şimdi evde ona bakarken durumun ne kadar acıklı olduğunu daha iyi anlıyorum. Neşeyle hüzün arasında ani geçişler yapıyor, bazen sert bir şekilde bağırıyor, bazen bizimle şakalaşıyor, gülüyor, gülüyor. İçinde yolculuk yapıyor, anılara çarpıyor, orada rastladıklarını biçimsiz, bağlamsız sesler olarak dışa vuruyor, oradan çarpa çarpa ilerliyor. Bilinci kapanmış âdeta bilinç dışı açılmış, aklına ne gelirse konuşuyor, birbirleriyle ilgisiz, tümüyle kopuk hayatından enstantaneler aktarıyor. Paramparça olmuş kendini bir araya getirmeye çalışıyor, düştüğü karanlıktan sıyrılmak, hayatın içine girip kendini ifade edecek bir sözcük, sığınabileceği bir masal arıyor. Geriye alınan bir film gibi hayatının rastgele bir yerinden başlıyor, bir yaşanmışlık anını bütün ayrıntılarıyla hem de biraz önce olmuş sıcaklığı ve heyecanıyla anlatıyor. Demek ki sonunda insan kendi hayatının seyircisi oluyor, içine dönüyor, anılarının içinde yol alıyor.
     Bilinç, bilinç dışı, ruh, vücut her şey birbirine karışmış, sanki o kadar çok yaşamış ki, yaşantının içine düşmüş boğuluyor, hayat, kelimeler boğuyor onu. “Olur mu o erik ağacı değil şeftali” diyor gülmeye başlıyor, aniden suratı asılıyor, birilerine kızıyor. Sonra “kara saplı bıçağımı Mustafa çaldı” diyor ve bu bıçak meselesini defalarca tekrarlıyor, o olayı anlatıyor. Bir düğünde çaldırdığı bıçağının acısını yetmiş yıl sonra hatırlaması hem de bütün detaylarıyla hatırlaması çok sarsıcı. Onlarca yılın anısı şimdi bile daha dün gibi, içini yakabiliyor, nefes nefese varlığını hissettirebiliyor, ürpertebiliyor. Demek ömrü boyunca hiç anmadığı, kimseye söylemediği bir anı yumağını kor bir ateş gibi bir ömür taşımış elinde. Saklamış, gizlemiş ama yok edememiş. Hayır, defter açık kalmış, kapanmamış. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüyor. Öylesine tedirgin, acemi yürüyor ki yanlış bir adım atsa önündeki açılmış bir boşluğa düşecek. Sonra pencereye bakıp birine uzun uzun bir şeyler anlatıyor. Anlamsız sözcükler havada asılı kalıyor, çınlıyor, çınlıyor.
     Bir süre sonra neredeyse hepimizin beklediği şeyi yapıyor. Gözleriyle arayıp aramızdaki ağabeyimi buluyor ve ona “Ağaçları suladın mı?” diyor, “yazık, kurur onlar.” Bu bilinçli, tümüyle kendine ait ses bungun havayı dağıtıyor. Babam tam da bu soruyla kendi oluyor. Hepimizde bir yandan kendini bulmuş olmanın buruk sevinci bir yandan da o eski tutkusuna dönüşünün kırılganlığı oluşuyor. İçimizden geçen ama söyleyemediğimiz sitem aynı: Bir aydır merak ettiğin sadece bahçe mi? Bu soru üzerine oldukça sakin olan ağabeyim kendini tutamıyor ve her şeyi söylüyor: “Baba, seni zaten o ağaçlar mahvetti. Doksan yaşında güneşin alnında ağaç sularken tansiyonun çıkmış, iki saat ağaçların arasında yatmışsın, seni baygın götürdük hastaneye, bilincin kapandı, ölümden döndün. Hâlâ ağaç diyorsun. Bizi sevmedin onları sevdin, ne var o ağaçlarda.”
     Ağabeyimin bu çıkışı hepimizi şaşırtıyor. Çünkü yıllardır bahçe konusunu babama kimse açmaya cesaret edememiş. Bu ailenin yıllardır söylemekten çekindiği gerçek, nihayet söyleniyor. Ama bu sitem dolu sözcüklerin etkisi babamda ağır oluyor. Babam yaramazlığı yüzüne vurulmuş bir çocuk gibi mahcup bu sözlerden sonra ne yapacağını şaşırıyor. Acı verici bir bozgun, dağılmış çehresini kaplıyor. Elinden gelse orada yok olacak. Ağabeyimi söylediğine pişman edecek kadar üzülüyor, sessizleşiyor, içine gömülüyor. Sitem, utanç, keder dolu bakışlarını umutsuzca üzerimizde gezdirdikten sonra derin bir soluk alıyor, kafasını yere eğiyor, bakışları yere düşüp kalıyor. Bu çıkışla birlikte artık odada söz bitiyor, kimse tek sözcük edemiyor. Babamdaki Huzursuz Bacak titremeye başlıyor. Eliyle bastırıyor, bastırıyor. Bacağı biraz hafifledikten sonra kimseye bakmadan “Ben biraz uyuyayım” diyor. Kuşkusuz bu beni yalnız bırakın demek. Utancını, açık edilmiş mahremiyetini toparlayıp uykuya teslim olacak. Belki de uyuyarak dağılan ruhunu yeniden toparlamayı umuyor. Odada onu yalnız bırakıp salona geçiyoruz.
     Aslında ağabeyim bahçe konusunda haklıydı. Bir insana bir bahçe yeter mi? Babama yetmişti. Doksan yıllık hayatında bu bahçe dışında hiçbir dünyası olmamıştı. Herkesten, her şeyden kendini soyutlamış, kendine bu küçücük bahçeden oluşan bir dünya kurmuş, ona tutkuyla bağlanmıştı. Babam bahçeye girince âdeta kendinden geçer, bir ağaçtan ötekine gider, onları sular, köklerindeki yabani otları temizler, budar, güzelleştirirdi. Parmaklarını yaprakların damarlarında gezdirir, meyvelerine bakar sanki bir mucizeyi ilk kez keşfediyormuş gibi hayretle seyrederdi. Bahçenin içinde bir mağazada gezer gibi gezer, kuyusundan memnun bir Yusuf gibi orada kendini hayattan korurdu. Bahçenin dört mevsimine âşıktı, kışın karla kaplı rüya görüntüsüne, yazın güneşle birlikte ışıl ışıl parlayışına, baharla doğumuna, sonbaharla ölümüne âşıktı. Kelebeklerine, güvercinlerine, serçelerine âşıktı. Kuşlarının cıvıltısında, ışık ve gölgelerde, renk değişimlerinde kendini kaybeder, yiter giderdi.
     Babamın arkasından bakarken içim acıdı. İşte babam, yaşadığına ilişkin ardında tek bir kanıt, iz, anı bırakmadan gidiyordu. Ne kırdığı bir kalp, ne yardım ettiği bir insan, ne bir ceket, ne bir saat vardı. Arkasında bıraktığı tek bir kavgası, tek bir mücadelesi, yenilgisi, zaferi yoktu; bir dostu, bir topluluğu, bir davası… Beyhude Ömrü tüketmiş gidiyordu. Sanki hayat onun için defalarca yaşadığı, kanıksadığı sıradan bir şeymiş gibi şaşırmadan, üzülmeden, sevinmeden gidiyordu. Tüm hayatını yapayalnız yaşadığı hâlde yalnızlığı tek bir kez bile cümle içinde kullanmadan gidiyordu. Çünkü o hayatın içinde olmadı, her şey, yanından, üstünden, altından çekip gitti. Şimdi ise sadece bekliyordu. Zamanı gelince ayak ucuna basarak, kimseyi uyandırmadan ve rahatsız etmeden çekip gidecek, yorgun bir ırmak gibi denizine dökülüp yok olacaktı.
      “Beni balkona çıkarın?” diye içeriden bağırdı. İçeri gidip koluna girdim, bastonu elinde, kafası önde, terliklerini sürüyerek balkona yürüdük. Birlikte balkonda yan yana oturduk. Birkaç saat uyuduktan sonra yoğun bakımın şaşkınlığını biraz atlatmış, sakinleşmiş, eve alışmış görünüyordu. Beni hâlâ tanımıyor ya da adımı anmıyordu. Bir aydır buradan ayrı kalmanın özlemiyle bahçeye bakmak istiyordu ama ağabeyimin çıkışından dolayı temkinliydi. Sanki hiç merak etmiyormuş gibi aldırmaz, rastgele bir bakışla bahçeyi baştan sona dikkatlice süzdü. Bahçenin sırları saklayan gölgelikleri, iz bırakmayacak küçücük yolları, dünyadan uzak sessizlikleri onu çağırıyordu. Nedense babam bahçeye bakarken ağaçların, bitkilerin de kendisine baktığını düşündüm. Özlem, sevgi ve muhabbet dolu bakışlarla birbirlerine bakıyorlardı. Aralarında sanki adı konmaz bir sevgi akışı vardı. Bu sevgi karşılıksız olamazdı. Kavak yaprakları hışırdıyor, asma dalları hafif hafif sallanıyor, güller yüzünü bize doğru dönüyordu. Bahçeye baktı, baktı. Bu evden, bahçeden ayrılmanın yüzüne yerleştirdiği acı ve kaygı bahçeye baktıkça dağıldı, giderek bir dinginliğe ulaştı, yüzü yumuşadı. Artık bahçenin yanındaydı, onu kimse rahatsız edemez, huzurunu bozamaz, hayat, hastalık ona değemezdi.
     Uzun uzun bahçesini izledikten sonra başını masmavi gökyüzüne, bulutlara doğru kaldırdı. Sonra “Allah şu bulutları nasıl bembeyaz gökyüzüne asmış, içinde kim bilir yağmur mu var, kar mı var?” diyerek iç geçirdi ve bulutların güzelliği karşısında şaşkınlık yaşadı. Tam doksan yıllık ömrünün sonunda bulutları yeni keşfetmiş gibiydi. Sonra balkonda ferahlatıcı, serin bir rüzgâr esince kendi kendine konuşmaya başladı: “Nerede saklıyor bu rüzgârı, şu esintiye bak, nereden geliyor, nereye gidiyor.” Bir dua, şükür gibi dilden dökülen sözcükler dalga dalga yayıldı, ikimizi de sarstı. Sustu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bulutlara baktım, gerçekten de nefisti. Esinti sanki bize nefes veriyordu. Ne konuşulabilirdi ki… Kusursuzluğun kuşatıcı etkisi sözcükleri değersizleştiriyor, boşluğa düşürüyordu. Babamla ben susarken bu kusursuzluk karşısında bir leke gibi duruyorduk. Babamın gözlerine bakamadım. Onun bu sessiz gözyaşları, gördüğü güzelliğin şaşkınlığına mı yoksa bütün bunlardan artık ayrılıyor olmanın üzüntüsüne mi dökülüyordu kestirmek zordu. Ama hayatının avuçları içinden akıp gittiğini fark etmişti. Etrafı boşalmış âdeta kendi içine itilmişti. Bir ömrü hayata değmeden su alan bir gemi gibi yavaş yavaş batıyordu. Görüyor ama söyleyemiyordu: Hayat Güzeldir.
     Bir ikindi güneşi komşu evlere çarpıp bahçeyi boydan boya kesiyordu. Ekmekler, çörekler yaptığımız tandırın pencereleri tahtalarla kapatılmış, eskimiş, boyaları kaybolmuş, duvarları dökülüyordu. Babam konuşmuyor, uzaklara, çok uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Sanki eski babam değil bambaşka biriydi. Sönüyor, ateş parçasını yitirmiş, dumanları kesilmiş, hiçbir hayat belirtisi yoktu. Konuşmaya, bir konu açmaya çalışıyorum ama nafile. Babam sanki başladığı yere dönmüş, sözleri azalmış, hareketleri ağırlaşmış, artık duymuyor, ölüme yaklaşıyor, bizden, toplumdan uzaklaşıyordu. Aslında hatırlayabilse, sözcükleri bir toparlayabilse konuşacak ama tüm sözlerini kaybetmiş, unutmuş. Sanki yeni konuşmaya başlayacak çocuk gibiydi. Dünyanın devranıdır, hayat birden söner, Bu Böyledir.
     Bazen düşünürdüm, acaba bir dost sohbeti özlüyor muydu, geçmişte onu yaralayan bir durum, bir aşk, Gönül İşi filan var mıydı. Hayır, olamazdı. Dünyanın sesleri, renkleri, acıları, sevinçleri hiç ona değmemişti. Zihninde çizdiği dünyada bunlara yer yoktu, orada, sadece kendisinin anlayabileceği yeni bir biçim, kurgu, işleyiş geliştirmişti. Bütün dünyası bahçeydi, her şeyini oraya vermişti. Bizden çok bahçeyle ilgiliydi. Hayat ritmi hiç değişmemişti. Ölümlerde, düğünlerde, ayrılıklarda, hiç hiç. Bir neşeli anında yakalayamamıştım, gözyaşı dökerken, üzülürken ya da… Sanki hayat başka yerdeydi, dünya başka yerde. Kendisi başka bir dil geliştirmişti. Hem işin içindeymiş gibi hem de büsbütün dışındaymış gibi davranabiliyordu. Tevekkül mü saflık mı aldırmazlık mı bir türlü anlayamadığım bir hayat biçimi seçmişti. Ne olayların ne de kelimelerin gücüne inanıyordu. Ne söylerseniz söyleyin ona gelinceye değin kelimelerin içi boşalıyordu. Konuştuğun anda oradan kayboluyor, bir koltuk, bir resim, bir kül tablası oluyordu. Tartıştığı tek kimse yoktu.
     Her sabah uyandığında kendini aynı buldu, aynı yürüyüşünü, aynı gülüşünü. Hiç değişmedi, hiç öfkelenmedi, sevinmedi, üzülmedi, ağlamadı. Hiç kendini kaybetmedi. Ne başarısız ne de çelişik bir hayat yaşadı. Galibiyeti ve mağlubiyeti bilemedi. Yükselmek nedir bilmediği için hiç eğilmedi. Etrafındaki ölümleri anlatırken o kadar soğukkanlıydı ki neredeyse birileri oyundan çıkmış gibi söz ederdi. Hayatı boyunca doktora gitmemişti. Seksen yaşında fıtık ameliyatı olacağı gün şaşkın şaşkın bana bakmış bu hastalığı anlayamamıştı. Bazen düşünürdüm babam gerçek miydi gerçekten. Elini ateşe uzatsa bizler gibi yanar mıydı. Hayatın ona değmesine izin vermedi, onu uzak tuttu kendinden. Bu yüzden de ayrılırken hiç acı çekmeyecek. İçine bir şey almadığı için de çıkarması gerekmiyor. Oysa insan bir hayat boyu biriktirdiklerini döke döke ölür. Ancak onun kazandığı hiçbir şey olmadığı için kaybetme korkusu da yok.
     Babam her şeyi aşmış mutmain kalpli bir duruş mu, yoksa her şeyi tam kavrayamayan biri mi diye çok düşündüm. Ama yaşadığım onlarca tecrübeden sonra bunların ikisi de olmadığına karar verdim. O, gürültülü, karmaşık hayatın içinde akmak istemiyor, hep Yokuşa Akan Su olmak istiyordu. Şimdiki zamanı inkâr ediyordu, geçmişi, geleceği de. Belki de bu yalan dünyaya hiç değmemek için dünyalıların acılarını, sevinçlerini küçümseyen bir yücelikten bakıyordu, için için fısıldaşıyor, bize, bu basitliğimize acıyor, bizim bunu anlayamayacağımızı düşünerek, konuşmuyor, ne düşündüğümüze aldırmıyordu. Sanki kendinden kopmuş, bütün arzularını, duygularını orada bırakmış, farklı bir bedeni aramızda gezdiriyordu.
     Hiç telaşı olmadı, hiçbir yere yetişmek zorunda kalmadı, bir dizi izlemedi, bir film filan… Elle tutulamayan, bir duygusu olmayan, var olmayan biri olarak algılanması onu rahatsız etmemişti. Dünyası vişne, erik, kayısı,  maydanoz, tere, soğan, ayrık otları, yabani otlardı. Renk renk çiçekler, çeşit çeşit ağaçlarla bahçeyi küçücük bir cennete çevirmişti, sarmaşıklar, balkona kadar uzanan asmalar. Tüm yaşadıklarını içine çekmiş, bahçenin, yeşilin, suyun huzurunda boğup yok etmişti. İçinde bir ateş olmadan insan bir karış toprağa bir ömür vermezdi. Ama o ateşi yakan, harlayan neydi? Bu bizde hep bir Sır olarak kaldı.
     Akşam babamı yatırdıktan sonra balkonda, yeğenimle birlikte onun yıllarca seyrettiği mahallesine bakıyorum. Gökyüzündeki ay, ışıl ışıl yıldızlar, ay ışığında parlayan kavak yaprakları buranın her şeyi unutmaya hazır bir masal şehri olduğunu resmediyor. Balkon ampulünün etrafında pervaneler, böcekler dolanıp duruyor. Havada en ufak bir esinti yok, zaman bu gecekondu mahallesinde donmuş gibi. Solgun, küflü, yok hükmündeki bir gün, birazdan sönecek kör bir ışık gibi titriyor. Güneşin batışıyla etraf tatlı bir serinliğe ulaşmış, bulutlar dağılmış, şehrin bitişindeki dağlar karanlıklara gömülmüş, mahalleye şaşkınlık verici bir sükûnet ve huzur hâkim. Bu sessizliğin, sükûnetin ve huzurun anlamını bulmak kolay değil. Etraftaki her şey insanı bu atmosfere çekiyor. Daracık yolları aydınlatan sokak lambaları, gecekonduların yanlarına park etmiş eski arabalar, ışıl ışıl balkonlar, perdelerin arkasındaki siluetler, bahçeden gelen çim ve toprak kokuları, gölgeler ve ışıklar altında siyahın, sarının tüm tonları insana tuhaf duygular yaşatıyor.
     Yan yana iç içe, tek katlı gecekondu evlerin her tarafı iğdeler, çamlar, teneke kutulardaki çiçeklerle çevrili: menekşeler, sardunyalar, begonyalar… Yalnızlık, kimsesizlik, yoksulluk bu sessiz karanlıklarda kaybolmuş, herkes kendi karanlığına sarılmış o da donmuş bir fotoğraf olarak belli belirsiz seçilmiyor. Hiç kimsenin anlamayacağı bir masal yoksulların üstünü örtmüş. Tek katlı evin önü çiçek yığını. Evin girişinde bir kanepe, yerler kilim, tam karşıda televizyon açılmış. Akşamın güzelliği evin bahçesine inmiş. Işıklar, begonyalara, petunyalara, renk renk çiçeklere vuruyor. “Mesela şu ev diyorum” yanımdaki yeğenime, “nasıl geçinirler, ne iş yaparlar?” Yeğenim, “Amca bu hurdacı, akşama kadar hurda toplar, satar. Tek geçim kaynağı bu. Yoksul, çok yoksul. Birazdan gelir şu kanepeye oturur, çayı gelir, dizisini izler.” Demek birazdan ışığı, gölgesi, yeşiliyle bahçe bu bahtsızlara bir imkân olarak ortaya çıkacak, çaylar gelip gidecek, belki bir sigara yakılacak, kahırlı günlere dumanı savrulacak, salkım söğüdün dalları adamın saçlarına dokunacak, gökte yıldızlar büyüyecek, mavilikler genişleyecek tam o anda bir güvercinin kanat sesi duyulacak, servilerin dallarının gölgesi duvarda oynaşacak, gün boyu odalardan odalara dolaşan yoksulluğu, acıyı birazdan başlayacak düş dizileri yumuşacık örtüsüyle örtecek, adam yoksulluğu, acıyı unutacak, bir kahramanın peşinde hayatı, kahırları ve yenilmişliği yenecek. Yeğenim içimden geçenleri okumuş gibi “Amca” diyor, “Yoksulluk İçimizde”. “Sen o adamı mutlu, kendinden geçmiş televizyon izlerken görsen hayret edersin. Sabahı aklına bile getirmez.” Yeğenimin apaydınlık yüzüne bakıp gülümsüyorum.
     Hemen yanındaki evin ışıkları yanmış, salonun içi gözüküyor. “Peki bu ev?” diyorum. Yeğenim “ayağı sakat biri, bir süre kokoreççilik yaptı ama bir kalp krizinden sonra çalışmayı bıraktı. Hep evde duruyor, bir geliri olduğunu sanmıyorum.” O da birazdan sakat ayağını sürüye sürüye şu salonun içinde yürüyecek, pencereden iğdelere, çamlara bakacak. Bütün yenilgilerden sonra yapayalnız odalarda, bu yenilgilerin, hatıraların dile gelişini, seslerini dinleyecek. Yalnızlık, boşluk ve amaçsızlık duygusu zihninde dolaşıp duracak, hep korkacak bu duygulardan. Geçmişin uğultusu zihninde hep sürecek. Bıraksa kendini bir rüzgâr olup uçacak, yok olacak. Derin derin iç çekmese ateşinden tutuşacak, kendi dumanında boğulacak. Şimdi gözükmüyor ama birazdan hikâyesiyle çıkıp gelecek, cama yaslanacak ve bir umutsuzluk resmi olarak orada yapışıp kalacak.
     Ama benim gözüm tam karşıdaki balkonda, neredeyse mumya gibi oturan sakallı bir ihtiyarda. Hiç kıpırdamıyor, uzaklara, derinlere bakıyor. Balkon ışığı yanmıyor, salonun ışığı vuruyor üstüne. İç parçalayıcı bir film sahnesine fotoğraf veriyor sanki. Hep aynı yere, tam karşısına bakıyor. “Ya şu ihtiyar” diyorum. “İki katlı bu evin alt katında oturuyordu, hanımı ölünce yukarı, oğlunun yanına, üst kata çıktı. Dilsiz bir oğlu vardı, dilsiz bir kızla evlendirdi. Onların iki çocuğu oldu. Dünya tatlısı, ikisi de delikanlı oldu.” diyor yeğenim. “Bir anne çocuğuyla konuşmasa ne yapar?” diyorum. Sözlerim Sanayi Mahallesi’nin karanlıklarında paramparça oluyor. Yeğenim on sekiz yaşın yansıttığı ışıltılı, yaşam coşkulu gülen yüzüyle bana bakıp “Amca yine öykü yazıyorsun” diyor. Kendime geliyorum. “Yok” diyorum, “onları Mustafa Kutlu yazdı.” Yeğenim “o kim?” diyor. “Bu kasabaları anlatan hikâyeci” diyorum, “hurdacıyı, kokoreççiyi ve balkondaki ihtiyar adamı…”
    Sonra gözlerim bahçeye, babamın hayatını verdiği bahçeye dalıyor, her şeye Mustafa Kutlu gibi bakmaya çalışıyorum. Bahçe ay ışığının altında sanki bir tablo gibi duruyor. Renklerle oynanmış, lekeler verilmiş, gölgeler ve ışıklar serpiştirilmiş. Güvercinler ötüyor, naneler kokuyor, çiçekler açıyor, her karakter, her duygu bir çiçekle simgeleşiyor. O an içimde bir hikâye yürüyor, bir sır, kat kat açılıyor, babam kendini ortaya koyuyor. Yeğenim gülerek “Dedemi de mi Kutlu yazacak?” diyor. “Hayır” diyorum, “gerek yok, o kendi hikâyesini anlattı.” “Nasıl?” diyor hayretle. “Dedem hayatta konuşmaz, neyi anlattı.” “Babam kendi uzun hikâyesini yıllarca bu bahçe aracılığıyla, ağaçlarla, çiçeklerle, bitkilerle anlattı, insanlara ne dediğini bu bahçeyle söyledi ama biz anlayamadık” diyorum, “biz bahçeyi okuyamadık.” Yeğenim bir başka âlemden konuşuyormuşum gibi şaşkınlıkla bana bakarken ben de kendi kendimi aynı hayretle dinliyorum: “Bahçeyi kendi için değil bizim için düzenliyordu. Bakanların hayranlık duyması için. Bu bahçe onun uzun hikâyesiydi, kendini ifade etme aracı. Duygularını, sözlerini, bakışını buralara yerleştirmiş, hayattan biriktirdiği her şeyi buraya boşaltmıştı. Resimle, fotoğrafla, klavyeyle değil bahçeyle anlattı hikâyesini. Başka nasıl anlatabilirdi ki.”
     Söylediğim her şey beni hayrete düşürüyor, bütün gerçeği keşfetmenin hazzıyla kendimi kaybediyorum. İyice bakıyorum. Gerçekten de ağaçlardan, çiçeklerden kelimeler dökülüyordu. Her şey o kadar saf, sahih ve açıktı ki uzansam tüm duygulara dokunabilirdim. Çiçekler ayrı, ağaçlar ayrı, bitkiler ayrı konuşuyordu. Sağa sola, ağaç altlarına gizlenmiş acıları, yalnızlıkları görebiliyordum. Babam kederi, sevinci, karanlıkları buraya serpiştirmişti, hepsini görüyordum. Kendini burada azaltmış, burada arındırmış, dünyanın arzularını burada yatıştırmıştı. Kendi ıssızlığında kokuları, yeşilleri sürmüştü yaralarına. Yorgun bir ırmak gibi akmış, bu ağaçların köklerinde dinlenmişti. Babamın hikâyesi görüntü görüntü, ses ses, koku koku tamamlanıyordu. Şaşkınlıkla bu akışın peşinden gidiyordum.
     Yeğenim söylediklerimden hiçbir şey anlamamıştı, “Ama amca, babam artık bu hastane olayından sonra dedemi bahçeye çıkarmaz” dedi. “Mümkün değil” dedim. “Çünkü hikâye burada, bu bahçede bitiyor. Ne yapıp edip hikâyesinin sonunu tamamlayacak. Alın yazısı ile hikâyesini eşitleyecek, bahçesinde son fotoğrafını verecek. Tufandan Önce’ki Nuh gibi bir gemi çattı, vakti geldiğinde burada olacak, binip gidecek. Güzel bir görüntüyle tamamlayacak tablosunu. Yere uzanacak, yapraklar arasından son kez masmavi gökyüzüne, ışıl ışıl güneşe bakacak, su sesleri, nane ve gül kokuları arasında, başını toprağa iyice bastırıp gözlerini kapatacak, yorgun bir ırmak gibi ağaçların, çiçeklerin, güllerin arasından, kendi yankısının peşinde akacak, akacak, son damlasını da bu bahçeye bırakıp yok olacak, kurtulacak bu dünyadan…” Yeğenim gülümsüyor, “bu sefer tam yazdın amca” diyor. Gerçekten de yazıyordum, artık babamın Uzun Hikâye’sinin içine düşmüştüm, bu bahçeye bakarak her şeyi çözebilir, aktarabilir, resmedebilirdim. ("Yorgun Irmak", Necip Tosun, İtibar, Mart 2015)

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !